ZAMANIN GÜNLÜĞÜ /Mağara Yârenleri

*Mehmet Mortaş

Orada çürüsünler diye kapısına taş ittiler

Yârenler karanlıktan nura düştüler

İçlerinin yangısına avuç avuç zemzem içtiler.

Güneş hâlâ öğlenin gözlerindeydi, uyuyalım dediler

Ve kulakları perdelendi uykuya alındı yediler

                                                         Yasin Mortaş

İlk gözlerimi açtığım, geçmiş çağlara damgasını vuran, gelecek çağlara tarihi ile damgasını vuracak, üç tarafı tepelerle çevrili tarihi belde. Tarihin sırtından hiç inmeyen nesilden nesile insanların içinde yaşayan “Eshab-ı Kehf”, “Mağara Yarenleri”, “Yedi Uyurlar” .

Bu düşüncelerle Atlas Dağı’nı yarım tur çaprazlayıp çift şeritli yola rüzgârla yarışır gibi giriyoruz. Sağ tarafımda yaşayanlar ve ölenler diye ayrımının yapıldığı, ölenlerin ikinci sınıf muamelesi görür gibi şehirden uzaklaştırılmış taze mezarlık. Sol tarafımda aynı akıbeti uğramış sanayi ama biraz sesli.

Şehre yaklaştıkça tepeler, tepelerin üstünde bağlar, hepsinin üzerinde bütün ihtişamıyla karın ve yağmurun adresi Binboğa Dağları. Bütün sokakların birleştiği yer belediye binası, hangi yöne gideceğimizi söyler gibi. Her konuştuğumuz insanda binlerce tarih gizli. Tebernuş, Sazenuş, Yemliha isimleri herkes bu bilinçle hareket ediyor. Binboğa Dağları’nın tonlarca bulutundan boşalan yağmurlar dağların kelliğini iyice açığa çıkarmış. Bir ananın ağıt yakması gibi yokuşu tırmanan arabalar çocukluğumun ayak izlerinin üzerinden hiç aldırmadan yol alıyor. Arabalar dayanacak gücü kendilerinde bulamayınca da şoförler hemen viteslerine başvuruyorlar. Binboğa Dağları’na yaklaştıkça bulutlar siperlerine çekiliyor patlamaya hazır bir havan topu gibi. Binlerce yıl önceki dağ yollarının gölgesinden geçiyoruz. Tarihin derinliklerine açılan bir tünel gibi. Bizans’tan, Selçuklu’dan, Dulkadiroğluları’ndan, Osmanlı’dan kalma eserler. İnsana önem veren atalarımız bu kutlu beldede insanların ihtiyaçlarını görecek şekilde yapılar yapmışlar, kervansaraylar inşa etmişler. Güneşin doğması gibi âlemin kalbimize nakşedip geçmesi gibi annenin çocuğunu sevmesi gibi.

Dünyada belki de hiçbir kıssa bu kadar tartışılmadı, öğüt alınacak kelimeler rafta kaldı. En eski adı ile Arabisus, daha sonra Efsus ve Yarpuz şu andaki ismi ile Afşin. Tarih yuvarlana yuvarlana topladı yığdı masalları. Masal desen masal değil, gerçek desen inanmaz aklı kıt olanlar, bilimsel tezler eski bir kalıntı, inanmak bir marifet zamanda tefekkür. Uzaklarda kervanların gölgelerini görür gibi oluyorduk. Bu kervan Evliya Çelebi’nin kitaplarıydı. Mağara Yarenleri’ne imzalı kitabını takdim edecekti Anadolu’nun yüreğini anlatan seyahatnamesini. Yerden metrelerce yükseklikte kapısı ve bir o kadar yüksek duvarıyla, Selçuklu’nun bize hediye ettiği kervansarayı ile insan göz göze geliyor sanki. Daha önce tanışmış, belimde kılıç ile gelmişim haçlıları bozguna uğratmışımda günlerce kalmışım gibi. Hiç çekinmeden hoş geldin der gibi başını sallıyordu. Kucaklaştık günlerce bir dakikalık zaman içerisinde. Ribat’ın hemen üzerinde Arapça yazılmış Kehf suresinden ayetlerle karşılaşıyoruz. Şüphelere kesin cevap verildiği, zalimlere karşı “Allah’a sığınılması gerektiğini anlatan ayet.” İçerde insanların barınabilmesi ve rahatça dua edebilmesi için Selçuklu’nun maharetli ellerinden çıkmış, tavanı kavisli, tarihin derinliklerinde kaybolmuş insan ağıtları, yalvarmaları. Mağaranın tam üzerinde “Biz buraya bir mescit yapacağız” ayetine uygun bir mescitle karşılaşıyoruz.

Çağlardan çağlara Allah’ın anıldığı hiçbir zaman unutulmayan beldeler. Kimi zaman kilise, kimi zaman mescit olan yerler. Mağara geçmişte olanları belgeleriyle açıklıyordu sanki. Zalim kraldan kaçan gençler ve sığınılan karanlık bir oda. Bunlar gözümüzün önünde bir film şeridi gibi kayıp gidiyor. O gençler, etrafımızda geziyor, selam veriyor dirilişin muştusunu anlatıyordu sanki. Bu ruh hali içinde gerçek Eshab-ı Kehf’in burada olduğunu düşünmeden edemiyor insan. Mağaranın hemen üzerine yapılmış yedi uyurları bir şemsiye gibi örten İsa mescidi. Gökyüzünde Hz. İsa’nın ruhu, mağara yarenleri ile. Aralarında zaman yok, tarih yok, mesafe yok. Romalılar, Bizanslılar, Selçuklular, Osmanlılar aynı binlerce yıllık zamanın tamamlayıcısı döner dururlar semaya doğru. Tarihin merdivenlerinden süzülerek giriyorum içeriye. Farklı dinlerden olduğu belli olan ama birbirini tamamlayan taş yapılarla karşılaşıyorum. İlk indiği gibi İncil, taşlarda ruhunu dolaştırıyor. Asrın mucizesi Kuran, bütün ihtişamı ile nakşediyordu kalbimize, mağara yarenlerinin gizli kalmış tarihini.

Mağaraya doğru yürürken ruhum, her adım atışımda dört mevsim oluyor. Bir ara içimde sonbaharı yaşıyorum, yüzlerinde endişe, korku, çekingenlik binlerce yılın uykusu yüzlerinde birikmiş, başları öne eğilmiş şekilde mağaraya girmeye çekinen insanlar. Sanki Mağara Yarenleri (Yedi Uyurlar) her zamanki gibi uykudalar, görürsek korkarız hissi ile mağaraya doğru akın eden insanlar. Mağaranın kapısına doğru yöneliyorum, bir zaman tüneli açılıyor önüme, çocukların yüreklerinde bekleyen hüzün gemileri derin uykuda. Kimi çocukların dedeleri veya torunları, kimi zaman yüzlerce kimi zaman binlerce yıl tartışır dururlar mağara yarenlerinin sayısını. 

Mağara girişi kuzeydoğuya bakmakta, güneş ışıkları mağara yarenlerinin uyuduğu yere ulaşması mümkün görünmemektedir. Bu düşüncelerle içeri giriyorum. Yüzümü nemli ve birazda ılıkla soğuk arası bir hava dalgası karşılıyor. Başımı tonlarca kayanın altından aldırıyormuş hissi ile yukarı kaldırıyorum. Mağaranın girişinin kuzeydoğuya bakması, yaşlı güneşin ışıklarının içeriye girmesini engellemesi dikkat çekiyor. Mağaranın içine iyice giriyorum, akrep ve yelkovan yavaş yavaş zamanın dışına kovuluyor. Zaman dünyanın çemberinden saniye saniye sıyrılıyordu sanki.

Yedi uyurlar (Mağara Yarenleri) bizleri zamanın yiyip bitirmesine izin vermiyorlardı. Uyudukları ve tekrar dirilmenin dehşetengiz yaşanıldığı yerdeydim. Zaman, dünya işleri ile uğraşanlarda kalmış, dakikalar saniyeler ilerlemez olmuş, ruhum binlerce yıllık yolu bir saniyede gidip gelmiş bu zaman diliminde, Yedi Uyurlar (Mağara Yarenleri) etrafımda bağdaş kurmuş oturuyorlardı. Öğüt almıştı ruhum en gelişmiş cihazların bile algılamayacağı bir hal içindeyken. Dakyanus, zaman kırıntılarından bir kırıntı, zalimlerden bir zalim; piramitlerin efendisi Firavun’un benzeri. Afşin’de tarih öncesinde yaşamış gölgeler ülkesinde kaybolmuş gitmiş insansı yaratık.

Afşin Ovası’nı ayaklarımızın altına bir halı gibi serildiğini hissediyorduk. Bu nedenle bir ışıldak gibi ovayı taramaya başladık. Ama gözlerimiz biraz da ovanın böğrüne bir mızrak gibi saplanan bacalarda kaldı. Ağzından bütün zamanların mikrobu saçılıyordu. Dakyanus bile bu canavarla savaşmak için gelmiş bir Donkişot gibi saldırıyordu bu dev yapıya. Zannediyordu ki yedi uyurlar mağaradan kaçmış, buraya sığınmış da o bile insafa gelmiş kurtarmaya çalışıyordu. Ama her saldırışında şaşkın bakışlar arasında geri dönüyordu; zalimliğin gözünü seveyim, der gibiydi. Dört bacalı canavar ise ağzından dumanlar saçarak siyah bir afet gibi kaplıyordu bütün ovayı. İçerde Bizans’tan kalma sütunlar altında Selçuklulardan kalma saray içinde ibadet eden birkaç insan. Bu yapıların kimin elinde şekil kazandığını bilmeden duaya durmuş yalvarıyorlar. Ve ben bu dualar altında dönüyorum şairler şehrine. 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir