TAKIM KAPTANI

 – HARUN ÇİTİL

*

Güz gelmişti, eylül ayının sonlarıydı. Hava parçalı bu­lutluydu fakat yağmur yoktu. Mektepler açılalı yaklaşık iki hafta olmuştu. Emirli’den doğan Çoban Pınarı‘ndan çıkan sular ilçenin ortasından küçük bir çay olarak geçi­yordu. Çayın üzerinde su değirmenleri vardı. Yedinci ve sonuncu değirmen, bugünkü öğretmen evinin olduğu yerde bulunuyordu. Su değirmeninin kuzey kısmında lahana tarlası vardı. Lahanalar olgunlaşmıştı.Niğde la­hanası küçük olurken Afşin-Elbistan lahanaları çok çok büyük olurdu. Lahanalar abdal davulu büyüklüğünde erişmiş, müşterilerini bekliyordu.

Massey Ferguson marka bir traktör lahana tarlasının doğusundan geçen değirmen yolunda durdu. Traktörün durduğunu gören mahallenin çocukları meraklı gözlerle beklemeye başladılar. Traktörün arakasında peş peşe ta­kılmış iki naylon(römork) vardı. Şoför traktörü stop etti, aşağıya indi. Naylonlarda bulunan kişiler aşağıya atladı. Yaşlı bir adam diğerlerinin yardımıyla naylondan aşağı­ya indirildi. Yaşlı adamın ve yanındaki kişilerin kıyafet­leri sanki dökülüyordu. Yaşlı adamın ayağında eskimiş siyah bir köşker fuları, diğerlerinin ayaklarında çamurlu soğukkuyu lastik ayakkabılar vardı. Yaşlı adam ellerini böğrüne dayadı, lahana tarlasına bir göz attı, başını ‘’Ta­mam!’’ der gibi öne doğru salladı. Yanındakiler seslendi:

-Tahraları, bıçakları, belleri, kürekleri römorktan in­dirin. İki kişi lahanaları köküyle sökecek, sizler de sökü­len lahanaların köklerindeki çamurları temizleyip çürü­müş yaprakları kopararak düzgün bir şekilde naylonlara yerleştireceksiniz.

İşçiler ceketlerini çıkarıp mintanlarının kollarını sı­vayarak lahana tarlasına daldılar. Mahallenin çocukları çok sevinçliydi çünkü lahana tarlasında futbol oynaya­caklardı. Hemen hemen her sene aynı olayı yaşıyorlardı. Ayrıca karınları doyuncaya kadar, arta kalan lahanaların beyaz kısmını çıtır çıtır yiyeceklerdi. Güneş sallanmış, ikindi vakti olmuştu. Çalışanlar yorulmuştu. İki naylon­da davul büyüklüğündeki lahanalarla dolmuştu. Ortası yumuşak lahanalar sarmalık, sert olan lahanalar da tur­şuluk oluyordu. Ayrıca lahanadan kapuska çorbası da yapılıyordu.

Traktörün gitmesiyle önce çocuklar, sonra da bü­tün mahalleli lahana tarlasına dalmıştı. Tarlada sağlam kalmış lahanaları sökmeye çalışıyorlardı. Çocuklar el­lerindeki bıçaklarla lahanaların ortasını oyarak beyaz kısımlarını çatır çatır sesler çıkararak iştahla yiyorlardı. Bazı mahalle sakinleri evlerindeki hayvanları da lahana tarlasına getirmişlerdi. Mıstık Emmi; orta boylu, uzun yüzlü, elmacık kemikleri çıkık, esmer tenli, ak sakallı zayıf bir ihtiyardı. İki ineğini lahana yapraklarını yedir­mek için lahana tarlasına getirmişti. Şen şakrak şakacı bir ihtiyardı. Mahallenin çocukları onu çok severlerdi. O da çocukları çok sever, elinde yiyecek ne varsa çocuk­lara ikram ederdi: kuru üzüm, dut kurusu, bastık, kes­me, sormuk şeker, elma, armut, alıç… Mıstık Emmi’nin okuması yazması yoktu ama kulaktan duyma bilgileri unutmazdı. Duyduklarını başkalarına anlatmaktan zevk alırdı. Çocukları başına toplar onlarla şakalaşır, onları birbirleriyle güreştirir ve onlara komik sorular sorardı:

-Döller, şimdi size bir bilmece soracağım, cevabını bilene bir elma vereceğim.

Çocukları bir merak sardı, Mıstık Emmi’nin ağzının içine bakıyorlardı. Herkes ağzındaki lahanayı çatır çutur yuttu. Mıstık Emmi’yi dinlemek istiyorlardı ama konuş­malar devam ediyordu.

Mıstık Emmi, elindeki mesesle birkaç çocuğun başı­na hafifçe dokunarak sessizliği sağladı:

-Kat kat döşşek, bunu bilmeyen eşşeek!..

Herkesi bir gülme tuttu, çocuklar birbirine bakarak gülüyorlardı. Gülüşmeleri uzaktan temaşa eden(seyre­den) mahalleli ne olduğunu merak ediyordu. Çocuklar birbirine bakarak hem gülüyorhemde bilmecenin ceva­bını düşünüyorlardı. Çocuklardan biri, “lahana, lahana” diye bağırdı. Bazı çocuklar ne olduğunu anlamadılar.

-Afferin sana! Bilmecenin cevabının “lahana” oldu­ğunu bildin; sen “eşşeek” olmaktan kurtuldun!

Mıstık Emmi, çocukların meraklı bakışları altında ceketinin sağ cebinden büyükçe kırmızı bir kurtlu elma çıkardı, çocuğa uzattı. Çocuk elmayı aldı, evirdi, çevirdi. Elma kirliydi ve kurtluydu. Herkes çocuğun kurtlu el­mayı beğenmediğini düşünürken o, elmayı gömleğinin iç kısmıyla güzelce sildi. Elmanın kurtlu kısmına dikkat ederek ısırdı, çatır çutur yemeye başladı. Belli ki kurtlu elma yemede tecrübeliydi. Diğer çocuklar onu gülerek­seyrediyorlardı.

Mıstık Emmi çocuklarla her buluşmasında kıyamet alametlerini anlatır, çocuklar da sanki onu ilk defa din­liyormuş gibi merakla dinlerlerdi. Çocuklardan biri mu­ziplik olsun diye Mıstık Emmi’ye sordu:

-Kıyamet alametleri nelerdir?

Mıstık Emmi sanki ilk defa anlatıyormuş gibi anlat­maya başladı:

-Ahir zamanda; fitne Araplardan kopacak, Amik Ovası’nda kanlı savaş olacak, kan gövdeyi götürecek, Maraş yelden, Adana selden batal (yok) olacak! Ayrıca zina çoğalacak, yüksek yüksek binalar yapılacak, şatafatlı mescitler yapılacak ama cemaati olmayacak, sık sık zel­zeleler olacak, zenginler zekat vermeyecek, yaşlılara sev­gi ve saygı azalacak, yeni yeni hastalıklar çıkacak, Müs­lümanlar parça parça olacak, kadınlar erkeklere, erkekler de kadınlara benzeyecek, faiz çok yaygınlaşacak, çirkin işler ve haddi aşanlar çoğalacak…

Ertesi gün, mahallenin çocukları öğleden önce top­landılar. Şimdi sıra, lahana tarlasının futbol sahasına dö­nüştürülmesine gelmişti. Çocuklar; kazma, kürek, bel, tırmık, keser, tahra getirmişlerdi. Lahana tarlasını dü­zeltmek için canla başla çalışmaya başladılar. Acıktıkları halde öğle yemeğine bile gitmediler. Vakit ikindi olmuş, hepsi de çok yorulmuştu. Tarla, ufak tefek tümsekler kal­sa da top oynanacak duruma gelmişti. Hepsi de gururlu bir şekilde, yarın ilk maçı yapmak üzere evlerinin yolunu tuttular.

Ertesi gün hava parçalı bulutluydu. Güz serinliği başlamıştı. Su değirmeninin yanındaki söğüt ve kavak ağaçları yapraklarını dökmeye başlamıştı. Kavak ağaçla­rı sarı yapraklarını tepeden dökmeye başlamıştı. Bu du­rum kışın şiddetli geçeceğinin göstergesiydi. Hafiften bir poyraz esiyordu. Çocuklar toplanmıştı ama maç yapmak için topları yoktu. Biraz sonra babası öğretmen olan Ali, elinde kırmızı renkli bir topla geldi. Herkes Ali’yi ayakta karşıladı. Lahana tarlasında ilk maç yapılacaktı. İlk önce topluca maçın kuralları, takımlar oluşturulmadan belir­lendi.Tarlanın güney ve kuzey yönünde yedişer adımdan oluşan kaleler yapıldı. Her iki kalenin iki tarafına taşlar konuldu. Gol olması için topun kalenin iç kısmından gitmesi gerekiyordu. Penaltılar dokuz adım mesafeden atılacaktı. Top havadan giderse; kalecinin parmakları­nın ucuna değerse gol, değmezse aut olacaktı.Aynı kural frikik topları için de geçerliydi. Maç iki yarıdan oluşa­cak ama her devre değişimi üç gol sonrasında olacaktı. Sıra takımların oluşturulmasına gelmişti. Birinci kaptan belliydi: Topun sahibi olan Ali’ydi. İkinci kaptan iyi top oynayan ve yaşça diğer çocuklardan büyük olan Mehmet oldu. Diğer çocuklar iki kaptanın karşısında yan yana di­zildiler. Seçmeye önce Ali başladı. Takımlar altışar kişi­den oluşacaktı. Ancak hakemin dışında on üç kişi vardı. Takımlar oluşturuldu. Ben dışarıda kalmıştım. Canım çok sıkılmıştı. Yorulan ya da sakatlanan olursa beni oyu­na alacaklarını söylediler… Ben çok iyi top oynayamıyor­dum ama topa vurmasını bilmeyenler bile takıma gir­mişti. Yani bazı çocuklara torpil yapılmıştı, bu zoruma gitmişti. Yine de sahayı terk edip gidemedim, maçı sey­retmeye karar verdim.

Ali’nin, Mehmet’in, Recep’in, Yaşar’ın ayağında spor ayakkabısı vardı. Diğer çocukların ayağında soğukku­yu ayakabı, gıslevet ve eski kundura vardı. Hakemliği ortaokulda okuyan Hasan yapıyordu. Maç kıran kırana başladı. Abdullah çok sert ve faullü oynuyordu. Hakem uyardı, maçta kavga çıksın istemiyordu. İlk golü ka­rambolden Recep attı, havalara zıpladı; çok mutluydu. Herkes ona sarıldı ve onu tebrik etti. Maç tekrar başla­dı. Takım kaptanı Ali, orta sahadan aldığı pasla kale­cinin solundan güzel bir plaseyle kale taşının yanından golünü attı. Durum iki sıfır olmuştu. Karşı takımdaki oyuncular birbirlerini suçluyorlar, bağırıp çağırıyorlar­dı. Kaptan Mehmet arkadaşlarını uyardı. Maç yeniden başladı. Takım arkadaşı Yaşar’ın sağdan gelen güzel or­tasıyla topla buluşan kaptan Mehmet, kalecinin ayakları arasından golünü attı. Arkadaşları kaptanı kucaklayarak sevinçle havaya kaldırdılar. Maçın seyircileri çoğalmıştı, kenardan da alkışlar duyuldu. Bu durum oyuncuların da hoşuna gitmişti. Maç tekrar başladı. Her iki kaptan da kısa paslarla oynamaları için arkadaşlarını uyarıyordu. Ali’nin takımı bir gol daha atınca birinci devre bitmişti. Her iki kaptan da arkadaşlarını başına topladı. Beş daki­kalık arada taktikler verildi. Bazı oyuncuların oynadıkla­rı mevkileri değişmişti. İkinci devre çetin başladı.Herkes görevini en iyi şekilde yapmaya çalışıyordu. On dakika geçtikten sonra yorulmalar başlamıştı. Hatalı verilen bir geri pası takip eden Ali’nin takımından Yaşar, kaleciyi de çalımlayarak dördüncü golü attı. Kaleci hatalı geri pas yapan arkadaşına bağırdı. Moraller bozulmuştu. Kaptan Mehmet araya girerek arkadaşlarını uyardı. Ali’nin takım arkadaşları da yorulmuştu. Ali, arkadaşlarına yardımla­şarak ve üç pas yaparak oynamalarını söyledi.Mehmet’in takım arkadaşları yenik durumda olmaktan bir an evvel kurtulup gol atmak için rastgele saldırıyorlardı. Defansta çok açık veriyorlardı. Nitekim orta sahada kaybettikleri topu kazanan Kaptan Ali, kalecinin öne çıktığını görün­ce üzeriden şık bir gol attı. Durum beş bir olmuştu. Kap­tan Mehmet, kaleciye hatasından dolayı fırça attı. Kaleci hatalı olduğunu bildiği için hiç sesini çıkarmadı. Kap­tan Mehmet çok becerikliydi. Orta sahadan aldığı top­la önüne gelenleri tek tek çalımlayarak takımının ikinci golünü attı. Arkadaşlarına moral vererek ikili mücade­leyi bırakmamalarını, yardımlaşmalarını söyledi.Her iki takımın oyuncuları da çok dikkatli oynuyordu.Oyun­cular koşmaktan yorulmuş, nefes nefese kalmışlardı. Ali’nin takımı üç pasla orta sahaya geldi, Latif sağ açıkta çizgiye yakın bekliyordu. Pas kendine gelince hızlı bir şekilde sağ köşeye doğru topu götürdü. Rakibine güzel bir çalım attı. Kafasını kaldırdı, takım arkadaşları ceza sahası içinde top bekliyorlardı. Çok güzel, kavisli bir orta yaptı; herkes havaya sıçradı, kaleci boşa çıkmıştı. Ahmet şık bir kafa vuruşuyla takımının son golünü atarak maçı bitirdi. Arkadaşları sevinçle onu kucaklayarak mutlulu­ğunu paylaştılar. Maçın rövanşını yapmak üzere sahadan ayrılırken Ali’nin takım arkadaşları sevinçli, Mehmet’in takım arkadaşları üzüntülüydü.Takım kaptanı Mehmet:

-Bugün şans sizden yanaydı. Kendi basit hataları­mızdan goller yedik. Bundan dolayı da maçı kaybettik.

Maçın rövanşını mutlaka alacağız, diyerek arkadaşlarını teselli etti.

Günler, aylar geçti. Artık Ali’nin takımının değişmez oyuncusu olmuştum. Yağmurda, çamurda, soğuk hava­larda, hatta kar yağdıktan sonra bile buzlu sahada maçlar yaptık. Futbolu ilerletmiştim. Mevki olarak ya sağ bek ya da sağ iç-stoper oynuyordum. Fakat hiç kaptan olama­dım. Kaptan olmak için ya çok iyi futbol oynayacaksın ya da topun sahibi olacaksın. Çok iyi futbolcu değildim ama top sahibi olursam kaptan olacağımı biliyordum. Top sahibi olmaya karar verdim.

Okullar yaz tatiline girmiş, ilkokulu bitirmiştim. Or­taokul birinci sınıfa gidecektim. Ailemiz çiftçilikle uğraş­tığından yaz mevsimi boyunca hayvanlarımızı otlattım. Sabahtan akşama kadar tarlalarda olduğumuz için; me­mur, işçi, esnaf çocukları yaz tatilinde doya doya futbol oynarken ben oynayamadım. Komşularımızın ineklerini de parayla güderek top almak için para biriktirdim.

