MAHZUNÎ BABA’YLA BİR HATIRA

 – MEHMET BİNBOĞA

*

“Bir gün bu dünyadan adım silinir
Hani bizim Mahzunî’miz derler oy…”

Rahmetli Mahzuni Şerif’in türküleriyle ne zaman tanıştım hatırlamıyorum;  Esasen bu durum Yetmişli yıllarda türkü denince hemen her Maraşlının aklına, (Buna yakın iller Gaziantep,  Adana, Kayseri ve Adıyamanlıları da dâhil edebiliriz) Mahzuni Şerif  ve  onun yürek söken, hüznü kurşuni türküleri gelirdi. Zaten köy minibüslerinin, taksilerinin cızırtılı teyplerinde Mahzuni Şerif kasetlerinden başka da bir şey de çalmazdı. Çocukluğumuzun sırlı hayallerini zenginleştiren billur gibi bir ses ve lirizmi kıvamında  sözlerle harmanlanan bu türküler;  tam da Haşim’in “melali anlamayan nesil” deyişini olumsuzlayan, duygulu, hüznün ve hicranın, devrimci duyarlığın yüreklerinde uç verdiği idealist bir gençliğin mücadele gücünü pekiştirirdi. Biz delikanlı ruhlu çocuklar; Mahzuni Baba, kâh ”Kanadım değdi sevdaya / yandım da uçamadım…” derken sevdanın çaresizliğini, kâh “İşte gidiyorum çeşm-i siyahım / Önümüze dağlar sıralansa da / Sermayem derdimdir, servetim ahım/ Karardıkça bahtım karalansa da…” derken tutkulu bir aşkın mecburi bir hasrete bulanmak üzere ve gönül ehli insanların dünya malına değer vermeyişlerindeki yüce erdemi,  kâh “Yiğit muhtaç olmuş kuru soğana / Bilmem söylesem mi söylemesem mi” derken, zamanın gaddarlığına ve memleketi yavaş yavaş  ele geçiren vahşi kapitalizme yenik düşen “garip yiğit” Anadolu insanının mahzunluğunu, kâh “Defol git benim yurdumdan / Amerika katil katil ” derken de onun vatanseverliğini ve devrimci direnişini duyumsardık o türkülerde.

Bütün bir kuşak ona özenip bağlama çalmaya heves etmiştik ama birçok arkadaşım yarı yolda yorulup vedalaşmıştı bağlamayla. Birçoğu iyi bir dinleyici olmayı seçip evlerinin en mutena köşesine Mahzuni Şerif kasetleri diziyor, ne zaman efkârlansalar uzun uzun bu türküleri dinliyor, zaman zaman ona eşlik ediyorlardı ama ben daha şanslıydım; zira babam Rahmetli Dirgenoğlu İsa, Mahzuni Baba’nın yakın ve âşık arkadaşıydı. Gençlikleri beraber geçmiş, birlikte çalıp birlikte söylemişler, hatta babam abartıyor muydu bilmem, Mahzuni’nin bağlama hocası olduğundan filan da dem vururdu övünerek.

Ben henüz on, on iki yaşındayken Türkmen- Afşar gelenekleri gereği ve babamın da ısrarlı telkinleriyle bağlama öğreniyordum. Doğal olarak da öğrendiğimiz ilk türküler Mahzuni Baba’nın kısa kalıplı şiirlerden oluşan semai ve hoyratlarıydı. Evde hazır hocayı bulmuş, gel zaman git zaman bayağı bir öğrenmiştim bağlamayı. Artık her türküyü ezbere çalabiliyordum, dahası babam Ozan Dirgen İsa’ya çırak olmuştum. Babacığım beni gittiği her âşık atışmasına götürüyor, usul erkân öğrenmemi sağlıyordu. Zaten misafir odamızdan eksik olmazdı yöresel âşıklar, hatta bazen tanınmış âşıklar da ziyarete gelirdi babamı. O günler sevincim kanatlanır, heyecandan ne yapacağımı bilemezdim. Kimler yoktu ki bu âşıklar içinde; Nesimi Çimen, Mahmut Erdal, Murat Çobanoğlu, Âşık Reyhani, Mahrumi, Meçhuli ve niceleri…

O zamanlar İlçemiz Afşin’de genellikle yörenin hatırı sayılır ağalarının, beylerinin düğünlerinde âşıklar en üst başa oturtulur; tıpkı düğünün son günü gelin damat evine indirilip karakucak güreşleri yapılırken olduğu gibi atışmalar en genç, en kıdemsiz âşıklarla başlar, gittikçe kalfalar, ustalar maharetlerini sergiler; bilgisi, kültürü ve doğaçlaması kuvvetli âşıklar, karşısındakini susturup elini öptürene dek sürüp giderdi bu tılsımlı yarenlikler. Biz çocuk âşıkların en büyük hayali de bir gün bu ustalar gibi çalıp söylemek ve onlar gibi itibar görmekti.

