ZİYARET

– AHMET ŞEVKİ ŞAKALAR

*

Güz yağmurları henüz başlamamıştı. Harman zamanı bitimi; unluk bulgurluk tutulmuş, ancak bağbozumu daha gelmemişti. Yapraklar sarıdan kahverengiye dönmüş; havalar biraz daha serinlemeye durmuş, sürülerin koç zamanı daha olmamıştı.

İşte böyle bir günün ikindi vakitlerinde, köyün biraz dışında, sonradan çatılanmış toprak evin yola bakan balkonunda uzaktan akrabamız Hacı Bekir’le babam kara çay içiyorlardı. Kara çay, bildiğiniz Rize çayı. Kara çayı sadece misafir geldiğinde demliyordu anam. Biz genelde kahvaltıda büyük alüminyum çaydanlıkta dağ çayı kaynatıyorduk. Kara çay hasretimiz düğün, bayram ve cemiyetlerde biraz olsun diniyordu. Diğer taraftan bizler için ne kadar çok misafir, o kadar çok kara çay içmek demekti.

Ardımda yirmi beş otuz kadar koyunla babamların yanından geçerken anam, tülbendini düzelterek elinde eski bir yazmaya sarılmış yumurtalı omacı elime tutuşturdu. Hararetli hararetli konuşuyorlardı babamla Hacı Bekir. Bölük pörçük duyduklarıma göre; yağmurlar başlamadan işleri güçleri toparlamaktan, bağbozumundan ve önümüzdeki günlerde bir ziyarete gitmekten bahsediyorlardı.

Koyunlarımla otlak yerlerimizden biri olan Çerkezyolu’na giderken merak edip durdum bu ziyareti. Duyduklarımdan en önemlisi oydu belli ki. Kimler gidecekti, neyle gidilecekti, biz de gidecek miydik, gideceksek nasıl gidecektik ki?

Belimde anamın hazırladığı kuşağıma sardığım azık çıkınımın ılıklığı var. Koyunlarım etrafa dağılmış, iştahla kuzukulağı, kenger otu ve ayrıklardan koparıyorlar. Bazıları bir boyuna gelmiş yalangı otları, tepeler boyu bir asker disiplininde dizilmiş, yer yer dağ kekikleri sıralanmış ve gün boyu eksilmeyen kokusuyla başını döndürüyor insanın. Çerkezyolu, tepelerin arasında yer yer çalılıklar, dut, badem ağaçlarıyla etrafa göre düz sayılan bir vadinin adıydı. Babamın anlattığına göre eskiden bir göç yolu üzerinde olduğu için bu adı almış burası. Buraya her gelişimde atların ve yüklü katırların peş peşe sıralandığı, develerin boyunlarında zillerle onlara eşlik ettiği kervanlar hayal ederim. Hep bir umutla bir gün o kervanın buradan geçeceğini düşünürüm. Bir taraftan yılgın ağacından kendime yeni değnekler ve azık çıkınıma topladığım en taze kekik demetleri…

Akşam eve dönerken yalangı otlarının karanlıkta beliren siluetleri, vadiye dört koldan saldıracak bir ordu gibi görünüyor gözüme. Hiç belli etmesem de korkuyorum açıkçası. Bazı zamanlar eve geç döndüğüm saatlerde yalangı otlarının büyüyen gölgesi, aralıklarla duyduğum baykuş sesleriyle birleştiğinde korkum biraz daha artıyor. Babam, korktuğum zamanlarda bildiğim duaları okumamı, gerekirse ezberimdeki türküleri söylememi tembihlemişti. Köpekler saldırdığında sabit durup korkmamış gibi davranmak gerektiğini de ondan öğrenmiştim.

O günün sonunda eve geldiğimde hiç bahsetmedi babam, Hacı Bekir’le ne konuştuğundan. Sadece mor koyunun arka bacağının aksayıp aksamadığını sordu; iyileşti, dedim.

Ertesi gün koçlara arpalı saman verirken sordum babama:

—Ziyaret neresi?

Babam tahta yem teknesinde arpayı samanın içine yayarak cevap verdi:

—Yarpuz’da bu ziyaret yeri. Çok eskiden kalma bir yermiş. İçinde namazlar kılınıyor, dualar ediliyor ve kurbanlar kesiliyormuş. Dediklerine göre içinde bir mağara, mağaranın içinde de dar bir geçit varmış. Öyle her isteyen geçemiyormuş o geçitten. Hiç gitmedim ben. Hacı Bekirler her sene cümbür cemaat giderler. Önümüzdeki günlerde yine gideceklermiş ziyarete.

—Ben de gitsem bir kere,

Babam cevap vermedi, cesaretim yavaş yavaş bir pişmanlığa dönüşmeden, duramadım:

—Bir günlüğüne sınıf arkadaşım Dursun’a katarım koyunları, sonra ben de onun…

Yine cevap vermedi babam. Bir anda damarlarımda dolaşan kanın sıcaklığı, suyla sönen bir ateşin küllerine dönüştü.

Sonraki günlerden bir sabah anam, beni köyün ortasında -Dursunların evinin arkasında- bir akrabamızın evine ekmek tahtası almaya gönderdi. El arabasını boş sürüp dönüşte ekmek tahtasını ona yükleyerek getirecektim. Yaşça küçük olmama rağmen delikanlı birine verilecek bu görevi yerine getirmeyi çok fazla önemsiyordum. İlkokul sondaydım, küçük de sayılmazdım aslında. Gecenin karanlığında kocaman bir sürüyü önüne katıp devasa bir yalangı ordusuyla kim başa çıkabilmişti her seferinde. Üstelik hiçbir zaman yanımda çoban köpeği olmadan.

Ekmek tahtasını el arabasına yüklemiş yalpalaya yalpalaya dönerken Hacı Bekirlerin evinin önünden kestirme yoldan geliyordum. Evin yanındaki traktörün emektar kırık dökük römorkuyla koşulu olduğunu gördüm. Ekmek tahtasını unutmuş, ziyareti düşünmeye başlamıştım. Gidiyorlar mıydı, gidiyorlarsa ne zaman gidiyorlardı? Babama sorduğum soru ve babamın sessizliği geldi aklıma. Toprak yolu tozutarak alelacele eve geldim. Anam karşıladı beni. Sultan teyzenin selamı var dedim, iki tane de oklava gönderdi. Anam:

—Hele sen bırak tahtayı, oklavaları; giy hemen bayramlık kazağını, kiraz cepli pantolonunu ve Ermenek ayakkabılarını. Baban seni Hacı Bekirlerle ziyarete gönderecek.

Nasıl sevinmiştim nasıl. O sevinçle koca tahtayı kucaklamış; balkona, anamın yanına kadar sürüklemiştim. Anam birden:

—Oğlum dur! Ne yapıyorsun? Bir tarafını inciteceksin gâvurun sıpası!

Babamın sessizliğinden hiç umutlu değildim. Nasıl oldu bilmiyorum; belki anam razı etmiştir, diye düşündüm. Çabucak içeri girdim. Gömmeli dolapta elbise bohçasının birinde buldum aradıklarımı. Koşar adım çıktım evden. Anam bir şeyler dedi, duymadım. Yeni Ermenek ayakkabımın toprak yolda bıraktığı parlak izlerle ter içinde vardım Hacı Bekirlerin evinin önüne. Traktör hazırlanmış; kırık römorka evden kap kacak, savan, kilim, büyük çaydanlık, küçük tüp ve birkaç su bidonu yerleştiriyorlardı Hacı Bekir’in büyük kızları. Büyük oğul Nusret, traktörün mazot deposuna bakıyor, tekerleklerin havasına bakmak için topuklu ucu sivri ayakkabısıyla her tekere ayrı ayrı vuruyordu. Uzun yakalı alalı bulalı gömleğini ara sıra düzeltip kehribar tespihini büyük bir ustalıkla sallıyordu. Öyle görünüyor ki şoför koltuğunda Nusret oturacaktı. Öylece bekliyordum römorkun yanında, ta ki Şerife teyzenin:

—Haydi bin evlat, yola çıkıyoruz birazdan, demesine kadar.

Römorka düzensiz olarak doluştuk hep beraber. Bizimle birlikte onların komşuları da yolculuğa dâhil olmuş, sayımız daha da kalabalıklaşmıştı. En son Hacı Bekir, boynuzlu bir keçiyi kucaklayarak bindirdi yanımıza. Etrafındakilere, sağlam tutun hayvancağızı diye tembihleyerek keçiye döndü:

—Ne nasipli bir hayvansın, mübarek yerde kurban olacaksın.

Keçi, rahat dursun diye önüne konmuş yeşilliklerden bir parça kopardıktan sonra ömrünün son yolculuğuna çıktığından habersiz öylece baktı yüzümüze. Şoför Nusret, herkesin gözünün kendi üzerinde olduğundan haberli, donanma gemisini denize ilk indiren forslu kaptan edasıyla motoru çalıştırdı. Yüzüne göre biraz büyük duran aynalı güneş gözlüğüyle herkesi görebilmenin herkesin de onu görememesinin verdiği o gizemli duruşuyla daha da bir kuruluverdi gıcırtılı koltuğa. Dört yüz mürettebatlı bir uçağı tek başına havaya kaldırır gibi bir yüz ifadesiyle yol kenarından kendisini izleyen köylülere adeta, “hava bin beş yüz, dağlar memmedali çağırıyor” dedirtiyordu.

