TANRI MİSAFİRİ

– MEHMET ŞİRİN AYDEMİR

 *

Köye vardığında akşam ezanı okunmak üzereydi. Yıllardır ayrı kaldığı köyün mis gibi temiz ve serin havası, bir yandan ilaç gibi gelse de bir yandan da üşüyüp paltosuna daha sıkı sarılmasına sebep olmuştu. Hele yıldızlar… Ne de çok uzun zaman olmuştu, gökyüzünde bu kadar çok ve parlak yıldızı bir arada görmeyeli. Uzaktan gelen köpek havlamaları ve hemen yanı başındaki derenin şırıltısı birbirine karışmıştı. Bir an gözleri, onu köy meydanında bırakıp geri dönen minibüsün patika yolda hızla ilerlerken arkasında bıraktığı toza dumana takıldı, çocukluğunu anımsadı.Köye arpa, saman getiren kamyonların gizlice arkasından tutunup geri dönmeyi göze alacak mesafeye kadar kaçak yolculuk yaptığı günler geldi aklına, ılık gözyaşlarının yanaklarını ıslatmasıyla kendine geldi. Ezan başlamış, sağdan soldan tanımadığı yüzler bir bir ezan sesinin geldiği tarafa doğru yürüyordu. Bastonuna yaslanıp ağır aksak adımlarla onları takip ederek mescidin önüne geldiğinde meraklı bakışların çoktan üzerinde olduğunu yeni fark etti; selam verdiği abdest almaya hazırlanan insanların bakışları daha bir ciddiyetle üzerine yönelse de, selamını cılız bir sesle, gayriciddi bir şekilde aldılar tanımadıkları ihtiyarın. Hem birbirlerine bakan hem de kendisine bakan insanların kendisi hakkında ne düşündüklerini merak etmiyor değildi.Ya kendisini tanırlar da köy muhtarını kendisinin öldürdüğünü düşünürlerse…Böyle düşündükleri takdirde tepkilerinin ne olacağı hususu içini kemirmeye başladı, suçsuz olduğu gerçeğine kimi inandırabilirdi. Herkesin gözünde bir suçlu ve katil olma ihtimali çok yüksekti.

Sonunda selam almanın dışında ağızlarını bıçak açmayan insanlardan bir genç suskunluk orucunu bozdu. “Amca kimsin, ilk defa görüyorum seni bu köyde, kime misafir geldin?”

“Uzun hikaye  evlat!” dedi ihtiyar, “Bu akşam beni Tanrı misafiri kabul edersen kim olduğumu öğrenirsin.”

Şöyle baştan aşağı ihtiyarı süzen genç, “temiz yüzlü birine benziyor, hem hayır duasını alırım fena mı.” diye içinden geçirdi. “Tanrı misafirini geri çevirmek adetimizde yok amca, buyur bize gidelim” dedi.

İhtiyar, “Yalnız size gitmeden önce köyün mezarlığına kadar bana eşlik eder misin? Ziyaret etmem gereken bir mezar var da…” dedi. Ziyaret sonrası genç, “Amca, doğrusu çok merak ettim sahiden kimsin? Ziyaret ettiğin mezardaki neyin olur?” diye sordu.

“Sabret evlat, anlatacağım” dedi.

“Bu arada ben Mustafa.” dedi genç ve elini uzattı.

“Ben de İlyas.” dedi ihtiyar. Her ne kadar İlyas ismi pek yabancı gelmese de kulağına, yine de bir tahminde bulunamamıştı İlyas Amca’nın kim olduğuna dair. Nasılsa evde kim olduğunu detaylı bir şekilde öğrenecekti İlyas amcanın. Babası öldükten sonra eski, tek katlı toprak damlı evini yıkmış, yerine iki katlı betonarme bir ev yapmıştı Mustafa. Dolayısıyla kimin evine gittiğine dair bir ipucu yoktu İlyas amcanın elinde. Eve vardıklarında ilk defa tanıdık bir yüzle karşılaştı İlyas amca; hafızasını biraz zorlamış olsa da yine de tanımıştı Reyhan Hanım’ı. Köyde kendisine candan inanan en samimi arkadaşının eşiydi Reyhan Hanım. Reyhan Hanım ise onu hemen tanıyamamıştı, çoğu dökülmüş, geriye kalanda ise neredeyse tek tel siyah saç kalmamasıyla Erciyes’in karı gibi görünen, 30 yıl hapis yatıp hapisten çıktıktan sonra onbeş yıl da İzmir’de yaşayan, yaşı seksenbeşi geçkin İlyas Bey’i, dile kolay,  kırkbeş yıldır görmüyordu.Nasıl tanısın ki Reyhan Hanım? Her ne kadar seksene merdiven dayasa da hâlâ genç duruyor, yaşını göstermiyordu Reyhan Yenge.

“Tanımadın beni galiba Reyhan yenge” dedi İlyas Bey. Dikkatlice ona bakan Reyhan,

“Dur bakayım, sensin, evet sen, İlyas Abi ne kadar değişmişsin, zor tanıdım.” dedi,” Adımla hitap etmeseydin, tanıdık olduğunu bile bilmeyecektim.” dedi. 

“Demek Mustafa senin oğlun, arkadaşım Üzeyir’in oğlu. O olmasaydı sanırım dışarıda sabahlayacaktım bu akşam.” dedi İlyas Bey.

“Üzeyir de vefat edeli yıllar oldu.” dedi Reyhan Hanım.

“Nur içinde yatsın, zaten sağlığı pek yerinde değildi, tahmin etmiştim.” dedi İlyas. Masum olduğuna emin birinin rahatlığıyla devam etti: “E anlat bakalım Reyhan Yenge, köyde ne var ne yok? Yaşlılardan ölen, kalan, hâlâ bizim gibi öbür tarafa gitmemek için direnen var mı? Mescitten geliyoruz şimdi, lakin cemaatten kimseyi tanıyamadım.”

“Sorma İlyas Abi!” dedi, “Yaşıtlarımızın çoğu şu an hayatta değil, geri kalanların çoğu ise çocuklarıyla beraber büyükşehirlere göçtü.Birkaç tane koca karı kaldı, bir de Abdullah abi,  o da yatalak bir yere çıkamıyor.”

“Anlat hele İlyas abi. Sen hapisten çıktıktan sonra ne yaptın, bunca yıldır nerelerdeydin?”

“Uzun hikâye.” dedi, “Reyhan Yenge, biliyorsun hiç çocuğum olmadı. Hanım da, ben hapse girmeden altı ay önce vefat etti. Muhtarın siyasal çıkarları uğruna bize kin gütmesini ve bunun için bize en nihayetinde zulmetmesini hazmedemedi, kafasına çok taktı, erkenden bizi bırakıp gitti.”

“Biliyorum” dedi Reyhan Hanım,

“Allah bütün olanları ve taksiratını affetsin.” diyerek devam etti İlyas düşünceli bir biçimde. “Cezam bittikten sonra bir daha köye dönmek istemedim, zira hanımın hatırasını görüp dayanamazdım. Okur yazarlığım olmadığından, cahilliğimden istifade edip boş kağıt imzalattırarak, zorla elimizden aldığı arazilerimi gördükçe kahrolacaktım. İzmir’e gittim ben de. Elim ayağım tuttuğu müddetçe çalıştım, iyice yaşlanıp sağlığımı ve gücümü kaybettikten sonra huzurevine sığındım. Bu köyde hanımın mezarı dışında hiç bir şeyim yok. Ölmeden son bir defa hanımın mezarını ziyaret etmek istedim.Sonra huzurevine geri döneceğim. Derdim dağlardan büyük, dalavereyle elimden alınan mallarıma mı yanayım, hanımın muhtar yüzünden öldüğüne mi, yoksa yıllarca suçsuz yere hapiste yattığıma mı? Muhtarı da ben öldürmedim, başıma kaldı.”

“Biliyorum. Abdullah da sana hep inandı.” dedi Reyhan Hanım.

“Kışlık odun kesmeye gitmiştim, onu kale duvarının üstünde aşağıyı seyrederken gördüm. Kalenin altındaki patika yoldan geçiyordum o sıra. Onu kale duvarından ben itmedim, başı dönmüş olmalı ki kendi düştü. Üstelik düştüğünü, belki biran önce hastaneye götürülür de kurtulur diye koşup ahaliye haber veren de benim. Yakınları da aramızdaki husumeti bildikleri için benden bildiler.”

“Beni mahkum ettirdiler, ben yapmadım.” Dedi. İlyas, bastonun ucunu havaya kaldırarak, “Allah biliyor, Allah biliyor. Kimse bilmese de Allah biliyor, ben yapmadım” dedi. Suçsuzluğun verdiği rahatlıkla, sedire serdikleri döşeğe yorgun vücudunu bırakıp derin bir uykuya daldı. Ertesi gün, ihtiyarın akşam kimin mezarını ziyaret ettiğini öğrenen köylüler çok geçmeden gerçeği de öğrendiler. Tam da tahmin ettiği gibi, İlyas Beyin korktuğu yavaş yavaş başına gelmeye başlıyordu; akşam gördükleri ihtiyarın muhtarın katili olduğu söylentisi kulaktan kulağa dolaşmaya başlamıştı. “Yahu, muhtarın katili İlyas değil mi bu?” diye fısıldaşıyorlardı; daha önce İlyas Bey’i görmemiş gençler arasında bile, “Eski muhtarımızı kaleden itip öldüren İlyas buymuş.” sözleri yayılıyordu. İlyas Bey’in ise hem muhtarı kendisi öldürmediği gerçeğinden hem de ölmeden son bir kez karısının kabrini ziyaret ettiğinden içi rahat olsa da, gerçeği bilmeyip olayı çarpıtan köylüler tarafından önce psikolojik sonra da fiziksel şiddete maruz kalma olasılığı git gide artıyordu. Belki de İlyas Bey’in köye geldiği haberini en son duyanlardan biri de yatağa bağlı olan Abdullah’tı. Dedikodular onun da kulağına gitmiş, muhtar ile İlyas Bey arasında yaşanılanlar hafızasında canlanmıştı.

Abdullah Bey, “Yok yok. Daha fazla gerçeği saklayamam, bu dünyanın bir de öteki tarafı var. Bir ayağım çukurda, bildiklerimi herkesin de bilmesi lazım ki son nefesimi rahat vereyim.” dedi. Küçük oğlunu Mustafa’ya göndererek İlyas’ın bir yere gitmesine izin vermeyip oyalamasını, öğle namazında camiye götürmesini tembihledi. Oğlu, köyün imamından namazdan sonra cemaatin hemen dağılmaması konusunda yardımcı olmasını rica edecek ve hayati bir meselenin babası tarafındancemaatin önünde gerçeğe kavuşacağını haber verecekti. Öğle namazında küçük oğlunun ve torununun yardımıyla camiye gitti, imamın hemen arkasında namazını oturarak eda etmek için saf tuttu, mahcup bir vaziyette kafasını önüne eğdi.Göz ucuyla bulunduğu safın en solunda Mustafa’nın hemen yanında yer alan insanların kendi aralarında fısıldaşıp ters ters baktığı İlyas Bey’e bakıyordu. Namaz bitiminde imam cemaatin dağılmasına izin vermeyip Abdullah Bey’in önemli bir meseleyi açığa çıkaracağını söyledi.

O zamana kadar cemaatte bulunanlar daha önce mescitte hiçbir özel konuşma yapmamış olan Abdullah Bey’in yapacağı konuşmanın İlyas’la ilgili olabileceği ile ilgili tahminlerde bulunuyorlardı ancak konuşma içeriğinin ne olabileceği hakkında bir fikre sahip değillerdi. Namazdan sonra, geçirdiği felçten her tarafı zangır zangır titreyen Abdullah Bey sözüne de sesi titreyerek başladı. “Değerli komşular!” dedi.” Sizler de biliyorsunuz ki daha önce çıkıp cemaatin önünde hiçbir zaman konuşmadım. Aranızda böyle bir şeyi hatırlayan da zaten çıkmayacaktır. Ancak bugün kendimi böyle bir konuşma yapmaya mecbur hissettim. Malumunuz çok hasta ve yaşlıyım, gece uyuduğumda sabahı görecek miyim, sabah olduğunda geceye erişebilecek miyim, diye içimden geçiriyorum. Yıllardır geceleri uyutmayıp sürekli içimi kemiren bir olaydan söz edecek ve bir itirafta bulunacağım. Köyümüze geldiğinden beri üzerine nefret oklarını çevirdiğinizin farkında olduğum İlyas beyden bahsedeceğim. Kendisi köyümüzün eski muhtarını öldürmekle bilinir. Yıllardır bu böyle biliniyor, lakin öyle değil. Sanırım gerçekleri bir ben, bir İlyas, bir de Allah biliyordur.”

“Muhtarın ölüm olayı gerçekleştiği zamanlarda, alacak-verecek meselesi yüzünden çoğu zaman kavgalıydık biz İlyas’la. Benden alacaklıydı. Olayın yaşandığı gün muhtarla beraber avlanmaya çıkmıştık. Muhtarın vurduğu keklik kale duvarının uçuruma bakan tarafına düşüp de muhtar kaleden aşağı düşmemesi için kekliğe hamle yapmaya kalkınca dengesini kaybedip aşağı düştü. Kalenin ucuna gelip aşağı baktığımda İlyas’ın yerde boylu boyunca yatıp kanlar içinde kalmış muhtarın yanı başında olduğunu, ona yardım etmeye çalıştığını gördüm. Fakat olayın şokuyla İlyas’ın gözleri başka bir şey görmediğinden benim kaleden onları seyrettiğimi fark etmedi. Doğrusu benim de muhtarı sevdiğim pek söylenemezdi zaman zaman aramızın açıldığı da olurdu. Muhtarın öyle yüksek bir kale duvarından düşüp uçuruma yuvarlanmasından sonra zaten yaşamasına ihtimal vermedim. İlyas’ın da devamlı yüklü miktardaki alacaklarını benden tahsil etmek istemesi, ödeme olanağım da olmadığından iyice bunalmama sebep olmuştu. Fırsat bu fırsat, dedim. Belki muhtarın ölümünü İlyas’tan bilirler de kendisinden kurtulurum, diye düşündüm; zaten aldığı ağır yaralar neticesinde yaşamasından ümit kestiğim için ne muhtarın yardımına gittim, ne de İlyas’a göründüm.İlyas muhtara yardım getirmek için feryat figan ederek kan ter içinde köye doğru koşuyordu.Gözden kaybolduğunu görünce muhtarın yanına gittim, tam da tahmin ettiğim gibi yaşamıyordu artık. Muhtarla İlyas’ın arasındaki anlaşmazlığı bilen köylüler ve muhtarın yakınları, muhtarın ölümüne İlyas’ın sebep olabileceğini düşünüp devlete şikayet ettiler. Dosyayı bir an önce kapatmaya çalışan işgüzar polislerin de marifetiyle, muhtara yardım etmeye çalışırken dokunduğu için muhtarın üstünde çıkan parmak izleri yeterli delil sayılarak İlyas hapse yollandı. İlyas’ın aksini ispat etmesi gerekiyordu.”

“Değerli komşular bilmenizi isterim ki İlyas suçsuzdur. Ömründe kimseyi incittiğine de hiç şahit olmadım. Belki de arkasında duracak bir kardeşi ve yakını olmadığından hep haksızlığa uğradı. En çok da kendisinin öldürdüğü düşünülen muhtar tarafından hem de.  Gerçekleri saklayıp hapse girmesine sebep olduğum için çok pişmanım. Şimdi, huzurunuzda kendisinden özür diliyor, helallik istiyorum. Alacaklarına karşılık, değeri alacaklarından kat kat fazla olan ve muhtarın kendisinden alıp bana sattığı en büyük arazimi haklarını helal etmesi karşılığında teklif ediyorum.”

Cemaat buz kesmişti, kimseden çıt çıkmıyordu. Bütün bunları dinleyen İlyas Bey tek kelime etmiyor sadece dinliyordu. İlyas Bey’le birlikte bütün olanları dinleyen insanlar İlyas Bey’i haksız yere tenkit ettikleri için pişman olmuş İlyas Bey’den defalarca bağışlanma diliyorlardı. İlyas Bey ise gerçeği bilmedikleri için onlara hiç kızmadığını, geç de olsa gerçeklerin bir gün zuhur edeceğini, adaletin yerini bulacağını hep bildiğini söylüyordu. Her an üzerindeki haklarla ölmekten korkan Abdullah, cemaat mescidi terk etmeden, özel araba göndererek, köye çok yakın olan ilçeden noteri getirtmiş ve en büyük arazisinin İlyas Bey üzerine devrini gerçekleştirecekken İlyas Bey, “Ben de alacaklarım karşılığında Abdullah’ın bana vermiş olduğu araziyi, hayırlı işlerde kullanılması için mescide vakfediyorum. Noter benim üzerime değil, arazinin mescide devrini gerçekleştirsin.” dedi. Noterin araziyi mescide vakfetme işleminin bitmesinden sonra kimseye bir şey söylemeden, herkesten önce mescitten ayrıldı. İnsanlar bu güzel gönül insanına hürmetlerini gösterip evlerine davet etmek için arkasından çıksalar dabir daha ne izine rastlanmış, ne de böylesine vahim bir olaya şahit olmuşlardı.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Facebook
Twitter
YouTube
Instagram