YALNIZLIĞIN HUZURU

*BARIŞ ERDOĞAN

*

Tek başımayım ama yalnız değilim.

(b.e.)

Ben Eylül’ün içinde buldum kalabalığı ve halkın farkına varamadığı yalnızlığı. Bir yol gezindim Anayurt Oteli’nde, İçimizdeki Şeytan’da, Paris Sıkıntısı’nda, Gösteri Peygamberi’nde… Huzur’da huzursuzluğun verdiği yalnızlık Tanpınar’a özgü, sadece tattım. Döndüm dolaştım Sait Faik’in büyüsüne kapıldığım, tezat yüklü “Ölesiye yalnız, ölesiye mesudum. İçim kalabalık çekiyor. İnsan çekiyor.” sözlerine. Son Kuşlar’ında son buldu yolculuğum… Hem kalabalığım hem yalnızım.

O gün bugündür nerede bir yazar görsem aynı duayı tekrarlarım: “Tanrım ona yardım et! Farkındasındır ne kadar yalnız, bir o kadar kalabalık.”

Yalnızlık… Muskaların zaptedemediği ruh hali… Kalabalık hallerin buharlaşmış zehri… Birazcık Amin Maalouf’un iç dökmeleri cinsinden: “Yalnız bir adamım ben Ömer, umutsuzca yalnız! Divanım boş, sarayım da öyle. Bu kent de boş, bu imparatorluk da!”

Ömer’e hitap eden imparator değilsem de kendi yalnızlığımı çoğaltmakla meşgul olduğum odamın penceresinden dışarıya başımı uzattım; sanki her bir çatısında “hüvelbaki” ibaresinden başka bir şey görememe duygusuna kapıldığım bu kent -aslında çoğu kent- daha dün koskoca bir nekropolken bugün diriler kenti oluvermişti. Kepez taraflarında bir tepeden baksaydım Van Gogh’un sözlerini değiştirerek tekrarlardım: “Bu kent Tanrı’nın son deseni.” Kimlere? Yalnızlığın ve kalabalık olmanın bilincinde olmayanlara. Hayatın ne getirip ne götürdüğünün farkında olanlara kalabalıkta yalnız olmak ne kadar acı veriyorsa yalnızken kalabalık olmak da o kadar acı veriyordu.

Bugün nedense “deniz yalnızlığı” çöktü içime. Henüz birkaç gün geçmişti üstünden. O gün denize inmiştim. Yalnızdım. Acıya zemin hazırlayan cinsten değil. Saygı görmemenin, kendini değersiz hissetmenin getirdiği yalnızlık hiç değildi. Camus’nün, “Yalnızlık! Söyle bana hangi yalnızlık? Ah, kim tadabilmiş yalnızlığı, kim? Kimse! Asla! Nereye gitsen peşinde geçmişin yükü, geleceğin yükü!” diye diye dünden yüklenegeldiği, yarına sürüklediği bir yalnızlığa da girmez benimki. Yüzyıllık Yalnızlık’ın Aureliano’sunun utangaçlığı, içine kapanıklığı? Yo yo… Ölünce ölümden sıkılıp dünyaya çıkıp gelenler… Unutalım bunları. Herkesin yalnızlığında depresyon kokusu varken benimki birine ihtiyaç duyan bir adamın yalnızlığından uzaktı. Adını koydum: “Denizin yalnızlığı”

Hece hece… De-ni-zin yal-nız-lı- ğı… Şaşırmışsınızdır, denizin yalnızlığı kalabalık içinde kabuğuna çekilen kaplumbağaların yalnızlığı… Beterdir. Böyle anlarda sayıklarım, sayıkladığımı da anlayamam. Sayıklamam uzun sürmüş ki kimsenin olmamasını fırsat bilen deniz dile gelmiş. Sesiyle irkilmişim. O konuştu ben dinledim, ben konuştum o dinledi. Her söz sanki Kral Arthur’un içime saplanmış “ekskalibur”u. Çocukluğumda babamın söylediklerini anımsadım: “Deniz en büyük bilgedir. Sır tutmayı bilirsen onunla konuşmayı sürdürürsün.”

Yarın yine denize ineceğim. Anna’ya benzeyen dalgaları dinleyeceğim, dalgaya benzeyen Anna’yı teselli edeceğim. Dostoyevski’nin Anna’sı.

Anna’ya, bu sabah Sezai Karakoç’un dilinden seslendim: “Uyu da turnalar girsin rüyana.” Yarı baygın baktı. Bugün bayram, başka topraklara göçümüz var, dedim. Anna şaşırdı, öyle kalakaldı. Ona, “sakın çiçek yüklenme, yaslısın bugün/ taziye defterleri kalabalık” dizelerini ne zaman yazdım, belleğim kayıp.

Amin Maalouf. .. Yalnızlığın Alaska’sı diyorum onun arka bahçelerine. Afrikalı Leo ile başlayan yolculuğuma yenileri eklendi. Ben Maalouf’un gizemli yolculukları kadar tarihsel kişiliklerine sığındım. Tıpkı Semerkant’ta Cemalettin’in bir türbeye çekilenleri dile getirdiği gibi: “İran’da böyle bir adet vardır: Bir insan can korkusuna düşer veya özgürlüğünü yitireceğinden endişe duyarsa, Tahran civarında eski bir türbeye çekilir, oraya kapanır ve kendisini ziyaret edenlere şikâyetini anlatır. Kimse parmaklığı geçip ona saldıramaz.”

O parmaklığın arkasındayım. Oysa Platon, Sokrates’in Savunması’nda kalabalıkların gazabını, “Kudurmuş kalabalık ölümünü isterken, yargıçların onu serbest bırakmaları gerektiğine inanması, kuramlarının garip bir doğrulamasıydı. Tanrılar yoktur dememiş miydi?” sözleriyle köpürtmüştü. Tüyler ürpertici bir ifadeyle.

Kalabalıkların gazabından korkarım ancak Beethoven, Puşkin gibi büyük dehaların ardında duran kalabalıkların onlara haklarını vermek için bir araya gelmeleri gururlandırır. Ancak bu gurur dehaların cenaze merasimlerinde duyuluyor. Beethoven yirmi bine yakın insanla son yolculuğuna çıkar. Puşkin’in -ne yazık ki son nefesini verirken- evinin çevresi sarılır. Bir film şeridi geçer gözlerimizin önünden… Bir yanda ıssızlığın ortasında boylu boyunca tek başına yatan Puşkin, diğer yanda düello sonrası onlarca insanın gölgesinde yalnızlaşan Georges-Charles de Heeckeren d’Anthès.

Yalnızlık sayı değildir ey okur, yalnızlık bir meydanda gökyüzünü delecek kadar taşlaştırılmak istenmededir. İzin verme taşlaşmaya. Yalnızlık en acı taşlaşmadır.

Eylül geliyor. Yalnızlık ayı. Giyinip beklemeliyim.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir