ESKİ EV

Elimdeki adres beni bir binanın üçüncü katında yer yer boyası atmış, kahverengi ahşap bir kapının önüne getirdi. Kapının topuzundan tutup bana verilen anahtarı deliğe yerleştirdim. Kapı gıcırdayarak açıldı. Karşımda, kapının açılmasıyla birlikte içeri giren ışığın az da olsa aydınlattığı bir hol vardı. Evin diğer kapılarının hole açıldığını görüyordum. Ayakkabılarımı çıkarıp çıkarmama konusunda tereddüt ettim. Bana işine yarayan ne varsa alabilirsin dediklerine göre ayakkabılarımı çıkarmama gerek yoktu.

İçeriye adım attıktan sonra garip bir duyguya kapıldım. Sanki içeride halen birileri yaşıyordu. Böyle apansız, hele hele kapıyı çalmadan girişim onları rahatsız etmiş gibiydi. Ne için geldiğimi merak ediyorlar, yarı tedirgin, yarı şaşkın yüzüme bakıyorlardı. Onları umursamadan etrafıma bakındım. Yerde bir kilim seriliydi. Köşede yüksek bir sehpanın üzerinde çevirmeli telefon vardı. Telefonun üzerinde bir dantel örtülüydü. Tam karşımdaki duvarda, içinde Allah yazısı olan bir çerçeve asılıydı. Her şeyli yerli yerinde ve gayet düzenliydi, köşelerdeki örümcek ağlarını, rengi değişmiş duvarları ve eşyaların üzerinde biriken tozları saymazsak…

Telefona doğru ilerledim, çalışıp çalışmadığına bakmak istiyordum. Telefona elimi uzatmıştım ki birden evde yaşayanlardan biriyle göz göze geldik. Kaşlarını çatmış: “Ne yapıyorsun sen!” dercesine bakıyordu. Elimi çektim. Geri dönüp kapıyı kapattım. İçerisi tamamen karanlığa büründü, Beyaz renkli oldukları için yalnız oda kapıları görülüyordu. Elektik düğmesini aradım, elektrikler kesikti.

Hole açılan tüm kapılar kapalıydı. Yalnız karşımdaki kapı hafifçe aralıktı. Evin sakinleri bir an önce evi terk etmemi isteseler de ben aralık duran kapıdan içeri girdim. Burası evin mutfağıydı. Sol tarafta boydan boya beyaz mermerden mutfak tezgâhı ve eski tip vernikli dolaplar vardı. Tezgâhın bir ucunda dört gözlü set üstü ocak, diğer ucunda bulaşıklık… Bulaşıklığın üzerinde ise birkaç çinko tabak, birkaç çatal, kaşık, bıçak… Tezgâhla duvarın arasındaki boşluğa buzdolabı konulmuştu. Mutfak dolabının bardaklığına bardaklar ve baharatlıklar özenle dizilmişti. Dolap kapaklarından sararmış dantellerin uçları sarkıyordu. Lavabonun yanında Çiti marka jel bulaşık deterjanı ve sünger görüyordum. Sağ tarafta bir masa ve etrafında oturma yerleri kırmızı deri kaplı dört beyaz sandalye, masanın az ilerisinde tel dolap duruyordu. Tel dolapta içerisinde reçel olduğunu tahmin ettiğim, renkli kavanozlar vardı. Basma desenli perdeler kapalıydı. Mutfağın bir de balkonunun olduğu anlaşılıyordu.

Her şey olması gerektiği gibiydi. Sanki bu evde yaşayanlar, bir sabah oturup hep birlikte kahvaltılarını yaptılar, evin hanımı masayı topladı, bulaşığı yıkadı, perdeleri çekti ve hep birlikte evden çıktılar, bir daha da dönmediler. Kim bilir bu masanın etrafından kaç akşam güle oynaya yemekler yendi, bir türlü eve girmek istemeyen küçük oğlana babası balkondan bağırdı, eve geç gelen büyük oğlana kaşlar çatıldı, anne kendisine yardım etmiyor diye kız çocuğuna çıkıştı. Daha ne acılar, ne sevinçler paylaşıldı. Açmak için buzdolabı kapağının sapını tuttum. Evin sakinlerinden birisi gelip sırtını dolaba dayadı, kafasını “Hayır” anlamında sağa, sola salladı. Dolabın içini görmemi istemiyorlardı. Israr etmedim. Ortalıkta rahatsız edici hiçbir koku olmaması hayret vericiydi. Evin sakinleri gittikten sonra birileri gelip evi temizlemiş, bozulan yiyecekleri, çürüyen ekmekleri atmış olabilirdi. Ben buna ihtimal vermiyordum, burada yaşayanlar gittikten sonra bu eve ilk giren ben olmalıydım. Evin sakinlerinin verdikleri tepkilerden bunu anlıyordum.

Mutfaktan çıktım, evin sakinleri rahat bir nefes aldılar. Evi terk edip gideceğimi düşünmüş olabilirler. Ben başka bir kapıya yöneldim. Burası oturma odası olmalıydı. Sağ tarafta soba kuruluydu. Demek ki evin sakinleri buradan gittiğinde mevsim kıştı. Biri karşımda, diğeri solumda olmak üzere eski tip iki kanepe vardı. Kanepenin sırt dayama yerlerinde kapaklı gözler vardı. İki kanepenin birleştiği köşede bir sehpa, sehpanın üzerinde tozdan renkleri bile seçilmeyen yapma bir çiçek… Çiçeğin altına dantel serilmişti. Sol tarafımdaki iki kapaklı, tek çekmeceli dolabın üzerinde elli beş ekran tüplü televizyon vardı. Televizyonun üzerine de dantel örtülmüştü. Çekmece ile kapaklar arasındaki boşlukta çift kasetçalarlı gri renkli bir teyp vardı. Buradaki perdeler de sıkı sıkıya kapalıydı. Bu perdeleri çocukluk yıllarımdan çok iyi hatırlıyordum. Üzerinde kahverengi büyük çiçek desenleri vardı. Saçak kısmında iç içe geçmiş halkalar iki sıra halinde uzayıp gidiyordu. İki sıranın arası zinciri andıran dikine motiflerle doldurulmuştu. Yerdeki dokuma halıda kırmızı renkler ağırlıklıydı. Duvardaki Nacar marka sarkaçlı saat dördü yirmi geçe durmuştu.

Evin sakinleri buraya girmemden rahatsızlık duymadılar. Benimle konuşsalar onlardan burada neler yaşadıklarını dinlemek isterdim. Sobanın üzerinde sabahları ekmek kızarttıklarından bahsederlerdi mutlaka. Eminim akşamları burada kestane pişirmişler, yine burada kaynayan suyla çay demlemişlerdir. Ailecek bu kanepelere kurulup dizi izlemişlerdir. Akşamları misafirleri gelmiştir, eğer gelen olmamışsa onlar bir yerlere gitmişlerdir. Misafirler kalkacakken biraz daha kalmaları için ısrar etmişler, önlerine patlamış mısır, çerez, meyve koymuşlardır. İçlerinden birisi soyduğu mandalina kabuklarını sobanın üzerine sıralamıştır. Ne güzeldir o koku! Sobanın üzerinden güğüm eksik olmamıştır, küçük çocuklara üşümesinler diye burada leğenin içinde banyo yaptırılmıştır. Hafta sonu yıkanan çamaşırlar yine bu sobanın tellerine asılıp kurutulmuştur. Belki de tüm aile kışları burada uyumuştur. Anne ile baba yer yatağında, çocuklar şu kanepelerde… Sabahları erkenden kalkan çocuklar kanal kavgası etmiş, sese uyanan anne yattığı yerden onları susturmaya çalışmıştır. Daha neler, neler… Evin sakinlerinin gözleri dolmuş gibiydi.

Buradan çıkıp başka bir kapıyı açtım. Burada üzeri çarşaflarla örtülü bir koltuk takımı vardı. Örtünün altından yeşil renkli kadife kumaş belli oluyordu. Bir köşede yuvarlak bir masa, masanın etrafında kahverengi deri kaplı sandalyeler… Yerde bir Isparta halısı seriliydi. Kapının solundaki duvarda boydan boya büyük bir vitrin vardı. Vitrinde renk renk bardaklar, süt, kahve ve su takımları, yemek tabakları görüyordum. Tabii hepsinin altında danteller seriliydi. Evin hanımı buraya gözü gibi bakıyor olmalıydı. Belki kapıyı ayda yılda bir açıyordu. Benim buraya bakmamdan rahatsız olmadı. Kapıda durmasam belki de içeri girip alelacele çarşafları toplar, beni buyur ederdi.

Buradan çıktım. Başka bir kapıyı açtım. Burası lavaboydu, içerideki kapı da muhtemelen tuvaletin kapısı olmalıydı. Açmadım. Bir başka kapıyı açtım. Bu kapının ardında biri karşımda diğer ikisi sağımda ve solumda olmak üzere üç kapı vardı. Soldaki kapıya yöneldim, evin sakinleri peşimden koştular. Buraya girmemi istemiyorlardı. Bir tanesi arkamdan uzanıp kapının kolunu tuttu. Biraz zorlayınca kapıyı açtım.

Çok ileri gitmiş ve yatak odasına girmiştim. Bu kadarı gerçekten fazlaydı. Kafamı uzatıp içeriye göz gezdirdim. Evin sakinleri âdeta: “Baktın artık yeter, kapat kapıyı.” diyorlardı. Odada metal bir karyola… Yatağın üzeri düzgünce örtülmüştü. Kapının sağ tarafında gömme dolap vardı. Kapının açıldığı taraftaki oyma sandığın üzerine yığılan yorganlar, döşekler tavus kuşu desenli bir duvar halısıyla düzgünce örtülmüştü. Perdeler sıkı sıkıya kapalıydı. Oradan çıkıp ortadaki kapıyı açtım, burası banyoydu. İçeride bir banyo sobası, mavi bir leğen ve koyu yeşil renkli bir kova görebildim. Evin sakinlerine daha fazla rahatsızlık vermemek için kapıyı kapattım.

Son bir kapı kalmıştı, evin sakinleri bu kapıyı açarken bana engel olmadılar. Yalnız birisi önümü kesecek oldu. Öbürleri onu tuttu. Birisi: “Zaten en mahrem yerlerimizi bile gördü. Bırak girerse girsin.” dedi. İçeri girdim, burada tavana kadar dayanan metal raflarda binlerce kitap vardı. Dünya klasikleri, Türk klasikleri, cilt cilt ansiklopediler, farklı dillerde yazılmış kitaplar… Kitapların hepsi de özenle diziliydi. Zaman içerisinde ağırlığa dayanamayan raflar eğilmişti. Bütün rafları inceledim. Evin hiçbir yerinde koku olmamasına rağmen burada vardı. Bilenlerin bileceği eski kitap kokusu…

Evin hiçbir eşyasına elini sürmeyen ben kitapların sararmış sırtlarına dokunmaya başladım. Evin sakinleri kapının önünde kendi aralarında konuşurlarken benim kitaplara dokunduğumu görür görmez: “Ne yapıyorsun sen?” dercesine içeri daldılar. Onlara aldırmadan kitaplara dokunmaya devam ettim.

Kalınca bir kitabı raftan aldım. Bu bir sözlüktü. Evin sakinleri bana engel olamayacaklarını anlamış olacaklar ki kitabı bırakmam için dil dökmeye başladılar. Hatta yalvardılar. Bense kitabın kapağını açtım. Evin sakinleri “Eyvah!” diyerek elleriyle yüzlerini kapattılar, bundan sonrasını görmek istemiyorlardı. Birden yere bir şey düştü, sonra bir şey daha… Ben yere bakarken birkaç şey daha düştü. Dikkatle baktım, sözcüktü bunlar.

Sözlüğün sayfalarını çevirdikçe yere sözcükler düşüyordu. Kitabı sırtından tutup sallamaya başladım. Sözlükten dökülenler yerde küçük bir yığın oluşturdu. Evin sakinleriyse birbirlerine sarılmış ağlaşıyorlardı.

Sözlüğü elimden bırakıp eğildim, yere dökülen sözcüklere baktım. İlk gözüme çarpan “sevgi” oldu, sonra “sadakat”i gördüm, daha sonra “vefa”yı, “samimiyet”i, “dostluk”u, “kardeşilik”i, “umut”u, “iyi niyeti”…

Neler yoktu ki sözcüklerin arasında “aşk”, “sevda”, “gönül”, “dürüstlük”, “güven”, “insanlık”, “şeref,” “haysiyet”…

Evin sakinleri ağlamaya devam ediyorlardı. Hiç düşünmeden yere dökülen sözcükleri ceplerime doldurdum. Başka hiçbir şeye el sürmeden kaçar gibi çıktım evden. Bu sözcüklerle ne yapacağımı çok iyi biliyordum. Onlarla sevgiye, aşka, insana dair şiirler yazacaktım.

*

MEHMET PEKTAŞ

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir