MİNDER

– GÖKHAN GÜRSES

*

İnce oyayla süslemişti minderin yüzünü. Gecenin yüzüne işlenen ay ve yıldız gibiydi süslemesi. Suya vuran ay ışığı yahut yakamozdu gördüğüm. İnsan sevdiğine direkt söyleyemediği şeyleri bir eşya aracılığıyla ifade eder. Mana yüklerdi bir havluya, yeri geldi mi yastığa, mindere…

Aşkın sınırı olur mu ki? Çekip aldınız bir insandan dilini, elleri boş durmaz ya? Elleri konuşmaya başlar bu sefer: Ya bir resim çizer, ya bir şiir yazar ya da bir işaret olur. Gözlerini aldınız, sesi ne güne? En dertli şarkıyı mırıldanmaz mı? Yakmaz mı içten bir türkü? İnsan yandığı kadar insandır ve acı çektiği kadar! Ayaklarını kestiniz, hayallerinde koşmaz mı sanırsınız?

Elleri değmişse o mindere sevgilinin, baş tacı olmaz da ne olur o minder aşığa? Armağanı bu olacaktı sevdiğine kadının. Elleriyle hazırladığı bir minder…  Heyecan bastı birden kadını, düşüncesi bile kalbini göğüs kafesini delecek şekilde attırıyordu. Minderi aldı bastırdı göğsüne. Sanki sevdiğini bastırıyordu kalbine. Onun kokusunu duyumsadı birden, varlığını hissetti kemiklerine değin. Daldı gitti hayallere, ince ince işliyordu sevdiğini kalbine. Yüzünün her bir hattını aklına kazıyordu. Kör bir adamın elleriyle yoklaması ve ezberlemesi gibi yüzünü bir insanın, o da öyle ezberliyordu sevdiği adamı.

Safdille işlemişti minderi. Katışıksız bir sevginin tezahürü olacaktı minder. Bir kalp işlemişti; kıpkırmızı, gül kırmızısı… Kalbin ortasına da aşkın tecelli ettiği süveydayı siyah bir nokta ile belirtmişti.

Anlayana sayfalar dolusu aşk sözcüğüydü bu nakış. İçe işleyen bir yanı vardı, kalbe değen bir tarzı ve saygıyı hak eden bir tavrı… El işi, kalp işiyle birleşmişti bu minderde ve bir aşkın somut hali olmuştu.

İnsan sevdiğine aldığını, ona adadığını, ona verdiğini o kadar özel görür ki ve ona o denli anlam yükler ki! Onu görebilmek ve anlayabilmek de hakikaten herkesin harcı değildir. Kadın yüreğini koymuştu o kalbe. Ömrünü nakşetmişti sevdiğine. Hoyrat elde gül büker boynunu. Gülü incitmemek de inceliktir. Gülü anlayabilmek de hünerdir. Aşksız olursa her şey yavan olur, aşkla olursa işte o zaman saman çöpü dahi gül olur.

Ömrünün en güzel nakşları revan oldu kadının yüreğine. Akan kan değildi damarlarında kadının, boydan boya uzanan damar değildi. Her hücresinde adam vardı. Kâh damar olup boydan boya sarıyordu kadının adama olan aşkı, kâh o damarların içinde akan kan oluyordu ve can veriyordu yeninde yine kadına. Kadın divan şiirinin gazelhanıydı, adamsa onun gözünde beytü’l gazeldi. Hiç konuşmadılar ama sözlükleri devirdiler o suskunlukta. Cümleler; aşkın en yalın haliyle raks ediyor, her türlü samimi mana dolup dolup geliyor, taşıyordu kalpten. Artık öyle bir şahikaya varmışlardı ki; kim kimdi, ne neydi bilmiyorlardı. Cism ü cana bile ihtiyaçları yoktu.

Kadın utana sıkıla uzattı kalbini adama, kalbin içindeki siyah noktaya kilitlendi gözleri adamın.

Aldı gitti adamı kalbin içindeki siyah nokta. Nerede olduğunu anladı; süveydada olduğunu, orada saklı durduğunu… Kadının, dolayısıyla da âlemin özü olduğunu… Kadındaki yerini, yıllardır aradığı istikametini, kıblegâhını, secdegâhını… Bir ürperti geldi canına, saçından ayağına kadar. Ruhu seyyarelere uçtu, aklı gitti başından, kalbi dondu. Yer ve gök arasında her ne varsa hareketsiz kaldı. Mindere nakşedilen kalp atıyordu tek. O çarpıyordu hayat adına. Aşkın tecelli ettiği o küçücük siyah noktada can vardı.

Adamın gözleri belli belirsiz doldu. Şairin, “Müjgânla ben ağlaşırız.” dediği demdeydi.

Bıçak soksanız kalbine kanı akmazdı, canı çıkmazdı. Sesi… Hem pervane değil miydi ki sevdiğine? Yansa ne olacaktı ki? Vuslat yolunda ateşten mi kaçacaktı? Yusuf kuyudan çıkıp sultan oldu Mısır’a. Züleyha, Yusuf’tan çıktı yola, hakka vardı. Hakeza Leyla…

Bir ah çekti adam yüreğinin derinliklerinden. Bu öyle bir ahtı ki şimşekler çaktı gökyüzünde; yanardağlar infilak etti yeryüzünün farklı noktalarında, dağlar sallandı. Kadın yâr sarsıntısı içindeydi.

Adam elini tuttu kadının, avucunun içini öptü. Canı ne ki kadının? Kuş olup uçtu kadının canı adamın elinde, minderdeki kalbin has dalına kondu. 

Derler ki, o günden sonra adamın baktığı her can tutuşurmuş yangın yangın ve küle dönermiş anında. Sonra o yangını söndürmeye çalışan minnacık bir kuşun, gagasıyla su taşıdığı rivayet edilirmiş yangına…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Facebook
Twitter
YouTube
Instagram