OKUR VE TÜRKÜLERİMİZ

 – HASAN SONGÜR

*

Türkiye de okur yokmuş. Bu sözü çok duydum. Söyleyenleri tanıdığım için hiçbir zaman ciddiye almadım.

Okur var mı,  yok mu? Bunu anlamak için kendime yıllar önce bir soru sordum: Türkiye’de türkü dinleyen var mı?  Var. Hem de çok. O zaman okur da çok. Ama okurun okuyacağı kitap az. Bu fikrimi açmam gerek.

Küçük bir çocukken dağlarda hayvan otlatırdım. Birden bire bir türkü yankılanırdı kayalıklarda içli içli.  Oduna giden ya da keçi güden bir köylü söylerdi.

Sonra gece yarılırına kadar evlerin pencerelerinden genç kızların söylediği türküler taşardı. O zamanlar her evde bir halı tezgahı vardı ve kızlar halı  dokurken türkü  söylerlerdi.

O zaman sezmiştim ki,  millet olarak nakış nakış türkülere işlenmistik. Millet olarak sanat anlayışımız türkülerin oluşumunda gizliydi.

Türkü söyleyen kendini beğendirme amacında değildi. Yalnızlığında kimsesizliğe söylüyordu türküsünü. Nice yaşantılardan sonra içte birikenlerindışa vurumuydu bu söyleyiş. Bu dışavurum yapılırken hiçbir beklenti yoktu. Ne para pul, ne ün… Makam mevki… Ne takdir ne de anlaşılmak… İçte birikenler söylendikçe tabiatla, yaratıcıyla bütünleşiyordu, kaderle uyum çabası arıyordu insan.

Kendimi bilmeye başladıktan sonra ıssızlıklarda hep türkü söyledim. Türkücü olmak bile geçti gönlümden. Sonra bir gün radyoda Özay Gönlüm’ü dinledim. Daha sonraları Neşet Ertaş’ı… ve başka türkü üstatlarını… Anlamışım ki onlar gibi bir sesim yoktu. Türkü söylemekten utanır olmuştum.

İlk gençliğimde bir takım edebiyat tartışmaları okurdum. Bu tartışmalardan biri bir Türk romanı var mı yok mu idi. Türklerin yazdığı romanların olduğunu düşünürken Tanpınar’ın bir makalesiyle karşılaştım. Makalede özetle diyordu ki; “Bizim romanımız türkülerimizdir.” Bu fikir,  onlarca yıl kafamı meşgul etti.

Türkü söyler gibi roman yazmak, hikaye yazmak, makale yazmak, kitap yazmak, bu şekilde yazılan her kitabın her daim okuyucusu olacağına eminim.

Ve o kitapların türküler gibi eskimeyeceğine.

**

SANATÇISIZLIK

***

Türk’üm ve Türkiye’de yaşıyorum. Ama bir Fransız’ı bir Türk’ten, Fransa’yı Türkiye’den daha iyi tanıyorum. Nereden geliyor bu tanıyamama ve tanışıklık? Tek kelimeyle, sanattan. Victor Hugo, Fransa’yı kılcal damarlarına kadar anlatmıştır. Mesela Sefiller… Roman, Jan Valjan’nın ailesinin ve kız kardeşinin sefaletiyle, açlığıyla başlar. Aç kurtlar köylere saldırır. Jean Valjean da hırsızlığa sarılır. Yakalanır ve kürek mahkumiyetine çarptırılır. Bu romanın birinci ana kolu. İkinci ana yolda, Cossette’nin annesiyle karşılaşırız. Zavallı kadın evlenme ümidiyle üniversiteli gençlerle arkadaşlık kurar. Bu arkadaşlığın sonucu kızı dünyaya gözlerini babasız açar. Anası da kızı da sefaletin kucağında yaşarlar. Sefalet ihtilali doğurur. Sefaletin doğurduğu 1789 İhtilali’nin romanıdır Sefiller.

Aleksandır Dumas, Monte Kristo’da adaleti anlatır. Romanda, adaletin şahitlerine rastlandığı vurgulanır. Şahitlerin her zaman yalan söyleyebilme ihtimali vardır. O zaman adaletsizlik tahta geçer. Adaletsizlik tahtındaki krala tek reaksiyon intikamdır. Monte Kristo tek kelimeyle intikamdır.

Biz ise sanatçıdan bizi güldürmesini ya da ağlatmasını bekliyoruz. Bir okyanus derinliğinde ve genişliğindeki kültürümüzü kökleri, dalları, yaprakları, çiçekleri, meyveleri, meyvesizlikleriyle bize anlatacak sanatçılardan mahrumuz. Toplumumuzdaki malum kargaşaların bir nedeni de bu sanatçısızlıktır.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Facebook
Twitter
YouTube
Instagram