Sonbahar mevsimi gelmiş okullar açılmıştı. Ortaokul birinci sınıftalebesiydim. Çarşıdan yeni futbol topu ala­cak kadar param yoktu. Büyük ablamın kocası köşkerdi. Çok dürüst, sessiz sedasız kendi halinde biriydi. Tamir ettiği ayakkabılar için kim ne verirse az çok demeden “Allah bereket versin!” derdi. Allah adamıydı. Beni de çok severdi. Biz ona hep “Ali Ede” derdik. Yanına vardım:

-Ali Ede, bana öküz derisinden futbol topu diker mi­sin?

Ali Ede bana şöyle bir baktı. “Hemen dikemem.” diye­medi. Belli ki bir mazereti vardı:

-Kardeş bende top dikecek öküz derisi yok, deri alır­san dikerim,

-Kırk liram var, yeter mi?

-Yeter de artar bile…

Parayı Ali Ede’ye verdim. Eskimiş bir futbol topunu örnek olarak ona götürdüm. Futbol topunu evirdi, çevir­di, iyice inceledi ve bir haftada ancak dikebileceğini söy­ledi. Akşamları topu dikmek için evde çalışıyordu. Ben de heyecanla onu izliyordum. Ali Ede zorlanıyordu çün­kü hayatında ilk defa bir futbol topu dikiyordu. Topun içine iç lastiği koyacağımızdan küçük bir delik bırakma­sını istedim. Akşamları hep onun yanına gittim. Topun dikimi on gün sürdü. Ali Ede benden dikiş parsı almadı. On liram kalmıştı. Yedibuçuk lirasıyla Kolu Kesik Hüse­yin Emmi’den iç lastiği aldım. Arkadaşım Ab­durrahman’la birlikte iç lastiği topun içine yerleştirdik. İç lastiği ağzımızla şişirdik ama nefesimiz yeterli ol­madığından top sert­leşmemişti. Kalenin kuzeyinde Bisikletçi Hacı usta vardı. Yirmi beş kuruşa, belirli bir uzaklıkta bisiklete bi­nerdik. Hacı Usta’nın yanına vardık, bisiklet pompasıyla futbol topunu şişirdik. İç lastiğin ağzını sağlamca bağ­ladık. Onun üzerine de bir deri parçası sıkıştırdık. Top hem elde dikildiğinden hem de iç lastikten dolayı tam yuvarlak değildi. Deri de yaş olduğundan oldukça ağır­dı. Abdurrahman en çok sevdiğim ve yakın arkadaşımdı ama futbolla ilgisi yoktu. Benim hatırım için maçları sey­retmeye gelirdi.

Hafta içiydi, topu bir gazeteye sardım. Kimseye gös­termeden yattığım tahta kanepenin altına sakladım. He­yecanla hafta sonunun gelmesini bekliyordum. Geceleri topu elime alıp havasını kontrol ediyor, ayağımda sektiri­yor, kafa vuruyordum. Topun derisi kurumaya başlamış ama tamamen kurumamıştı. Normal toptan çok ağırdı. Dört gözle cumartesi gününü bekliyordum.

Lahana tarlası yine mahallenin çocukları tarafından futbol sahasına dönüştürülmüştü. Cumartesi günü öğle sonrasıydı. Mahallenin çocukları top sahasında toplan­mıştı. Evimizin çardağından saha görünüyordu. Babam yeni gıslevet ayakkabısı almıştı. Ayakkabıyı hiç giyme­miştim. Simsiyah kundura gibi parıl parıl parlıyordu. Futbol maçında giyemezdim, yırtılabilirdi. Babama ne diyecektim. En az bir kış o ayakkabıyı kullanmak zorun­daydım. Evimizin depo kısmında babamın askerlikten kalma kahverengi bir çift asker potini vardı. Ancak be­nim ayak numaram otuz sekiz, potinler kırk iki numa­raydı. Potinlerin uç kısmını eski çaputlarla başparmağım değinceye kadar doldurdum. Potinleri ayağıma giydim… Pantolonun paçalarını potinlerin içine koydum. Ga­zeteye sarmış olduğum topu alarak arkadaşlarımın ya­nına vardım. Önce ayağımdaki potinlere bakarak bana güldüler. Gazeteye sarılı futbol topunu görünce merakla incelemeye başladılar. Top elden ele dolaşıyordu. Hava top oynamaya çok müsaitti. Vakit de çok uygundu. Sıra takımların oluşturulmasına gelmişti. Fırsat bu fırsattı. Topun sahibi bendim; ilk defa kaptan olacaktım, hayalim gerçekleşecekti:

