YOLCU

 – GÜLÇİN YAĞMUR AKBULUT

*

Merak ediyordu işte! Hangi kente gidiyordu bu otobüs, ya da hangi kentin hangi kasabasına? 

Ne aradığını bilmeyen bir yolcunun aradığı şeyin hangi coğrafyada hüküm giydiğini öğrenmesi, pek de önemli olmasa gerekti ama yine de merak etti.

Anlatmayı denese anlatabilir miydi göğsünün içindeki sızıyı, sızının rengini ve boyutunu; hatta kaç metrekare yer kapladığını, gün içinde kaç defa, kaç parçaya bölündüğünü? Avuçlarında çırpınan bu arayışın hangi gökyüzünü, renklerin hangi tonuna boyadığını?

Şoförün hemen arka koltuğunda oturuyordu,  kafasını geriye doğru çevirse kendinden başka herkesin uyuyor olduğunu görecekti.  Tuhaf bir yabancılık hissine kapıldı. Bilinmez bir bulutun içinde kaybolan yağmur damlası gibi afallamıştı. Oysa bedenini uykunun kollarına bırakmak yerine, gecenin dağıttığı güzellikleri toplamak, ne kadar da zevkliydi. Ayrıca uykuya yenik düşmek, aradığı huzuru bulma şansını kaybetmesine sebep olmaz mıydı?

Bu yolculuğun nereye olduğunu bilmediği gibi kaç gün, kaç hafta, hatta kaç ay süreceğini de bilmiyordu.  Aradığı şeyin gölgesine rastlayana kadar da bitirmeyecekti yolculuğunu.  Değil aylar, yıllarca sürse de ötelere yaptığı bu sancılı seferin ardı arkası kesilmeyecekti.

Aşk mı kokuyordu gecenin şehla bakan gözleri, yoksa güneşten aşırdığı renklerle yaralı bir ceylanın hıçkırığını mı onarıyordu. Geçmişin boşluğu, geleceğin umudu birer birer ilmiğini dokuyordu asfalt yollara.

Bindiği kaçıncı otobüs ya da uğradığı kaçıncı otobüs terminali olduğunu kestiremiyordu artık.  Bazen o maviye yaklaştığını hissediyor ama bir türlü göremiyordu. Fakat çok iyi bildiği bir şey vardı ki; o da, içindeki boşluğa sebep olan o sürgülü, kara kapıyı bulamadığıydı. Ve yine çok iyi biliyordu ki yerle gök birleşene kadar o sürgülü, kara kapıyı aramaktan vazgeçmeyecekti. Adını bile koyamadığı mavi huzur, o kara kapının ardında kendisini bekliyordu. Er ya da geç onu bulacak, elleriyle açtığı göğüs kafesinin içine, o maviliği tutsaklayacaktı Ziya.

Neydi acaba aradığı şeyin ismi? Aşk mıydı, yoksa bir yağmur damlası mıydı anne şefkatinde akşamın eteklerinde bekleyen?  Belki de kilitli bir sandığın içinde saklıydı mavilik? Kendini eksik bırakan bu varlığın eşkâlini bilmiş olsa, onu bağlı olduğu yerden koparıp almak çok daha kolay olacaktı, bunu biliyordu.

Ne kadar da zordu, bilmediği bir baharı her mevsimin içinde sorgulamak. Saatini hangi iklime ayarlamalıydı? Bir dağ olsa, en zirvesine kadar tırmanacak; değirmen olduğunu bilse, rüzgârla koşup pervanelerinin girdabına kapılacaktı.

Saatine baktı. Vakit sabahın üçünü gösteriyordu. Gökyüzü, siyahî bulutların arasından birilerine öfkelenmiş gibi gürlüyor, yol kenarında bekleyen ağaçlar, rüzgârın uğultusundan ayakta durmakta zorlanıyordu. Otobüsün buğulu camlarında, geçmişten iz bırakan anılar sinemasının tekrarı vardı. Bir geçmişi kucaklıyordu Ziya, bir de geleceğin yüklükte bekleyen sürprizler bohçasını. Yalansız bir sözcük döküldü dudaklarından istemsizce: “Anne!”  Nasıl da özlüyordu, ufukta kendine gülümseyen şefkatli annesini. “Annem!”  dedi bir kez daha. Yüreğinden seslenen garip bir hasret türküsü.

Kuvvetli bir çarpma sesiydi Ziya’nın son hatırladığı. Kalkmak istediği yerden bir türlü doğrulamadı. Yolun yorgunluğuna dayanamayıp uykuya daldığını düşündü. Kâbus mu görüyordu yoksa? Neden ayaklarını oynatamıyordu? Başında uğuldayan bir şeyler olduğunu hissetti. Kafasının altından sızan sıcak ıslaklık ellerine değdi. Kafasının kanadığını düşünüyor olsa da, karanlığın koyuluğunda düşündüğü şeyin doğruluğundan emin olamadı. Ambulans ve polis arabalarının siren sesleri birbirine karışırken, her şeyin bütün bütün karardığını anlayamadı.

Ne kadar uyuduğunu bilmiyordu. Gözünü açtığında beyaz üniformasıyla başında bekleyen bir hemşirenin kendisine serum taktığını gördü. Şaşkın bakışlar altında ne olduğunu anlamaya çalıştı. Hemşire, onun konuşmasına fırsat vermeden kaza geçirdiğini, müşahede altında tutulduğunu söyledi.

Öteki olmak neyi değiştirir veya ötelerde olmak?  Hayatın yeknesaklığındaki herhangi bir musibet ya da minik farklılıklar yaşamın anlamını değiştirmeye yetmez miydi? Aradığı huzur uzakta değildi, kendi içindeydi. Yeni hayatına başlayabilme umudu ile başını pencereden tarafa çevirdi. Yeni yağmış kar billurluğundaki bembeyaz bir bulutun pencereden geçtiğini gördü. Bulutun fonu, masmaviydi.

                                                                                   

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Facebook
Twitter
YouTube
Instagram