ÜVEY ANNE

 – MEHMET GÖREN

*

Gönüllerde hazin bir rüzgâr esti. Her yüzde matem havası, her gözde acının izleri vardı. Mahallenin ufkunda koyu bir keder bulutu çöreklenip kaldı. Ayşe, annesinin ölüm haberini duyduktan sonra gözlerinden boşalan yaşlar azgın ırmağın sularına meydan okuyordu. O biçare güzel,renksiz dudakları da titriyordu. Bacakları vücuduna kurşun kütle gibi ağır gelmeye başlamıştı. Kalbi çok şiddetli çarpıyor, başı dönüyordu. Göğsü şimdiye kadar duymadığı acıyla dolup, taşıyordu.

Annesinin buz kesmiş cansız bedenini görünce salonun beton zemini üzerine acı bir çığlık atarak yığılıp kaldı. Orada bulunanların feryatları ayyuka çıktı. Hangi yürek dayanırdı ki bu elem verici sahneye. Hayal olmasını istiyordu bütün bu olup bitenlerin. Annesi ölmemiş, yanı başında oturmuş saçlarını tarıyor, küçük kardeşinin sütünü içiriyor ama o her defa yüreğini kökünden söküp atacak iç çekişlerle son bulan bu olmayacak düşten mutsuz uyanıyordu. Uydurma bir tesellinin kanatları altında uyutmuş olduğu feryat koparacak acılarını daha derinden duyacağı günlerin muhasebesini yapıyordu sanki.

Kolu kanadı kırılmış, gözyaşlarını içine akıtmış, bulanık düşünceleri iyice bulanıklaşmıştı. Hüzünlü dudaklarından bir mırıltı kopup geldi. “Anne! Anne!” dedikçe alt dudaklarını koparırcasına ısırıyordu. 

Karşı karşıya kalmış olduğu bu acı dolu sahnenin benliğinde korkunç yaralara yol açtığını ancak bu tür bir acıyı çekmiş olanlar bilebilirdi.

Küçük bir güneş ışını üzerine vurdu, kara bulutların arasından. Güneş ışınları çoğaldı, şimdi yumuşak, incecik ipekten bir ışık her yanını okşamaktaydı ama annesinin okşamasından başka her şey dünyanın en sert cismiydi onun için. Hayatı boyunca anne şefkatinden mahrum yaşayacak olmasının büyük ıstırabına dalalet eden birer damla yaş yanaklarından süzülerek akarken, hayatın yükünü omuzlarında hissetmeye çoktan başlamıştı.

Dertlerle dolu bu dünyada üzüntüsüz yaşamak mümkün müydü? Acıların en sarsıcısından biri olan anne yokluğunun yıkımını bütün benliğiyle hissetmişti. Bu yıkımın şimdiye dek ne çizeni çıkmıştır ne de ozanı? Bu yıkımın doğurduğu acıların niteliği ne sözle anlatılmaya gelir ne de renkle belirtilmeye. Feri çekilen dizler, sıkıntı terleri buhar buhar dökülüyordu suratından şu soğuk kış günlerinde… Bulgur bulgurdu alnındaki deriden sökülen ıstırap tomurcukları… Tıpkı sonbahar rüzgârlarıyla titreşen, dalında kalmak isteyen yapraklar kadar çaresizdi.

Aradan bir yıl geçtikten sonra babası evlendi.

Babası işe gittiği için Ayşe’nin çoğu günü üvey annesiyle birlikte geçiyordu. Üvey anne ilk günler iyi davranıyordu ama sonraları iki kardeşe yapmadığı kötülük kalmadı.

-Dediklerimi yapmazsan eğer okula gittiğinde kardeşine neler yapacağımı bir düşün.

-Kardeşimi rahat bırak! dedi üvey annesine Ayşe çaresizce…

-Babana da bahsetmek yok. Şimdi git bulaşıkları yıka, yerleri sil.

-Ama derslerim! Yazılım var yarına.

-Çok konuşma! dedi üvey anne ve Ayşe’nin saçlarını avuçlayıp yere yatırdı, çekmeye başladı acımasızca. Ayşe feryat, figan ettikçe saçlarını daha hızlı çekiyordu.

