YERALTI NOTLARI

*GÜLÇİN YAĞMUR AKBULUT

*

Fırat nehri akıyor gözlerimin önünde, Hazar Baba dağları yükseliyor ihtişamlı heybetiyle. Sonra kızım geliyor aklıma. Üzerinde beyaz önlük, boynunda stetoskobuyla. Oğlumu görüyorum mahkeme salonunda. Üstünde siyah kırmızı cübbesiyle adalet dağıtıyor, suçsuz bir anneyi hüküm giymekten kurtarıyor. Vakit sabah mı, yoksa akşam mı bilmiyorum. Bağırıyor, sesimi duyuramıyorum; neden bu kadar çok üşüyorum?

*   *   *

İçli bir ağlama sesi duydum, bu kızımın sesi. “Anne!” diyor birisi. Allah’ım sana şükürler olsun, bu benim oğlum. Demek ki ikisi de yaşıyor. Bağırarak konuşuyorum. “Korkmayın ben buradayım. Mutlaka bizi kurtarmaya gelecekler. Sakın uyumayın!” diyorum. Sürekli konuşuyor, onlara bir şeyler sorup uyutmamaya çalışıyorum. Bir taraftan da gittikçe tükendiğimi hissediyorum. Güçlü olmam gerektiğini biliyorum. Yalnız olsam, kendimi ölümün kollarına bırakacağım ama oğlum ve kızım buralarda bir yerlerde. Onları göremiyorum ama seslerini duyuyorum. Ben susarsam onlar da susar, bunu iyi biliyorum.  Sırayla masal, tekerleme, kelime bulmaca… Aklıma gelebilecek her türlü kelime oyununu oynuyorum onlarla.

*   *  *

Dalmışım, uyandım. Depremden sonra ne kadar vakit geçti? Acaba kaç saattir buradayız?  Uzun bir zaman aralığının geçtiğini biliyorum. Ağırlaşan bir zamanın koyu hüznünü yaşıyorum. Gittikçe umudumu kaybediyor, fakat bunu çocuklarıma hissettirmemeye çalışıyorum. Ölürken Ahmet’e verdiğim söz geliyor aklıma. Ne olursa olsun yaşadığım sürece çocuklarımızı koruyacak, onlara kol kanat gerecektim. İyi de neden bu kadar soğuk.  Çocuklarım; ah çocuklarım! Üşüdüklerini, acıktıklarını ve çok korktuklarını söylüyorlar. Ocak ayındayız ve yerin bilmem ne kadar altındayız. Üşümemizin normal olduğunu düşünüyorum. Hayallerimi, bir yandan üstümdeki taşa toprağa akıtıyor, bir yandan da inanmasam da toprağın üstüne çıktığımızda yapacağımız şeyleri çocuklarıma anlatarak onlara moral vermeye çalışıyorum. Dua ediyorum. İçimden çocuklarımın kurtulması için sürekli dua ediyorum.

Ölümün neresindeydik acaba, kaçıncı saatini bekliyorduk?

*  *  *

Kımıldamaya çalışırken elimin yumuşak bir şeye değdiğini hissettim. Bir an için kızım ya da oğlumun olabileceğini düşündüm. Dikkatlice kontrol etmeye çalıştım. Defalarca seslendim fakat hiçbir tepki alamadım. Bu elin sahibi yaralı veya baygın yahut da ölmüş olmalıydı. Ona yardım etmek istiyor ama yerimden kımıldayamıyordum. Oğluma seslendim cevap vermedi. Kızıma haykırdım, etraf da sessizlik…  Defalarca seslenmeme rağmen ikisinden de yanıt alamadım. Hıçkırıklarla ağlamaya başladım. Çocuklarım ölüyordu. Kalan son gücümle bağırmaya başladım. “Yardım eden yok mu? Allah aşkına yetişin!”

Yok! Hiçbir ses, hiçbir hareket yok… Zifiri karanlık örtüyor her bir yanımı.

*   *   *

Kimseyi üzmediğimi, kırmadığımı düşünüyorum. Yaşlı bir kadının gözlerini görüyorum. Ya da hayal… Taşıdığı ağır poşetini ondan alıyor, evine kadar bırakıyorum.Dualar ediyor bana. “Allah seni darda bırakmasın kızım!”

“Üzerime devrilen duvarlar arasına sıkıştım.” diyorum.

Cüzdanını kaybetmiş bir genç duruyor karşımda. “Abla!” diyor, “Kötü niyetli insanların eline geçseydi benim cüzdanım, asla sizin gibi geri getirmezdi bana cüzdanımı. Sen çok iyi bir insansın. Merhametlisin, vicdanlısın.” Yüzündeki memnuniyet ve mutluluk bir sıcaklık üflüyor ayaklarıma.

*   *  * 

Takır tukur sesler duymaya başladım.  Yoksa bizi buldular mı diye umut kapılarını bir bir araladım. Sesimi duyurmak için tekrar tekrar bağırdım. Sanki insanlar konuşuyordu. Yoksa halüsinasyon mu görüyordum. Sesler iyice yükselmeye başladı. Yardım istemek için olanca gücümle bağırdım. Tok bir sesi, cılızca duydum.

“Sakin olun sizi bulduk. Birazdan çıkaracağız!”

*   *   *

Karanlıklar içinde bir ışık süzülüyor betonların ve duvarların arasından. Konuşulanlar çok daha net duyuluyor şimdi. Işığa doğru ünlüyorum:  “Üç, hayır dört kişiyiz, yalvarırım çabuk olun, diğerleri ölüyor. Beni bırakın çocuklarımı kurtarın!” diye ağlıyorum.

*   *   *

Üzerimde duvarlar, kolonlar yok. Kolumdaki iğne izleri de ne böyle?

Hastanedeyim. Çocuklarım geldi aklıma. Doğrulmaya çalışarak “Mert oğlum, Mine kızım neredesiniz?”

Sakin olmalıymışım, çocuklarımın ikisi de hayattaymış, durumları iyiymiş. Sedye gelince onları görebilecekmişim. Hemşire söyledi.

*   *   * 

Gözlerime inanamıyordum. Çocuklarımın ikisi de sağdı. Bütün vücutlarını gözden geçirdim sağlam görünüyorlardı.  İçimdeki buz kütlelerinin erimeye başladığını hissettim. Güneş pencereden bana gülümsüyor, gökkuşağının bütün renkleri odaya yansıyordu.

“Biri daha vardı doktor, o nerede iyi mi?“ Belli ki çocukların bir travma daha yaşamasını istemiyordu doktor. Başını öne eğdi:

“Siz şimdi bir an evvel iyileşmeye bakın. Başka şeyler düşünmeyin.”

*   *   *

“Anne!” dedi Mine.

Mine’nin anne diye başlayan nidası yarım kaldı. Kapı yarım açıldı, sokakta yaşamaya çalışan bir çocuk yarım ekmek dilendi bir fırıncıdan.

Kalkıp kızıma sarılmayı düşündüm. Ama nedense bacaklarımda bir ağırlık vardı ve katı bir güç benim ayağa kalkmama engel oluyordu. “Kızım korkmana gerek yok, hepsi bitti.” diye onu teselli etmeye çalıştım.  Mine’nin alt dudakları iyice sarktı. Ağlamaklı bir ses, pencerenin pervazına konan kuşları ürküttü: 

“Anne, bacakların nerede?”

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir