DİRGEN İSA’YLA MACERALAR

“Gençtik çoook…” Ş.Taş …

Yıl bin dokuz yüz seksen ya da seksen birdi, çok iyi anımsayamıyorum. Ağabeylerimden biri, Kayseri-Maraş hududu sayılan Binboğa Dağları’ndaki yaylamız Tikenli’ye gelip giderken Alevi-Kürt köylerinden bir kıza gönül vermişti. (Biz Sünni Afşar Türk’üyüz bu arada, Dadaloğlu’yla kan bağımız vardır; ninemin dedesi filan galiba.) Neyse, Allah’ın emri, Peygamber’in kavliyle kızı aldık; nişanı yaptık fakat bizim ağabey o ara erişti mi nedir, hafif uçtu anlayacağınız, ne dese çıkıyor adam: “Acele edin, yapın şu düğünü; birkaç cenaze olacak çok yakında!..” deyip pederin başının etini yiyordu. Dirgen İsa bu, kimi takar; çok da tın: “Ölenin de kalanın da “girl friend”inden başlatma üleyn, harmanı kaldırmadan zinhar düğün müğün yapamam!” diye kestirip atmıştı, ağabey kızıp köpürdü ama nafile…

Derken bir gün babamla yolumuz o dağ köyüne düşmüş, yeni hısımlara misafir olmuştuk. Dağın başında ayda yılda bir denk gelen, hem de yeni hısım, üstelik baba-oğul âşık misafirleri bulan aşiretler; neredeyse bize çocuklarını kesip yedirecekti. Ben ömrümde böyle misafirperver insanlar görmedim. Gece çok güzel başlamıştı aslında; sazlar çalınmış, türküler söylenmiş, hatta babam nereden uydurduysa Hasan Amca’nın gönlünü okşamak için bir de Kürtçe türkü tutturmuştu. Gece boyunca kuzular yenildi, boz bulanık rakılar bir bir devrildi, silahlar atıldı şerefe… Aradan birkaç saat geçtikten sonra, gece yarısına doğru ev sahibi ve müstakbel gelinin babası Hasan Amca, bir küp bal ve bir o kadar koyun kaymağı, birkaç kilo ceviz içi getirdi sofraya. Bir kuzuyu bile bana mısın demeden götürebilen bu iştahlı baba-oğul için garnitürden şeylerdi bunlar tabii; durumdan memnunduk ama babam yine de ev sahibini uyarmayı ihmal etmemişti:

-Kirve gel sen yeme dokunur, yaşlı adamsın.

Ev sahibi:

-Pilavdan dönenin kaşığı kırılsın ağa, var mısın yarışa, derken altın dişleri sarı yirmi beşlik gibi parlamıştı.

Babam, yine de ısrar etti:

-Bak Hasan Ağa, ben Dirgen Ali’nin oğluyum; bu cevizi, balı, kaymağı bebeklikten beri sıkmaçla yiyorum; sen gariban bir ihtiyarsın, bu yemekleri sana kırk yılda bir çıkarıyorlardır, yarışma benimle, hazmedemez ölür gidersin, demedi deme!

-Hasan Amca müstehzi bir ifadeyle:

-Göreceğiz ağanın oğlu el mi yaman bey mi, ya Allah bismillah, deyip bala saldırmıştı. Ben de kıyısından köşesinden yiyordum kaymaklı ballı cevizli karışımın ama babam beni uyarmış, az yemeye çalışıyordum. Yarış kızışmış, taze dünürler kıtlıktan çıkmış gibi bir bala, bir kaymağa, bir cevize saldırıyorlardı. Allah’tan peder bana: “Evlat al sazı da, iki tıngırdat.” demiş ve ben nihayet sofradan kalkmıştım. Babalar kâh bağıra çağıra konuşuyor, kâh yüksek sesle kahkahalar atıyor ama en çok da Binboğa Dağları’nın bin bir çiçeğinin özünden süzülen lezzeti tarifsiz karakovan balını, ak kaymağını, enerji küpü kıtır cevizini büyük bir iştahla götürüyorlardı. Yemeğin üstüne kahveler endam etmiş; sarma, kaçak tütünler yakılmış, eskilerden laflıyorlardı ağalar. Ben de :”Bir gün bu hikâyeleri mutlaka yazacağım.” hayalleriyle en küçük bir detaya dikkat ediyor, duvardaki Zülfikar’ın çatal ucunun kavisine, şahmeranın ayaklarına kadar sayıyordum. Ardıç ve meşe kokan bu dağlara tanrısal bir huzur çökmüş, sadece gecenin sihrini zar zor duyulan Hunu’nun, Göllüce’nin köpeklerinin ulumaları bozuyordu. Tertemiz ve serin bir toprak evde, yarım metreyi bulan yün yataklarda bebekler gibi uyurken birden bir vaveyladır koptu:

-Yetşiiiin komşular, Hasan Ağam ölüyor!

Aceleyle gaz lambasının fitilini kaldırmış, babamla göz göze gelmiş: “Bravo İsa Ağa, adamı sonunda öldürüyorsun ya!” demek istemiştim. Babam da bozulmuş, telaşlanmıştı. Hemen giyinip sesin geldiği odaya dalmıştık; Hasan Ağa mosmor kesilmiş, sürekli kusuyordu. Traktörü getirmiş, römorka yatak sermiştik. Hasan Ağa’yı gecenin bir yarısı Afşin’e ancak iki saatte yetiştirmiştik. Doktor Osman, hastayı görür görmez babama:

-Boşuna getirmişsiniz İsa Ağa, iş bitmiş, deyince başımızdan kaynar sular dökülmüştü. Babam büyük bir suçluluk duymuş olmalıydı, ha bire dizine vuruyordu… Ben o çocuk aklımla, kocaman kocaman adamların bu saçma yarışına bir anlam verememiş, en çok da babama kızmıştım.

İkinci gün Hasan Ağa hakkın rahmetine kavuşmuş, biz de başımız önümüzde eve dönmüştük. Babam gözlerime bakamıyordu. Aradan birkaç hafta geçti geçmedi ağabeyin kötü rüyası gerçekleşmiş, bir ay içinde yakınlarımızdan üç kişi rahmetli olmuştu. Düğün dernek de kaldı tabi… O günden sonra ölçülü yemek konusunda kendime verdiğim sözü pek tuttuğum söylenemez ama kim bir kötü rüya anlatmaya kalktıysa engel olmuştum…

DİRGEN İSA’YLA MACERALAR” için bir yorum

  1. Çok güzel yazmışsınız kaleminize sağlık. Yaşar Kemal romanlarındaki tadı verdi bana devamını bekleriz inşallah

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir