Küçürek Öyküler

İlker GÜLBAHAR

*

ÜÇ LİRA YİRMİ BEŞ KURUŞ

Utandım. Böyle düşündüğüm için, aklıselim muhakeme edemediğim için kendimden çok utandım.

Kasada, hemen önümdeydiler. İki kişiydiler. Onların önünde bir müşteri daha…

Yakıcı, eritici, mahvedici bir azabın içine düşeceğimi bilemedim.

Sıra onlara geldi. On iki on üç yaşlarında iki erkek çocuk. Sözcükleri ürkek, nidaları çekingen, bakışları derin ve bulanık, endişeli ve elgin. Belli ki bir endişenin içindeler.

Biraz esmer olanı, iki çikolata, iki Eti Puf ve iki minik şekeri kasiyerin önüne koydu.

Ruhum kaç gündür mengene ile sıkıştırılıyor, acısını bilemezsiniz.

Kasiyer, barkodları okuttu. Kısa boylu olan beş lira çıkardı, parayı uzattı. Kasiyer, paraya baktı, bu yetmez, dedi. Paraları o kadarmış. Cüzdanımı yokladım, sonra ellerim cebime gitti. Geçmişim; baharat karışımı, damak lezzetime festival verdiren pizzayı yerkenki bir filmimin fragmanını koydu göz perdelerime. Abartmıyorum. Varoşlardan geldiği her halinden belli olan bir çocuk benim pizza yememi izliyordu fragmanda. Dayanamadım pizzanın iki kalıbını peçeteye sardım, götürüp çocuğa verdim. Hiç beklemediğim bir şey oldu. Çocuk pizzayı aldı, yemeye başladı. Şımarık ve küstah bakışlarla “Senin iyi niyetini, insancıllığını, vicdanını nasıl da kullandım ama… Hahhah haaa! Enayi seni…” der gibi baktı suratıma. İşte o zaman ellerim cebimden çıktı. “Bana ne!” dedim içimden. “Bana ne!” Demez olaydım. İçim dışıma dar geliyor.

Çocuklardan biri, Eti Puf’u iade etti. Kasiyer, paranız hâlâ yetmez, dedi. Şekerin ve çikolatanın birini de bıraktılar. Pişmanım, üzgünüm ama iş işten geçti. Ben böyle maddeci, ben böyle acımasız, ben böyle insafsız, ben böyle merhametsiz, ben böyle insanlık dışı, ben böyle duyarsız, ben böyle dünyacıl, ben böyle ahiretini düşünmeyen, ben böyle hasis değildim.

Alışverişlerini bitirdiler. Ellerinde bir şeker, bir Eti Puf, bir çikolata ile gittiler; nefislerini Eti Puf’ta, şekerde ve çikolatada bırakıp gittiler. Marketten, arkalarına bile bakmadan ezile büzüle çıkıp gittiler. İki kişi, üç çeşit nevaleyi nasıl paylaşacaktı? Toru topu üç lira yirmi beş kuruş… Onların eksik kalan paralarını tamamlayamaz mıydım? Hayır niyetine, çocukları sevindirmek adına, iyilik uğruna. Elbette tamamlayabilirdim, tamamlamadım. Nefret ediyorum kendime yaşamaktan, çıkarcı düşünmekten, paraya güvenmekten, maddeye inanmaktan.

O çocukların rüyalarıma gireceğini, uykularımı alt üst edeceğini nasıl da akıl edemedim?

Acele bir işim mi vardı? Hayır! Belki cebimde yeterince para yoktu ama kendi alacaklarımı bırakıp o çocukların kasiyere iade ettikleri üç parça aperitifi satın alıp arkalarından yetişemez miydim? “Alın bunları, afiyetle yiyin”, diyemez miydim? Demedim. İki yüz metre yürüyüp matikten yeterince para çekip kendi alışverişimi yapamaz mıydım? Yapmadım. İçine tüküreyim lanet olası vicdanımın!

Çok pişmanım… Çook!

PARAMEDİK EPİLOG

Salonun tam orasında boylu boyunca uzanmış, sırtüstü yatıyordu. Yaşı epey ileriydi sanırım. Hemen yanına çömeldim. Sağ elini, elime aldım. İki parmağımı bileğindeki damar çıkıntısına bastırdım. Nabız yok, emin olmak istedim. Başparmağımı ve işaret parmağımı gırtlağının iki yanına koydum.

Yok, nabız yok!

Kalp masajı yapıyorum, sonra şoklama.

Yok, cevap yok!

Kadın anladı. Belli ki yerde yatan eşi. Salondan çıktı, odalardan birine girdi. Bir bıçak ve kemer enliliğinde bir kumaşla parçasıyla – katlanmış bir yazma da olabilir – salona döndü. Kocasının çenesini bağladı, bıçağı karnına koydu.

Olduğum yerde doğruldum, iki avucumu da açtım. Birinde gözyaşı vardı, diğerinde hıçkırık. Odadakilere, “Bunlardan istediğinizi alabilirsiniz.” dedim.

Kimi gözyaşını tercih etti kimi hıçkırığı. Salondan çıkarken hıçkırığın bütün odalara yayıldığını, gözyaşlarının ise görünmediğini fark ettim. En acısı da buydu zaten: Gözyaşının insanın içine akması.

SUSKU

Yirmi sekiz yıl önce bir topun ardından alınlarında boncuk boncuk terle koşturan iki eski dosttan kısa boylusu;  “İlyas’ı hatırlıyor musun? Kâğıttan gemi yapar, yüzdürürdük hani! Geçtiğimiz ekim ayında incitmebeniye yenilmiş, duymuş muydun?” deyince; beraber ağlayıp beraber gülen, eğitimlerinden dolayı ayrı şehirlere gitmek zorunda kalıp yalnızca yaz tatillerinde görüşme imkânı bulan, insanlığa fayda sağlamada aynı ideale sahip bu iki dosttan uzun boylu ve ablak yüzlü olanın avucundaki mutluluk bilyeleri, yüzündeki sevinç saklambacı suya döküldü.

Hüzün, kâğıt gemilerden birini daha suya batırdı. Sustular…

“Umarsızlığın insanı susturan bir yanı vardı.”

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Facebook
Twitter
YouTube
Instagram