Yavaş yavaş hareket etti traktör. Sanki biraz hızlansa römorkun emanet gibi duran kanatları dağılacak, biz etrafa saçılacak gibiydik.

Arkaya baktığımda köy epey geride kalmış, evler ve elektrik direkleri gittikçe küçülüyordu. Parçalanmış asfaltlara denk gelen tekerlekler, bizi sarsıyor, yol kenarlarında gördüğümüz ağaçlar ve hayvanlar sanki geriye doğru hareket ediyorlardı. Nusret’in eli cebindeki Yenice’den bir tane yakıp rüzgârın bağrına üfürmek istiyor; ancak Hacı Bekir’in varlığı buna engel oluyordu.

Nihayet kuşluk vakti çıktığımız yol bitmeye varmış, Yarpuz’a ulaşabilmiştik. İlçe merkezini geçerken kırık römorktaki kalabalık mürettebata bakan meraklı gözlerin eşliğinde ilerlemiş, ziyaret yerine yaklaşmıştık.

—Aha ziyaret göründü, dedi, Nusret arkasındakilere dönerek.

İleride yüksekçe bir yerde toprak tarihi bir yapı, yanında küçük bir kervansaraya benzer bir kalıntı ve bölgenin etrafında sıralı çamlar… Bölgenin aşağısında durduk ve eşyaları indirip bir kısa yokuş yürüdük. Hacı Bekir:

—Önce bir su içelim mübarek yerden şöyle kana kana, ciğerlerimiz yandı!

Gürül gürül akan iki çeşmeden yanımızdaki krom bardakla su içtik. Sonunda görebilmiştim ziyareti. Gruptan ayrılmadan bir an önce içeriye girmek, ne var ne yok görmek istiyordum. Ziyaret; büyük bir ana kapıdan girişten sonra uzun bir koridor, iki oda büyüklüğünde bir mescit, mescide giden yolun sağ tarafında duvarda mermerden işlemeli bir kapı, koridorun devamında ise bir mağara, mağaranın girişinde önü tedbiren kapatılmış bir su kaynağı. İçeriyi gezmiş, mescitte dualar etmiş, soğuk sudan içmiş ve bu ritüellerin sonuncusu mağaranın girişine gelmiştik. Anlatıldığına göre mağaranın devamında bir geçit vardı, tek tek geçecektik. Geçidi aştığımızda nereden çıkacağımızı kestiremiyorduk. Bir tören edasıyla dizilmiştik mağaranın önünde. Şerife teyzenin, bu geçitten geçenlerin tüm günahlarının döküldüğüne dair bir hikâyeyi anlattığını duydum bir ara. Yan tarafımda daha önce oraya gelen kadınlardan birinin Şerife teyzeye çıkıştığı duyuldu:

—Tövbe de be kadın! Allah istemedikçe bir şey olmaz!

Önde Hacı Bekir, hanımı, Nusret, gelinler, kızlar, kuyruğun sonuna doğru ben, en sonda da Hacı Bekir’in büyük kızlarından biri olan iri kıyım Kiraz. Ben Kiraz’ın cüssesine baktım; ben geçerim geçmesine de Kiraz’ın Allah yardımcısı olsun, diye geçirdim içimden. Ah Kiraz Ah! Hacı Bekir’in evinin lokomotifi. Şerife Teyze’nin sağ kolu. Yaşı geçkin biraz. Çıkmamış kısmeti bir türlü, istemeye gelen birkaç nursuzu da o beğenmemiş. Görüntüsünün aksine dokunaklı bir sesi var. Bazen ayrılık türküleri söyler, bazen maniler dizer köylünün kına gecelerinde. Küçükken ikili kirazlardan küpeler yapmış mıdır kulaklarına, uğrun uğrun sevdiği bir yiğit olmuş mudur? Bilinmez. Ben yürürsem o da arkamdan gelecek. Uzun bir tünel yolculuğuna başlar gibi atıyorum adımlarımı. Duvarların nemi zaman zaman ellerime değiyor, önümden ilerleyen geçit piyadelerini zar zor seçiyordum. Korktuğum akşamlar, ettiğim dualar geldi aklıma, türküleri unuttum. Birkaç dakika süren karanlık yolculuğumuz, büyük bir kaya parçasının altında kapı haline getirilmiş bir yerden dışarıyı, gökyüzünü görebildik. Herkeste derin vadinin üzerindeki tahta köprüden karşıya geçebilen savaşçılar gibi huzurla karışık bir zafer sevinci vardı. Birden arkamızdan bir ses geldi:

—Kiraz çıkmadı geçitten!