Babam ne zaman Antep’e Suriye malı ipek çarşaflar, Beyrut işi yün dokumalar ya da silah almaya gitse mutlaka Mahzuni Şerif’in evinde kalır, dönüşte de bu seyahatleri ve Mahzuni Baba’yla atışmalarını ballandıra ballandıra sülalenin büyüklerine anlatırdı. Bense hayalimde bu sırlı seyahatlerle sanki onun yerine geçer, Mahzuni Baba’nın karşısında bağlama çalar, o da:

-Maşallah Ağa, sıçandan doğan dağarcık keser, armut dibine düşer türünden atasözleriyle beni onaylar; başım Binboğa dağları gibi görklü,  küçük bir gurur abidesine dönüşürdüm.

Babama sürekli, “Babacığım Mahzuni Baba Afşin’e geldiğinde beni de Berçenek’e  götürür müsün?” der, bir gün onun karşısında bağlama çalıp türküler söylemeyi kurardım hayalimde. Bu hayal yıllarca benimle beraber büyümüştü.

Derken bir gün babacığım; hafta sonu Mahzuni’nin memlekete geleceğini, hazırlanmam gerektiğini söyleyince heyecandan epey bir dört döndüğümü hatırlıyorum odanın içinde. Bağlamama yeni teller taktırmış, yeni elbiseler aldırmıştım babama. Bir hayal gerçek oluyordu işte, Tanrı’dan daha ne isterdim?

İkinci gün Jipçi Hasan Salt’a haber gönderildi, tatlı bir eylül ikindisinde güneş Binboğa Dağları’na altından bir top gibi süzülürken Mahzuni Baba’nın köyü Berçenek’e indik.

Geldiğimizi gören düğün alayı oyunu bıraktı, davulcu-zurnacı seğmen havası çalmaya başladı. Babam bir yandan çalgıcılara para dağıtıyor bir yandan da Rus malı Takarof  tabancasıyla şerefe havaya atışlar yapıyordu. İkişerli ateş ediyordu ki bu atış Dirgen Ese atışı olarak da havalide nam salmıştı. O hengâmede toprak evin kapısı açıldı, dışarıya küçücük ve yüzünde kocaman bir gülümseme gezdiren bir adam çıktı; “Vay kurban!” deyip sarıldı babama, benim yanağımı okşadı. Evet bu oydu. Hey yavrum be! Koskoca Mahzuni Baba’yla neredeyse arkadaş olmuştum, ben bunu bire bin katıp anlatmaz mıydım köydeki oğlanlara?

Bizi oldukça geniş ve pencereleri küçük bir odaya aldılar; içerisi mahşeri bir kalabalıktı ve tahmin ettiğim gibi ustalar kerevete dizilmiş âşıkları dinliyorlardı. Babamı görünce oturanlar ayağa kalktılar, “Buyur Ağa” deyip uzun uzun sarılıp hal hatır sordular birbirlerine, beni de boş geçmeyip yanağımı okşadılar.” Maaşallah Dirgen oğlu bu kaçıncı?” Babam evlatlarının sayısını hatırlayamadığından olsa gerek, sıra sayı sıfatını es geçti; “Yarpızlının ikinci oğlan” dedi. “Maaşallah kafa da tam Dirgen işi.” dedi biri. Babacığım koca kafamı kotarmak için; “Eee… Ağalar, biz sizin gibi tarhana çorbası içmeyiz, bunlar kuzuyla kurbanla beslenir, tohum dölü bunlar…” dedi. İyi bir şeydi demek ki. Benim gözüm Mahzuni’nin sazına takılmıştı; yalp yalp yanıyordu cilası, sapının sedefinin beyazı inci gibiydi, teknesi kocaman ve koyu kestaneydi. Sanki elime alsam Mahzuni’den de iyi çalabilirmişim gibi gelmişti bir an. Ağalar, misafirler oturmadan oturmuyordu; nihayet herkes bir şekilde yerleşmişti minderlere, ben de babamın yanına kıvrıldım, kafam çok büyük görünmesin diye boynumu içime çektim ama yine de az önceki kinayeli konuşan adam kafama manalı manalı bakarken sanki ”Çok büyük çoook!” mu diyordu ki? “Sana ne bee! Ben mi yaptım kardeşim!” diyemedim tabii, adamı bakışlarımla onaylayıp kurtulmuştum göz hapsinden. Büyük mü ki? Büyük büyük…

