ÜZÜLME EVLAT

 – NECMETTİN YALÇINKAYA

*

Erkenden kalkmıştı. Karnı zil çalıyordu ama nedense canı kahvaltı yapmak istemiyordu. Dükkânı birkaç sokak ötede, bir benzin istasyonuna yüz metre yakınlıktaydı. Benzin almak için ana yoldan sapan her araç onun dükkânının önünden geçerdi. Vitrin süslemesi ve sürekli yanan renkli neon ışıklar müşteriyi kendine çeken ateş böcekleri gibiydi. Bir kez vitrine bakan kendini ister istemez içeride bulurdu. Bu yüzden işleri iyi gidiyor ve iyi de para kazanıyordu. Evden çıkarken düşünceliydi. Ellerini paltosunun ceplerine soktu. Yavaş adımlarla yürümeye başladı. Koskoca evde bir başına yaşayıp gidiyordu. Yıllar önce yaptığı evliliği kısa sürmüş, karısı anlayışsız biri çıkmıştı. Yaptığı işi küçümsüyor, kocası akşamları eve döndüğünde ise “Ağaç oymayla, biblo yapmayla para mı kazanılır. Üstelik ağaç ve reçine kokuyorsun, üstün başın talaş dolu, yoruldum her gün çamaşırlarını yıkamaktan…” diye başına kakıyordu. Son günlerde merak sardığı, iyi para kazanan orta ölçekli esnafların eşleriyle yaptıkları kadın günlerinde gördüğü evler,  eşyalar, esnaf eşlerinin giydiği giysiler,  yaptıkları tatiller,  yazlık ve kışlık evler onun gözlerini kamaştırıyordu.  Her hafta yaptıkları bu günler kendisine baş ağrısı olarak dönüyordu. O da hıncını kocasına yüklenerek çıkartıyordu. “Sen de kendini nimetten mi sayıyorsun? Adamlar ne paralar kazanıyor?” demesine rağmen kocası alttan alıyor, karısını hoş görüyordu. Bir akşam iş dönüşü evde karısının yerine “Ben de her şeyin iyisini hak ediyorum. Azıcık gururun varsa sorun çıkarmadan boşanalım. Kuyumcuyla gidiyorum.”diye yazılmış bir not bulmuş, utancından günlerce kendini eve kapatmıştı. İlk evliliğinde yaşadığı bu derin hayal kırıklığı onu kadınlara karşı güvensiz biri yapmıştı. Bu yüzden yeniden evlenmekten, aynı hayal kırıklığını tekrar yaşamaktan çok korkuyordu. ‘Bende bu şansızlık varken,  şöyle eli yüzü düzgün,  sevecen bir kadın bulmam imkânsız gibi bir şey!’ diye düşünüyordu. En çok da bağrına basacak bir çocuğunun olmamasına üzülüyordu. Parkta ve sokakta oynayan çocuklara gözünün dalıp gitmesi hep bundandı. Düşüncelerine öyle dalıp gitmişti ki, “Kadir Baba!” diye bağıranı duymadı bile. “Kadir Baba, Kadir Baba!” diye yinelenince ses, bu kez duydu, düşüncelerinden sıyrılıp kendine geldi.

“Atla Kadir Baba, benzinliğe gidiyorum, seni de bırakayım…” 

“Sağ ol Bekir yeğenim. Gideceğim yer zaten birkaç adımlık… Madem ısrar ediyorsun kırmayayım seni, bineyim bari.”

Bekir, içerden uzanarak ön kapıyı açtı. Ön koltuğa kuruldu Kadir Baba. Bekir, anayoldan direksiyonu yavaşça benzinliğe doğru çevirdi. Kadir Baba’nın gözleri gayriihtiyari dükkânına gitti. Yerde yatan karaltıyı görünce telaşlandı.

“Bekir evladım,” dedi heyecanla. “Beni burada indir.”

İndi. Gözlerini kısarak tekrar baktı ama karaltıyı seçemedi. Biraz da çekinerek yürümeye başladı. Gecenin ayazında bir köpek sığınmış olmalı, diye düşündü.Yaklaştıkça karaltı belirginleşiyordu. Önce kartonu fark etti, ardından karton üzerinde iki büklüm bir halde ayaklarını karnına doğru çekmiş, uyumaktan olan çocuğu… Sessizce yaklaşıp baktı. On iki on üç yaşlarında bir erkek çocuğuydu bu. Çocuk kapkara gözleri açık bir halde yatıyordu. Saçı başı dağınık, üstü başı kir pas içindeydi. Ayak başparmakları yırtık ayakkabılarından dışarı fırlamıştı. İçi “cız” etti. Sakın ölmüş olmasın, diye düşünürken çocuğun hafif hafif nefes aldığını, göğsünün inip kalktığını görünce rahatladı. “İyi, iyi!” dedi, “Yaşıyor, gecenin ayazından sağ salim kurtulmuş…” diye mırıldandı.

Kapıyı açmak için öne doğru hamle yaptı ama vazgeçti. Çocuğu korkutmak istemiyordu. Uyanmasını beklemeye koyuldu. Baktı uyanacak gibi değil, mecburen onu usulca dürterek uyandırdı. Çocuk korkulu gözlerle adama bakarak yattığı yerden fırladı.

“Korkma evlat.” dedi adam. “Dükkânın kapısını açmak zorundaydım. Yoksa seni uyandırmazdım.”

Çocuk utanarak baktı bu kez.

“Üzülme evlat,” dedi adam. “Seni bu hale getirenler utansın.”

Çocuk yattığı yerden kalktı. Altındaki kartonu katlayıp koltuğunun altına alarak kenara çekildiğinde titriyordu. Adam kapıyı açıp içeriye girerken “Durma öyle, sen de gir içeriye…” dedi sıcacık, şefkat dolu bir sesle.

Arka bölmeye geçti adam. Yerde kurumuş ağaç kökleri üst üste yığılmış bir halde duruyordu. Adam, ağaç köklerinden oyma süs eşyaları yapıyordu. Çocuğun gözleri şaşkınlıkla yerde tamamlanmayı bekleyen balık motifleri, maskeler, papağanlar ve tahta ayakkabılara takıldı. Oradan duvarlardaki raflara…Raflar, cilalanmış biblolar, leylek figürleri, tahta üzerine yakılarak işlenmiş kadın resimleri, küçükten büyüğe sıralanmış fil heykelleri, aslan kabartmalarıyla doluydu. Hayranlıkla bakarak:

“Bunların hepsini sen mi yaptın, amca?” diye sordu.

“He amcası kurban, hepsini ben yaptım… Sen de yapmak ister misin?”

Çok heyecanlandı çocuk.

“Çok isterim, çok isterim amca!”

Eli cebindeki cüzdanına gitti adamın. Cüzdanından çıkardığı parayı çocuğa uzattı. Birlikte dükkânın önüne çıktılar. Adam, eliyle benzinliği göstererek:

“Oradan dört simit, peynir ve zeytin al.” dedi. “Sen gelene kadar ben de çayı hazırlamış olurum. Tamam mı, anlaştık mı?”

“Tamam amca.”

Çocuk dükkâna döndüğünde çay demlenmişti bile. Kahvaltı sırasında çocuğa hiç soru sormadı adam. Onu ürkütmek istemiyordu çünkü. Kahvaltı bittikten sonra:

“Evlat senin bir adın, kimin kimsen yok mu?” diye sordu.

Çocuk başını önüne eğdi. Birden hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı. Hıçkırıktan omuzları sarsılıyor, gözyaşları burnundan akan sümüğüne karışıyordu.

“Tamam evlat, sus ağlama, bir daha sana kimin kimsen var mı, diye sormayacağım.”

Çocuk, iç çekerek eliyle burnunu sildikten sonra anlatmaya başladı.

“Benim adım Ahmet. On üç yaşındayım… Babam çok içerdi, ayrıca kumar oynadığını söylerdi annem. İçer içer annemi döverdi. Kendimi annemin önüne siper edince beni de döverdi. Birkaç ay önce ikimizi yine dövmeye başladı. Bu da yetmezmiş gibi “Bir daha bu eve gelirseniz ikinizin de ayaklarını kırarım!” diyerek bizi sokağa attı. Birkaç hafta annemle parklarda yatıp kalktıktan sonra annem, “Eve gidelim, babanın öfkesi geçmiştir.” dedi. Gittik eve. Kapıyı annem çaldı. Kapıyı genç bir kız açtı. “Buyurun, kimi aradınız?” dedi. “Sen de kimsin?” dedi annem. İsmini söylemek istemedi kız. İçeriye doğru seslendi: “Anne kapıda bir kadın var. Dilenci desem dilenciye hiç benzemiyor!” İçerden orta yaşlı bir kadın çıkageldi. Annemin yüzüne baktı. “Seni tanımıyorum.” dedi. “Ne istiyorsun, kimsin?” Annem özür diledi kadından. Kadına meramını anlattı. Kadın anneme acımış olmalı ki bizi zorla içeriye soktu. Karnımızı doyurdu. Annem anlattı, o ağladı. O anlattı, annem ağladı. Meğerse o da kocasından şiddet görmüş, kızıyla kocasından kaçıp bizim daha önce oturduğumuz eve kiracı olarak gelmişler. Kalkarken cebine zorla para koydu annemin. “Başın dara düşerse çekinme bana gel.” dedi.”

“Peki annen nerede şimdi?” diye araya girdi adam.

“Parkta kalıyorduk… Bir öğleüstü  beni burada bekle, birazdan geliyorum, deyip gitti. Gidiş o gidiş. İki gün annemi parkta bekledim. Gelmeyince ben de bir başıma kaldım. Aylardır sokaktayım amca.”

Adamın yüreği burkuldu. Çocuğun gözlerindeki çaresizlikte kendi çaresizliğini görüyordu.

“Üzülme evlat,” dedi adam. “Burada bana ‘Kadir Baba’ derler. Ben herkesin Kadir Baba’sıyım. İstersen senin de ‘Kadir Baba’n olurum. Burada, benim yanımda çalışırsın. Birkaç sokak ötede de evim var. Anneni de buluruz. Üçümüz gül gibi yaşar gideriz. Hadi git anneni bul da getir.”

Çocuk neşeyle yerinden fırladı.

“Dur evlat,” dedi Kadir Baba. “Nereye öyle? Bu kılığınla mı anneni arayacaksın? Al şu parayı, önce bir berbere git sonra da kendine üst baş al.”

Çocuğun kapkara gözleri minnetle ışıldadı. Ardından iş ve sıcak bir yuva bulmanın verdiği sevinçle annesini aramaya çıktı. Birkaç gün sonra dükkâna geri döndüğünde iki gözü iki çeşme ağlıyordu.

“Kadir Baba,” dedi. “Çok aradım annemi ama bulamadım. Son çare olarak eski evimize gittim. Kapıyı açan abla bana ‘Evimize polisler geldi, annene araba çarpmış, ölmüş mü ne, tam bilemiyorum, belki de onu Kimsesizler Mezarlığı’na gömmüşlerdir!’ dedi.”

Çocuk boynunu içine çekerek hıçkırmaya başladı. Gözyaşını ve sümüğünü solan gömleğinin koluna siliyordu. Kadir Baba’nın parkta sevgiyle baktığı çocuklar geldi aklına. İçi ezildi sarsılarak ağlayan kimsesiz çocuğun gözyaşlarına.

 “Evlat dur bakalım hele,  belki yanlış duymuşsundur,  hem niye kimsesiz olsun annen? Hem ben ne güne duruyorum? Öyle bile olsa onu Kimsesizler Mezarlığı’ndan alıp aile mezarlığına gömecek gücümüz var. Benim çocuğum yok, hem birbirimizin kimsesi oluruz.”

Çocuk ağlamayı kesti. Kirli yanağından hâlâ gözyaşı düşerken. Yağmur bulutu bir yüzle gülümsedi:

 “Sahiden mi söylüyorsun Kadir Baba, annem kimsesiz değil mi? Oh be! Haydi Kadir Baba bizim eski evde oturan ablaya birlikte gidelim. Hem belki ölmemiştir annem, öldüyse bile kimsesiz değil, diyelim mi Kadir Baba? Haydi Kadir Baba haydi!”

ÜZÜLME EVLAT” için bir yorum

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Facebook
Twitter
YouTube
Instagram