Şerife teyzenin yüz hatları gerilmişti. Gözleri dolup dolup boşaldı. Yan taraftaki kayalardan birinin üzerine oturup ellerini dizlerine vurup:

Vay kara bahtlı kızım, yoksa yedi uyurlara mı karıştın?

Şerife teyzeyi sakinleştirmeye çalışırken yanımdakiler, Nusret yerinden fırlayarak geçide tekrar girdi. Bir süre sonra dönmüştü; ancak yanında Kiraz yoktu. Telaşımız daha da artmıştı. Şerife teyzenin hıçkırıkları daha da bir yükselmişti.

—Geçitte yok, dedi Nusret.

“Geçidin ortasında yan tarafa dar bir yol ayrılıyor, oraya sapmış ve kaybolmuş olabilir; ancak zayıf ve hızlı biri girip çıkabilir oraya. Ayrılan yolun sonu nereye çıkıyor bilmiyorum.” dedi sonra.

Herkesin bir anda bana baktığını fark etmiştim. Elim ayağım titriyordu. Kayalıklarda kurumuş bir yalangı otu buldum, dallarını budadım. Bir destek aradım belki, yoktu. Hızlıca girdim geçide. Hiç kimse yoktu geçitte. Sonra Nusret’in dediği yan taraftaki geçidi buldum. Koca orduları yenen ben, kalakalmıştım ortada. Tek dayanağım elimdeki yalangı otu. Kiraz’ı bulmalı ve Şerife teyzenin ağıtlarını dindirmeliydim. Ah Kiraz ah! Gövdesi kalın, fikri ince kız! Hangi kayanın ardında, hangi kurdun tuzağındasın? Biraz ilerleyince gelen iniltilerden yarı baygın yatan Kiraz’ı buldum. Kiraz korkmuş, kendini kaybetmişti. Alnı terliyor; tam bir şeyler söyleyecek gibi oluyor ama konuşamıyordu.

—Kiraz! Kiraz! Kiraz!

Kendine geldiğinde hâlâ titriyordu Kiraz. Uzattım yalangı otunu, tuttu ucundan. Ayağı takılıp birden yere düştü. Kalk Kiraz! Söylediğin yanık türküler, işlediğin mendiller, kına tepsileri özler seni. Şerife teyzenin hamuru leğende kalır, ekmeği tandırda, Hacı Bekir’in çatısı çöker. Kiraz mevsimi sensiz geçer, sensiz düşer cemreler toprağa. Canlandı Kiraz’ın gözleri. Yalangı otunun rehberliğinde yürüdük. Takip ettik zayıf ışığı geçidin çıkışına kadar. Herkesin bizi görmesiyle bir sevinç yayıldı ziyarete. Kiraz hâlâ titriyordu.

Dönüş yolculuğu ne zaman başladı bilmiyorum; keçi kurban oldu mu, Nusret gözlükleri taktı mı, kaç Yenice yaktı? Hatırlamıyordum. Kırık römorkta ara ara uyuklamışım. Gözlerimi açtığımda Şerife teyze omzumu sıvazlayarak, sen bir kahramansın, der gibi bakıyordu.

Eve dönerken bir ara Hacı Bekir’in bir şeyler anlattığını hatırlıyorum:

—Yedi Uyurlar olarak bilinen Yemliha, Mislina, Mekselina, Mernuş, Debernuş, Şazenuş, Kefestatayuş; yani mağara arkadaşı olarak bilinen yedi inançlı genç ve köpekleri Kıtmir, Dakyanus’un zulmünden kaçıp bu mağaraya sığınmışlar. Gözlerini açtıklarında tam üç yüz yıl geçmiş. Üç yüz yılın geçtiğini Yarpuz’un o devirdeki esnaflarından birine bir madeni para uzattıklarında anlamışlar. Allah, onları sadakat ve sabırla teslim olduklarından burada saklamış.

Uyuyup uyuyup uyandım dönüş yolunda. Kesik kesik düşler gördüm; kiminde korktum, kiminde kahraman oldum, unuttuğum türküleri hatırladım.

Ziyaret çok geride kalmıştı. Kiraz, sessizliğe bürünmüştü. Traktör, sürülmüş tarlaların arasından bozuk asfalttan köye yaklaşıyordu. Nusret, bir cigara daha yaktı.

Burnumda yalangı otunun hapşırtan kokusu, içimde ziyaretin çocuksu huzuru vardı.

                                              

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Facebook
Twitter
YouTube
Instagram