İlçenin ileri gelenleri: Kaymakam ve daire müdürleri, civar köylerin hatırı sayılır ağaları, beyleri ve âşıklar uzun uzun tanışmışlar;  nihayet muhabbet söze, saza, türküye gelmişti. Ekip oldukça sağlam âşıklardan oluşuyordu: Tanırlı Âşık Yener (ki sonraları birçok şiiri Arif Sağ ve değişik bestecilerce bestelendi; Yol ver dağlar yol ver bana, Kız sen İstanbul’un neresindensin gibi), Osman Dağlı (Maksudi), Hayati Vasfi Taşyürek, Mahrumi Baba, Meçhuli gibi ustaların yanında yörede güzel sesli ve iyi bağlama çalan genç âşıklardan Hunulu Hanifi, Emirlili Bülbüllerden bir delikanlı ve TRT’de bağlama sanatçısı olarak çalışan ve bir kaza sonucu kötürüm kalan Saim adlı biri daha vardı. Bunların içinde benim esamem okunmazdı elbet, neticede on üç on dört yaşında bir çocuktum.

Gecenin sihirli koynunda boz bulanık rakılar havada uçuşuyor, şerefe diyen ahşap tavana on dört el ateş ediyordu. Bir yandan kemiksiz, lezzetinden ağızda hemencecik eriyen ve o muhteşem kekik kokusunu bugün bile unutamadığım taze kuzu etinden pişirilmiş kavurmalar, yahniler, tereyağlı zerdeli pilavlar, envai tür salatalar, cacıklar, haydarîler yeniyor; bir yandan da söylenen türkülere eşlik ediliyordu. Salonun bütün pencereleri açık olmasına rağmen odada ağır bir anason kukusu ve sigara dumanı beni iyice sarhoş etmiş, tuhaf da bir cesaret vermişti; artık heyecanlanmıyordum, eyvah sıra bana gelmişti.

Babam:

-Haydi bakalım evlat, yıllardır başımın etini yedin “Beni Mahzuni Baba’ya götür.” diye, sat bakalım matahını, deyip sazı kucağıma vermiş; o an doğumhanede kucağına ilk defa çocuğu verilen şaşkın bir  babaya dönüşmüştüm. Elim ayağım tutulmuştu, eyvah bu nasıl çalınırdı, bildiğim her şeyi unutmuştum. Mahzuni Baba vaziyeti anlamıştı:

-En çok hangi türkümü çalıyorsun Memet?

-“İşte gidiyorum çeşmi siyahım.” amca…(Amca mı, koskoca Mahzuni Baba’ya amca dedin Mehmet Binboğa, yazık sana yuh sana, ne denir ki başka, koca adam sonuçta. Ah şimdi olsa üstat derdim…)

Başladım türküyü eveleyip gevelemeye. Allah’tan usta beni yüreklendirmek için türküme koşulmuştu; onun bu desteği beni de kendime getirmiş, artık daha düzgün çalıyordum. Türkü bitince gelip alnımdan öptü:

-Ağam bak, bu oğlanda iş var, maşallah çok güzel mızrap vuruyor, sen bunu müzik okullarında okut, yerimizi boş bırakmaz.

Babam gururundan Himalaya Dağları olmuştu:

-Tabii, hocası kim; dedi böbürlenerek. Odadakiler alkışladı ve ben ömrümün en güzel sahnesinden gururla inmiştim. Artık ölsem de gam yemezdim zira bir ömür anlatacağım çok kıymetli bir hatıram vardı artık.

Muhabbet derinleştikçe konu dönüp dolaşıp siyasete geldi; malum Mahzuni Baba Ecevitçi, Babam Rahmetli sıkı bir Demirelciydi… Kaymakam Bey mevzunun bundan sonra tat vermeyeceğinden işkillenip avanesiyle beraber kalkmıştı, şimdi âşıklar devlet korkusu olmadan rahatça atışabileceklerdi. Sözlü atışmalarda Hayati Vasfi kimseye acımıyor, arada bir Osman Dağlı sıkıştırınca heybetleniyor, dinden imandan Orta Asya’dan dem vuruyordu. Salonda birden sağ sol kamplaşması başlamıştı; hangi tarafın âşığı iyi bir dörtlük söylese o tarafa mensup gençler çılgınca alkışlıyor, havaya saydırıyorlardı kurşunları. Nihayet finale gelinmiş, bağlamalar sağın temsilcisi babam Dirgen İsa’yla solun temsilcisi Mahzuni Baba’ya uzatılmıştı. Mahzuni:

—Dayıcığım, duydum ki Muhammed Ağabey’in rahmetli olmuş; kusura kalma gelemedik, hislerimi sazımla anlatayım şu siyasi atışmalarımızdan evvel. Bir de  baban Dirgen Ali Ağa için yeni bir türkü yaptım, ilerideki kasetlerimde okuyacağım ama ilk senin duymanı istiyorum müsaade var mı? dedi. Babamın gözleri yaşarmıştı: “Ne demek gadasını aldığım müsaade senin.” dedi.

  Aldı Mahzuni:

Dayı sana üzgün durmak yakışmaz,

Nerde senin yiğitlerin dağların?

Yaslı mısın bülbüllerin ötüşmez?

Nerde senin yiğitlerin dağların?

Yüreğime ateş düştü ağlarım.

*

Yiğitlerin Binboğa’ya çıkardı,

Dost sevinir düşmanları bakardı,

Sümbülün yerine barut kokardı;

Nerde dayı yiğitlerin dağların?

Yüreğime şıvan düştü ağlarım.

*

Mor koyun sürüsü Bostanbeli’nde,

Köroğlu misali türkü dilinde,

Mavzeri dalında sazı elinde;

Nerde senin yiğitlerin dağların?

Ciğerime ateş düştü ağlarım.

*

Babam ince ince ağlıyordu, Mahammed amcamız öleli henüz birkaç  ay olmuştu.

—Şerif’im, hele şu babam Dirgen Ali için yazdığın türküyü de oku bre, sana zahmet.

—Ne demek Dayım emrin başım gözüm üstüne.

Aldı Mahzuni :

*

Gene kar mı yağdı Binboğalara,

Kefenler mi giydi bizim yazılar?

Dirgen Ali’m yaylasına çıkarken

Bahar dolmuş kara gözlü kuzular.

*

Lorşun ovasının koçu ezeli,

Ne yiğidi biter ne de güzeli.

Ayrandede solmuş dökmüş gazeli,

Bakar hurman kendi kendin sızılar.

*

Ağıt faslı da bitince laf yeniden dönüp dolaşıp siyasete gelmiş;  Mahzuni,  babamı kızdırmak için  dönemin Başbakanı Demirel’e atıp tutuyordu, derken Dirgenoğlu’nun alnındaki damar iyiden iyiye yekinmiş, seğirmeye başlamıştı:

-Yahu âşık ayıp ediyorsun, koskoca Başbakan’a atıp tutuyorsun, yiğitsen sazınla sözünle çık karşıma, deyince Mahzuni Baba’nın yüzünde tatlı bir gülüş dolaşmaya başladı, onun da istediği tam da buydu. Zira doğaçlama söyleyişte  kimseye pabuç bırakmazdı Mahzuni. Bir an babama acımıştım; karşısındaki koskoca bir dev âşık, babamın sıkıştıkça çamura yatıp işi kavgaya çevireceğinden de adım gibi emindim. Mahzuni hâlâ o bilge gülüşüyle:

-Ayak ver ağa, dedi.

Babam “neyindir?”redifini söyledi.

Aldı Mahzuni:

*

Beraber mi doğdun aşık mı attın?

Dayı bu sövdüğüm senin neyindir?

Onun için bir ay hapis de yattın?

Dayı bu sövdüğüm senin neyindir?

Emmin mi, dayın mı dooost…

*

Dirgen İsa:

*

Süleyman ki şu barajlar kralı,

Köylüsünün derdi ile yaralı,

Kör Moskof düşmanı bir Ispartalı;

Mahzuni aklını başına topla.

*

Mahzuni:

*

Şapkasıyla gider darbe olunca,

Yahya malı götürüyor yolunca,

Kandırıyor sizi köylü dilince;

Dayı bu sövdüğüm senin neyindir?

*

Dirgen İsa :

*

Vatandaş derdiyle derbeder adam,

Köylünün kalbinde tek lider adam,

Bak duyarsa seni hapseder adam;

Mahzuni aklını başına topla…

*

Mahzuni:

*

Patlıcana çalar derler benizi,

Ölüp gitse kalmaz dünyada izi,

Asmadı mı Yusuf ile Deniz’i;

Dayı bu sövdüğüm senin neyindir?

*

Dirgen İsa:

*

Yaman yerden vurdun Âşık Mahzunî,

Bütün bunlar Moskova’nın dümeni.

Üç gün de atışsak yenemem seni,

Mahzuni aklını başına topla…

*

Denizlerin adı geçince odada hüzünlü bir hava esmiş, artık atışmanın şakası kalmamıştı. Babam da o gençlerin suçsuz yere sırf Mendereslere misilleme olsun diye asıldığını söyler, üzülürdü onlar için. Gecenin geç bir vaktinde sarılıp öpüşüp ayrıldık Berçenek’ten. O gece hayatımda unutamadığım en güzel gecelerden biriydi.

Mahzuni Baba’yla bir daha da karşılaşmamıştım ama gençliğim boyunca bütün türkülerini ezber edip meşk âlemlerinde hep söylemiştim. Yıllar sonra okuyup öğretmen olmuştum ve tayinim Eskişehir’e çıkmış, buraya yerleşmiştik. Gecelerden bir gece yarısı telefon çaldı:

-Buyurun efendim, kimsiniz bu saatte?

—Merhaba yeğenim ben Mahzuni Şerif…

-Vay üstadım, bu ne devlet, bu ne bahtiyarlık rüya değildir inşallah.

—Değil değil, Ese dayımın oğlusun değil mi?

-Evet ustam.

—Ha yeğen, telefonunu Sağlıkçı Ali Binboğa’dan aldım; rahatsızlık vermedim umarım. Edebiyat hocasıymışsın öyle mi?

-Şey evet.

—Bak yeğen, ben Deden Dirgen Ali’nin hayatını yazacağım, bana yardımcı olur musun?

-Ne demek ustam, seve seve.

—Tamam anlaştık, senden şimdi sülaleye ait bütün ağıtları bana yazıp göndermeni istiyorum.

-Başım üstüne Sevgili Üstadım.

—Bekliyorum yeğenim; o çok özel bir adam, kitabı mutlaka yazılmalı. Bir iki türkü yaptım ama kesmedi; bütün hayatını, Maraş’ın Kurtuluşu’ndaki rolünü, aşklarını, kavgalarını, her şeyi ama her şeyi anlatacağım. Toprağımızın Köroğlu’sudur o…Haydi Allah rahatlık versin, rahatsız ettim iyi geceler. Ha… Memet Öğretmen, yazdıklarını Ali Bey’e gönder ondan alırım…

-Tamam, ustam, iyi geceler, deyip telefonu kapatmıştım. Konuşmanın rüya olup olmadığını anlamak için etimi çimdikledim, basbayağı gerçekti. Hemen o gece başladım ağıtları kasetlerden yazmaya, babamın anlattığı hikâyelerden aklımda kalanları toparladım. Epeyce bir şeyler üretmiştim. Aradan çok bir zaman geçmeden Usta’nın Hakk’a yürüdüğünü duyunca yıkıldım. Ustanın hayal ettiği kitabı “Dirgen Ali” adıyla Sıddık Demir Hoca kaleme almış, Berikan yayınlarından çıkarmıştı.

Bugün orta yaşa gelmişken geriye dönüp baktığımda içimde kalan birkaç ukdeden biridir Mahzuni Baba’nın yazacağı kitaba katkıda bulunamamak; nur içinde yatsın, mekânı cennet olsun…

Onu çoook özlüyoruz çok…

 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Facebook
Twitter
YouTube
Instagram