TREN ÇIĞLIĞI

 – GÜLÇİN YAĞMUR AKBULUT

*

Kuş çığlıklarında trenler geçiyor beklediğim dağ istasyonlarından. Hicazkâr makamında şarkılar dilleniyor buharlı lokomotiflerin düdük seslerinden. Gölgesini siper aldığım kayalıklar da gövdem gibi yorgun, kalbim kadar yaralı.

Bir kuşluk vakti beklenen gelir mi bilmiyorum lakin ne beklemekten ne de umut etmekten ısrarla vazgeçiyorum. Rüzgârın sesiyle oyalanıyorum. Bazen de ceplerime doldurduğum bulutlardan medet umuyorum. Beklediğim sesi, yamacımdan gelip geçen trenlerin kompartımanlarında damıtıyorum.

Ne çok soru biriktirdim aklımın lügat havuzunda. Ansiklopediler dolusu garaztaşıyor, binlerce istasyonun taşıyabileceği özlem. Bir tek mazeretine bakar belki de boynuna dolanıp asırlarca öylece kalmam. Kabarıp taşan göğsümün hasretine açılan kapısından.

Büyük yalnızlıklar yaşadım senden gelecek olan işareti beklerken. Yurdun önünden geçen şimendifernaraları şahitlik etti sabrımın sınırsızlığına. Birde başımın üstünde uçuşup duran gökgüvercinler…Gelirsen üç aydan on üç yaşa varan esirgeme kurumunun portresindeki fırtınalı masallarını tek tek anlatacağım.

Sorulardan vazgeçtim. Beni neden bıraktın? Vicdanın hiç sızlamadı mı? Özlemedin mi gözlerimdeki sana ait bakışları? Söz veriyorum, sormayacağım bunca yıl bensiz nasıl yaşadığını.Hayat hikâyeni de merak etmiyorum.Gitmek istersen ısrarcı adımlarımla sarsılmana sebep olmayacağım. İki gar arası mola vakti ezgisinde kanaat edeceğim sana dair tutkularıma.

Buğra’nın güneşe tebessümünü görseydin vakit kaybetmez ilk bulduğun trenle gülümseyen gözlerimi görmeye gelirdin. Buğra’yla ben aynı gün bırakılmışız kaderimize kayıtlı kimsesizler yurdunun kapısına. Onun kulağına Buğra,benimkine ise Çağrı ismini fısıldamışlar aksanını bilmediğimiz iki katlı bu çatı altında. Kalan ömrümüzü beraber yazdık eylül yapraklarının ince tabakalarına. Birlikte bekledik rayların kesiştiği dönüm noktalarında.

Üzüldüğüm falan yok. Sadece yalnız başıma sayacağım gelip geçen yolcu trenlerini. Özleyeceğim doğru ikincil Çağrı’yı. Onun gülen gamzelerini her hatırladığımda yüzüstü bırakacağım hasretin prangalarını. Hele birde sen gelirsen… Hüznü harflerine ayırıp Fırat’ın derin sularına dökeceğim yıldızlar ayrılırken karanlık geceden.

Pencerelerde sılayı beraber beklerdik küçük bir rüzgâr uğultusuyla. Merdivenlerden düştüğümde birlikte alçıya aldılar benim kırık, onun ise sapasağlam kolunu. Kolumu alçıya aldırmam, diye bütün kenti avazımla yangın yerine çevirince ve yurttan kaçmaması için ikna edemeyince ardı sıra bende dahil olmuşumkıyıya vuran kaçış serüvenininiçine. Günlerce kış ayazıyla üşüyüp gecelerce açlığın sancısını doldurmuştuk yamalı ceplerimize.

Islak çamaşırları onsuz asacağım artık zamanın uzayan iplerine. Olsun.  Avuçlarında güneşe açılan pencereleri olacak arkadaşımın. Kalbime serin ırmaklar akıyor. Buğra’nın beklediği yolcuya, geçitverdiğini düşündükçe…

Sakın yanlış anlama. Mahrumiyetten değil demiryolununbaşında nöbet tutuşumuz. Kimsenin yiyemediği zenginlikte yemekler yiyor, giyemeyeceği markada kıyafetler giyiyoruz. Çatımızın altı sıcacık… Kış ortasında bunalıp pencereleri açtığımız oluyor. Gitmediğimiz tiyatro, sinema kalmadı şehirde. Her yaz ayrı bir beldeye tatile gidiyoruz. Çeşme, Alanya, Erdemli… Müdür babamız, bakıcı annelerimiz her daim başımızda. Şefkatli ve alakadar…  Yine de hiçbiri yokluğunun hararetini söndüremiyor anne.

Dünden beri çok hüzünlüyüm. Kurumun en küçüğü Ata. Sevimli ve bir o kadar da afacan. Görsen bir seversin ki. Üç gün önce aniden ateşlendi. Tahliller, röntgenler. Ata çok küçük. Ne olur ona dua et, ölmesin anne. Lösemiymiş. Uzun bir süre hastanede tedavi görecekmiş. Kimsesizler yurdunun bütün çocukları eylülde doğmuştur. Ata’yı bahara kavuşturacak ışıkları esirgemesin diye Yaradan’a her vakit dua ediyoruz. Çocuğu, personeli, müdür babası bütün aile yakarış içindeyiz.

Kasımı yaşıyoruz. Havalar iyice soğudu. Buraların kasım rüzgârı sarp ve çetin eser. Gelip geçen şimendiferleri beklemek zorlaştı. Üşüyorum.Kasım yağmurları değil ürperten,eksikliğinin deli poyrazı. Bu arada başımın üstünde uçuşan kuşlarda göç etmeye başladı. Tıpkı Buğra ve Ata gibi. Hadi Buğra neyse de Ata’nıneylül kırığı… Dağların doruğuna yerleşen kayalık bir sancı.

Bu gün de akşam oldu. Yurda giriş saati gelip çattı. Hem bu saatten sonra şimendiferlerde akşam balkonuna çekilmek için hazırlık yapmakta. Ezberledim artık hangi vakitte, hangi kente gidip de döner trenler. On dörtte Ankara, on beş otuzda Eskişehir ve daha saymadığım niceleri. On yedi Kasım, saat on yedi otuz.  Yine tekabül etmedi hasretin sılaya kavuşması. On sekiz Kasım’a Allah kerim.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Facebook
Twitter
YouTube
Instagram