Ayşe “Yeteeeer!” dedikçe üvey anne coşuyordu.  “Yetmez!”diye bağırıyordu.

Ayşe’nin saçlarının deriye bitişik kısmı kıpkırmızı olmuştu.

-Daha bu başlangıç, dedi üvey annesi.

Ayşe’nin gözlerinden yaş yerine kan akıyordu. İçinden, “Anne, anne, anneciğim.” diye dışa çıkmayan sözcüklerin haykırışı, feryadı yüzüne yansıyordu. İçindeki hüzün birikmiş, üzerine çıksa Kafdağı’nı aşardı. Üvey annenin şu küçük bedenlere yaptıklarından dolayı yüreği hiç mi sızlamıyordu? Zalimlerin yüreği var mıydı ki?

Soğuktu, karanlıktı; güneş ısıtmıyor, ay ışıtmıyordu. Kanının rahat dolaşmasını sağlayacak bir sıcaklıktan da mahrumdu. İçinde bulunduğu durum, ne uyandığında hayra yorabileceği bir rüyaya ne de bir uçurtma kadar renkli sandığı hayallere benziyordu; yaşadıkları gerçeğin ta kendisiydi.

Aksilikler birbiri ardı sıra gelmeye başladı. Ayşe’nin babası inşaattan düşüp felç oldu. Üvey annesi evlerini sattı ve bir gece konu komşuya haber vermeden Ayşe ve Hasan’ı da alıp gitti.

* * *

Akşam, karların içerisinden topladığı ıslak tahta parçalarıyla zar-zor yaktığı sobası ferini kaybetmiş, odası soğuğa teslim olmaya başlamıştı. Ayşe, kardeşi Hasan’ın üzerine kendi yorganını da örtmüştü. Dişlerinin birbirine değişinin tık-tık sesi çıplak duvarlarda yankılanıyordu. Göz kapakları kapandığında, karın pencereye hızla vuruşuyla uyanıyordu. Uyanmamış olsalar donacaktılar belki… Vücudunu bir titreme kapladı, o küçük kalbi hızlı hızlı gümbürtüyle göğsünü dövmeye başladı, soluk alıp vermesinde bile bir tuhaflık vardı sanki… Açtı ellerini semaya doğru, bildiği bütün duaları okudu.

Sabah küçük bedeni soğuktan ve korkudan titrerken üvey annesi geldi. Ayşe’nin saçlarından tuttuğu gibi sürükleyerek babasının yanına kadar götürdü. Üvey anne Ayşe’nin acıdan bağırmasına aldırış bile etmiyordu. Saçlarını yolup tekmeyle vururken pis pis de sırıtıyordu. Hüseyin Efendi çaresizdi. İçi kan ağlıyordu. Biricik kızına vurulan tekmeler yüreğine balyoz gibi iniyordu. Ağlamaktan gözlerinin içi kızarmış, altları şişmişti. Biricik oğlu Hasan’ı kendisine göstermiyordu bile. Ancak Ayşe ile baş başa kaldıklarında Hasan’ın nasıl olduğunu öğrenebiliyordu.

Annesi Ayşe’nin omzundan aşağı sarkan yumuşacık saçlarını okşar, tarağın dişlerine bile incittirmezdi. Üzerine ne kadar titrerdi. Elini sıcaktan soğuğa vurdurmazdı. Oysa şimdi üvey anne Ayşe’nin saçlarını kökünden çıkarırcasına çekiyor, bütün işleri de yaptırıyordu.

Yağmur atıştırmaya başladı. Şehrin dışında ıssız sayılabilecek bir yerde bir küçük kızın ne işi vardı? Üvey annesi Ayşe’yi buraya odun kırıntıları, dal parçaları ve çalı çırpı toplamaya göndermişti. Acımasız, merhametsiz ve Allah korkusu olmayan birinden başka ne beklenebilirdi ki? Ayşe’nin karşısına kötü niyetli biri/birileri çıkması ya da başına bir şey gelmesi üvey annenin umurunda mıydı sanki?

Pakize Hanım, Hasan yanında olduğu müddetçe Ayşe’ye her şeyi yaptıracağını biliyordu. Onun için Ayşe’yi her türlü işe gönderiyordu. Bazen “geberse de dönmese” diyordu ama “Yoo, sağ salim gelsin! Yoksa bütün bu işler bana kalır.” diye geçiriyordu aklından sinsice…

Yağmur olanca hızıyla yağmaya başlayınca Ayşe elleri koynunda şemsiye şeklinde bir kayanın altına sığındı. Kayanın az ilerisindeki berrak akan dereden adeta kıpkırmızı çamur akmaya başladı. Şimdiye evde olması gerekiyordu. Yamalı gocuğunun delik şapkasını kafasına geçirdi. Şapkasının deliğinden ve yamalı yerlerden yağmur tenini ıslatmıştı bile. Buna aldırış etmedi. Çünkü geç kalırsa eğer üvey annesinin Hasan’a yapmayacağı işkence kalmazdı.  Hemen toplamış olduğu dal parçalarını sırtlayarak derenin geçit taşlarını tek tek atlamaya başladı. Tam karşıya geçeceği sırada kaygan taştan ayağı kayarak dengesini kaybetti ve çamur akan dereye düştü sırtüstü. Çabuk doğruldu. Üzeri başı çamur olmuş, ıslanmıştı. Bir kuş gibi titriyordu.

             Zor zar eve geldi. Güçlükle topladığı ve sağanak yağmur altında bin bir zorlukla getirdiği dal parçaları için bir “aferin” beklerken, tam aksine yine hakaret, yine dayak! Beklemiyordu böyle bir incelik ama aklından geçmişti bir kere.

Üvey anne evden başka bir yere giderken bütün kapıları kilitliyordu. O gün anahtarı kapının üzerinde unutmuştu. Ayşe, üvey annesinin sokağı dönmesini bekledi. Kardeşini alıpbabasının bulunduğu eve vardı. Kapı kapalıydı. Pencereden babasına bakmak istedi ama perde çekiliydi. Üvey anne anahtarı unuttuğunun farkına varmadan gitmeliydiler.

Kendine yapılan işkencelere katlanıyordu ama Hasan’a yapılanlara dayanamıyordu. Onun için Hasan’ı bu cadının elinden kurtarmalıydı.

Pakize Hanım marketten alışverişini tamamlamıştı. Para vermek için çantasını açtı. Çocukların kaldığı kulübenin anahtarının olmadığını fark etti. Kalbi inip inip kalktı. Hemen çocukların kaldığı harabe kulübeye doğru koştu. Vardığında kapının açık olduğunu gördü. İçeri girdi. Kimse yoktu.  Hemen oturduğu eve yöneldi. Kapıyı açtı.  Hüseyin Efendi’nin yanına varıp:

-Çocuklar, çocuklar! Kaçmışlar!

Hüseyin Bey’in kalbine sanki bir ok saplandı. Kelimeleri yutkundu.

-Çocuklarımı bul! Yavrularım! Hep senin yüzünden… Ailemizin tepesine kara bulut gibi çöktün. Yeter artık, düş yakamızdan.

-Düşeceğim. Sana bakacağımı mı sandın? İnsanın midesini bulandırıyorsun. Huzur evine bırakırım seni de.Ama onları bulup günlerini göstermeden içim rahat etmez.

-Hayır! Çocuklarıma bir kötülük yaparsan bunu yanına koymam.

-Bir de beni tehdit etmek ha! Bu sakat halinle ne yapabilirsin? Huzur evi rahat olur, sokağa atayım da gör gününü.

Hüseyin Efendi ilk kez sakat olduğuna üzülmüştü. Çaresizliğin acısı yüreğini sızlattı.

-Allah’ım, çocuklarım sana emanet.

Pakize Hanım sokak sokak aramaya başlamıştı Ayşe ve Hasan’ı.

-Size tatmadığınız acıları tattıracağım. Bırakıp kaçmak ha! diye söyleniyordu.

Burnundan soluyordu. Onu tanıyanlar bu halinden korkup, yanından uzaklaşıyorlardı.

Hava kararmaya başlamıştı. Ayşe ve Hasan üşümeye başlamışlardı. Kalacak bir yer bulmalıydılar.Tam köşeyi dönünce yan komşuları Fatma Hanım’la karşılaştılar. Çok iyi bir kadındı. Nur yüzlüydü.

-Bu saatte ne işiniz var burada?

-Evden kaçtık Fatma Teyze. Babamı bırakıp kaçmamalıydık ama üvey annemizin yaptıklarına dayanacak gücümüz kalmamıştı. 

-Kaçmakla iyi mi ettiniz, kötü mü bilmiyorum ama bildiğim tek şey var, o da geri dönerseniz size daha çok işkence edeceği. Az ileride bir akrabam var. Geceyi orada geçirirsiniz.

Fatma Hanım, Ayşe’yi ve Hasan’ı akrabalarına teslim etti. İçeride soba gürül gürül yanıyordu. Üzerinde çorba pişiyordu. Mis gibi de kokuyordu. Çoktan beri sıcak yemek yememişlerdi. Biraz sonra sofra kuruldu. Çeşit çeşit yemekler dizildi. Hasan yemeklere saldırdı adeta. Abur cubur yemeye başladı. Karınlarını tıka basa doyurdular. Kendileri için hazırlanmış yumuşacık yatakta uyuyacaklardı. Bu yaşadıkları rüya mı, gerçek mi diye kendilerini çimdikliyorlardı. Üzerlerindeki eski ve kirli elbiseleri çıkarıp, tenlerini okşayan pijamalar giydiler.  

Birkaç gün burada kaldılar. Hasan’ı doktora götürüp ilaçlarını aldılar.

Fatma Hanım’ın birkaç günden beri çarşıya çıkması Pakize Hanım’ın dikkatini çekmişti. Takip etmeye karar vermişti. Fatma Hanım akrabalarının kapısını vurdu. İçeri girdi. Girer girmez kapı yeniden vuruldu.Pencere tülünün arasından dışarı baktıklarında Pakize Hanım’ı gördüler.

-Beni takip etmiş, cadaloz! Çocuklar hemen hazırlanın.

Kapı olanca hızıyla dövülüyordu. Hasan ve Ayşe arka odanın penceresinden aşağıya sarktılar.

-Memleketinize gidin. Bu kadın size bu şehirde rahat yüzü göstermez. Allah yardımcınız olsun.

-Yaptıklarınıza teşekkür ederiz.

Fatma Hanım, Ayşe ve Hasan’ın arkasından köşeyi dönene kadar baktı. Ayşe tam köşeyi döneceği sırada arkasına döndü, Fatma Hanım’a el salladı. O da karşılık verdi ve pencereyi kapattı.

-Kapıyı açalım mı?

-Etrafta çocuklarla ilgili bir şey bırakmayın.

Dışarıdan Pakize Hanım’ın sesi duyuldu.

-Çocukları saklamayın. Sizi polise şikâyet edeceğim.

Kapı açıldı.

-Çocuk kaçırmak suç! Nerede onlar?

-Ne çocuğu?

-Ayşe ve Hasan buradalar.

-Evden mi kaçtılar?

-Numara yapma! Kokularını alıyorum.

Evin içini aramaya başladı.

-Burada olsalar evi aratır mıydık?

Pakize Hanım, Fatma Hanım’a dönerek:

-Benden bir şeyler saklıyorsan seni pişman ederim.

Hasan’ın eski ayakkabısı evde kalmıştı. Evin hanımı fark etti. Yere eğilip, alarak bluzunun altına sakladı. Pakize Hanım fark etmemişti. Çekip gitti.

Ayşe terminale gitmiyordu. Orada üvey annesinin tanıdığı bir adam vardı. Şehrin dışına çıkıp, başka bir yerde otobüse bineceklerdi. Biraz ilerledikten sonra iki otobüse el kaldırdılar ama durmadılar. Ara sıra arkalarına bakıyorlardı. En son baktıklarında gelen araba Ayşe’nin dikkatini çekti. Bu üvey annesinin terminaldeki adamınındı. Yol kenarından hızla tepenin ardına doğru koşmaya başladılar.

-Kesin el kaldırdığımız otobüs şoförlerinden biri haber vermiştir.

Ayşe’nin tahmini doğruydu.

-Şoförün tarif ettiği yer burası.

-Kimsecikler yok ortada.

-Onları bulacağım. Bulduğumda da lime lime doğrayacağım.

Pakize Hanım ve adamı arabadan inip etrafa bakındılar.

Ayşe ve Hasan, inişli çıkışlı dağ yolunda ilerliyorlardı. İzlerini kaybettirmişlerdi. Şehirden epey uzaklaşmışlardı.

-Çok yoruldum abla!

-Şu tepeyi aşalım da, ondan sonra dinleniriz.

Dar, taşlı yolu geçtiler.

Ayşe de çok yorulmuştu ama bunu Hasan’a belli etmemeye çalışıyordu. Dizlerini büke büke tepeye çıktılar. Tepeye çıkar çıkmaz önlerine bir ırmak çıktı. Dağıneteklerine doğru kıvrılarak akıyordu. Yorgunluktan bitkin bir vaziyette kendilerini karların üzerine bıraktılar. Derin derin nefes aldılar. 

Üvey annesi ve adamının peşlerinde olup olmadıklarından emin olmak için arkalarına dönüp bakmayı ihmal etmiyorlardı. İlerde bir karartı gördüler. Yere yattılar. Uzunca o yöne doğru baktılar. Yerde sürünerek büyükçe bir kayanın arkasına saklandılar. Bu kaya parçalarının tepeleri birbirine yaslanmış şekildeydi ve oldukça yüksekti. İki kayanın arasından gözlerini karartıya doğru diktiler. Karartının ne olduğunu bulundukları yerden seçemiyorlardı. Onun için birbirine bitişik bu kaya parçalarının üzerine çıkmaya karar verdiler. Aynı zamanda saklanılacak ve korunacak bir yerdi. Ayşe yere doğru eğildi. Hasan, Ayşe’nin omzuna basarak kayanın üzerine çıktı. Ayşe de yukarı çıkınca hemen karartı yönüne baktı. Bu karartı üvey annesi ve adamıydı. Korktu. Korktuğunu Hasan’a belli etmedi. 

Kayanın üzerinde bir kaç kişinin rahatlıkla yatarak gizleneceği büyük bir oyuk vardı. Saklanmak için mükemmel bir yerdi. Arasalar böyle yer bulamazlardı.

Gün iyice akşama dönmüştü; bulundukları yerden hem vadiyi çevreleyen kayalıkları hem de vadiyi bir uçtan bir uca kateden nehri rahatlıkla görebiliyorlardı. Nehir biraz aşağıda bembeyaz köpükler halinde dökülüyordu. Pakize Hanım ve adamı nehir boyunu takip ediyordu. Ayşe onları rahatlıkla görebiliyordu. Az ileride ırmağın karşı tarafındaki ahşap kulübeye köprüden geçerek girdiler. Ayşe içinden, “İçerde olduğumuzu sandılar galiba!” dedi. Hasan uzanmış, dinleniyordu. Gözleri bir kapanıp bir açılıyordu. Kendini fazla tutamadı, derin bir uykuya daldı. Ayşe üzerini Fatma Hanım’ın verdiği battaniye ile örttü. Kendisi de üvey annesi ve adamının hareketlerini takip ediyordu. Biraz sonra kulübeden çıktılar. Ayşe irkildi. “Olamaz! Bu tarafa geliyorlar. Bizi gördüler mi acaba?” Korkuya kapıldı. Kaçacakları bir yer de yoktu. Kapana sıkışmışlardı. Başını uzatıp o tarafa kısaca bir göz attıktan sonra yeniden içeri çekti. “Kesin bizim burada olduğumuzu gördüler. Eyvah! Ne yapacağız.” dedi.

-Elimizden kaçırdık. Yer yarılıp içine girmediler ya!

