YAZMA SANCILARI

 – MEHMET BİNBOĞA

*

Sürekli mükemmeli arayıp şiirlerini, yazılarını yayımlamaktan çekinen kimi şair ve yazar adaylarının dramı; doktorları, mühendisleri beğenmeyip evde kalan kızlara benziyor. İnsan, yaş aldıkça çok daha iyi şeyler yazabileceği hayaliyle yazma macerasını erteledikçe, gün geliyor o baştaki vasatını bile koruyamadığının ayırdına varıyor. Yaşlanan beynin sözcükleri hatırlayamaması da bütün bunların üzerine tüy dikiyor. Olgun yaştaki bir yazın heveslisi, gençlik yıllarına göre belki çok daha fazla kitap okuyor, bilgi ve görgüsünü artırıyor ama okudukça da aslında ne kadar cahil kaldığını anlayıp gençliğinde okuması gereken yüzlerce dev eserden oluşan o görklü dağı aşma kudretini bulamıyor kendisinde. Bu durumda bir yol ayrımına geliyor ve o ölümcül tirat dökülüyor dudaklarından:

“To be or not to be

That’s question…”

Yazın heveslilerinin birçoğunun yazı macerası bu yüzden başlamadan bitiyor. Bazıları ise inatla “Tekkeyi bekleyen çorbayı içer.” mantığıyla ve sonsuz bir çıdamla tutkusunu yaşama geçirmek için direniyor, her gün ve kendisini yargılamadan yazıyor. Ateşin menşesine inen ateşbazların akkor kömür üzerinde korkusuzca yürüdüğü gibi, gözü pek ve çalışkan şair-yazar adayı da olası aşağılanmaları, fütursuz eleştirileri göze alıp yazının ruhuna ulaşıyor ve önünde sonunda muradına eriyor.

Edebiyat öğretmenlerinden çok büyük şair, yazar çıkmamasındaki ironi de bu galiba:

Onlarda yanlışları, hataları kabullenecek cahil cesareti yok. İyi şiirlere, metinlere aşina olan edebiyatçılar; yazdıkları şiirlerde, metinlerde sürekli kusur buluyor. Çünkü onlar, yıllarca yaptıkları derslerde kalemi kavi nice öğrencinin benzer kompozisyonlar yazdığını biliyor. Edebiyat öğretmenlerine dikkat edin; pek azı şiirle, yazıyla içli dışlıdır. Çünkü sürekli bir imtihana tutulmaktan çekinir çoğu.

Oysa yazmak da öğrenilen bir şey; bilginin kalıcılığı da sürekli egzersiz gerektirir. Başka mesleķ erbabı kimselerin, yabancısı oldukları bu bağa destursuz girip çoğu zaman yanlış binalar kurması, körün taşı gibi bazen hedefi on ikiden vuruyor ve bu sapmalar ona özgün bir üslup kazandırıyor.

Bu durumu en iyi örnekleyen benzetme de şu galiba: Arabayı trafik kurallarına göre dosdoğru kullanan, hız limitine uyan bir sürücünün hızla akan trafiği aksatması gibi, kurallara uyan edebiyatçılar da aşina sözcüklerle ve kurdukları her kitabî cümle ve dizeyle şairanelikten kurtulamayıp yazının trafiğini aksatıyor.

Bir başka örnek de musikiden verelim: Udu notasıyla öğrenmek için Halk Eğitim kursuna başlamıştım. Ud seviyemizi göstermek için bir iki parçayı gayet düzgün çalınca hoca; “Öğretmenim ben size nota öğretemem, öğrenseniz bile o nota bilgisinin size bir faydası olmaz. Bize eline ilk defa ut almış adam gerek.” demişti. Bazen bilmemek, bilmekten daha yaratıcı olabiliyor.

Hâsılı; kimi münferit başarılı edebiyatçı-şair ve yazarları saymazsak, şiir ve yazı alanında edebiyat ilminin sanatçı olmaya yetmediğini görüyoruz. Bizim farkına varmakta önemsemediğimiz nokta, edebiyatın hem bir bilim dalı hem de sanat olması gerçeğidir. Birincisi için yaratıcılığa çok fazla ihtiyaç yokken; ikincisi, yani sanat için o tanrısal yeti yazın sanatının olmazsa olmazıdır, diye düşünüyorum.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Facebook
Twitter
YouTube
Instagram