-Her tarafı aradık. Yoklar. Hava kararıyor gidelim artık.

-Onları bulmadan gitmem.

-İnat etme.

-Peki, dediğin gibi olsun. Onları eninde sonunda bulacağım. Eve gidip babalarından hırsımı çıkaracağım.

Ayşe gevşedi, bir rahatlık çöktü bütün benliğine. Gidiyorlardı. Kendilerini aramaktan vazgeçmişlerdi. Üvey annesini ve adamını gözden kaybolana kadar yorgun gözlerle izledi. Derin bir ‘Ohhh!’ çekti. Kayanın oyuğuna sırtüstü uzandı. Yavaş yavaş kaybolmaya yüz tutmuş güneş ışınlarının yeryüzündeki etkisinin azalmasını izliyordu.

Kayadan inip, köpük köpük akan ırmağın yanına vardılar. Az ileride, ırmağın üç kaya parçasının arasından kollara ayrıldığı yerin karşı tarafında gördükleri kulübeye doğru koşmaya başladılar. Sular öyle bir gürleyerek akıyordu ki, adeta bütün iç organlarının sarsıldığını hissediyorlardı. Küçük bir çağlayanın bulunduğu taraf, sıçrayan su zerreciklerinin oluşturduğu hafif bir sis tabakasıyla kaplıydı.

Kulübeye varmak için tahta köprünün üzerine çıktılar. Irmağın sularının kabardığı anlarda sıçrayan köpüklü sular üzerlerini ıslatmıştı. Bu kabaran köpüklü sular aynı zamanda ırmağın kenarındaki kayaları kayganlaştırmıştı. Birden tahta köprü sallandı. Hasan elleriyle gözlerini kapadı. Ayşe, Hasan’ı tutarak “korkma” dedi ve karşıya geçtiler.

Hasan hapşırmaya başlamıştı bile. Bünyesi zayıf olduğundan azıcık bir üşütmede bronşit oluyordu. İyi bakılmazsa zatürreye de çevirebilirdi. Ayşe, Hasan’ın elinden tuttu, kulübeye doğru koştular. Kulübenin kilidi kırılmıştı. Mutlaka üvey annesi ve adamı kırmıştı. İçeriye çekinerek girdiler. Ayşe, hazır halde buldukları şömineyi çakmak ile yaktı. Birkaç dakika içinde içerisi ısındı. Ayşe kapının ardına kalın bir tahta bıraktı. Hava iyice kararmaya başlamıştı. Korkuyorlardı. Sahibi kimdi acaba?  Dağ başında savunmasız ne yapacaklardı? Hasan uykuya dalmıştı.

Pencerenin oyuğundan tek gözüyle de dışarıyı gözlemeye koyuldu. Gün iyice ağarmıştı.

Uyku yağıyordu gözlerinden ama nasıl uyuyacaktı. Hava karardıkça korkusu artmaya başladı. Birden kapının itildiğini fark etti. Yüreği ağzına geldi. Eline bir odun parçası aldı. Kapının arkasına geçti. Kapı zorlanmaya başlamıştı. Kapının arkasındaki tahta fazla dayanmadı. İçeriye bir adam girdi. Ayşe korkudan titriyordu.

Adam:

-Korkma, kızım. Bu dağ başında ne işiniz var?

Ayşe olup bitenleri anlattı.

Yaşlı nur yüzlü bu adam Hasan ve Ayşe’yi evlatlık edindi. Yaşlı adamın iki çocuğu ve eşi trafik kazasında ölmüş! O günden beri bu kulübede yaşıyormuş! Hasan ve Ayşe’yi kendi çocukları gibi kabullenip yetiştirdi.

Yaşlı adam Hüseyin Efendi’yi de Pakize Hanım’ın elinden kurtardı.

            Aradan yıllar geçti.

Bir gün Ayşe eşi ile birlikte çarşıda alışveriş yaparken dilenci bir kadın yanlarına geldi. Ayşe gözlerine inanamadı. Bu dilenci, üvey annesiydi.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Facebook
Twitter
YouTube
Instagram