-Arkadaşlar! Birinci kaptan benim. Diğer kaptan kimse ortaya çıksın, takımları kuralım, maç yapalım.

Ortalıkta kısa bir sessizlik oldu, herkes birbirine baktı. Kaptanlığıma itiraz eden olmadı. Hüseyin elini kaldırdı:

-İkinci takımın kaptanı da benim.

Hüseyin yetenekli bir çocuktu. Orta son sınıfa gi­diyordu. Aynı zamanda okul takımının da kap­tanıydı.Ben, top sahibi olduğum için ilk seçmeyi yaparak takımı oluştur­maya başladım. İlk seçti­ğim kişi benim de yakın arkadaşım olan Ali’ydi. Yedişer kişilik takım oluş­turduk.Vakit uygundu, topu uzun süre oynamak istediğimiz için beş gol­le birinci devre bitecek, ikinci devrede yine beş golle bitecekti. Yani toplamda on golü hangi takım bulursa maçı kazanacaktı. Diğer kurallar belliydi.

Maçın hakemi, okul takımının da oyuncularından olan Bünyamin oldu. Maç heyecanla başladı. Mahal­lenin çocukları meraklı gözlerle maçı seyrediyorlardı. Deri futbol topu ağır olduğu için futbolcular uzun şut çekemiyorlardı. Ben sağ bek oynuyordum. Ayağımda­ki asker potininin ön kısmında demir olduğu için bu­run vuruyordum; top çivi gibi ileri gidiyordu. Potinden korktukları için benimle ikili mücadeleye bile girmek­ten çekiniyorlardı. Mahir, topla beni geçmek isterken topa öyle bir abandım ki, topla birlikte yuvarlandı. Ha­kem faul çaldı, ben topa müdahale ettiğimi söyleyerek itiraz ettim. Potinleri çıkarıp normal ayakkabı ile top oynamamı istediler ama ben kabul etmedim çünkü top benimdi. Maç faul atışıyla tekrar başladı. Kıran kırana maç oluyordu. İlk yarı Hüseyin’in takımının beş dört üstünlüğüyle sona erdi. Kısa bir dinlenmeden sonra ikinci yarı başladı. Karşılıklı goller atıldı. Durum do­kuz dokuz olmuştu. Herkes çok yorulmuştu. Onuncu golü hangi takım atarsa maçın galibi olacaktı. Kaleci topu bana verdi. Topu önüme aldım, sağdan ilerlemeye başladım. Ali, topu araya atmam için işaret etti, topu Ali’nin önüne attım. Ali topu aldı ama faulle durdu­ruldu. Hemen koştum çünkü duran topları hep ben kullanıyordum. Mesafe, kaleye yaklaşık yirmi metrey­di. Tek kişilik bir baraj kurdular, benim pas vereceğimi düşünüyorlardı. Topu koyacağım yeri elimle düzelt­tim. Topu yerine koydum, kaleye baktım. Herkes ceza sahası içinde yer almıştı. Seyirciler de pür dikkat bizi izliyorlardı.Baldırdan şut atmayı iyice öğrenmiştim. Mesafe uzaktı, top ağırdı. Doğrudan kaleye vurmaya karar verdim. Yedi sekiz adım geriye çıktım. Olanca gücümle asker potinin burun kısmıyla öyle bir vurdum ki barajdaki futbolcu korkusundan yana kaçtı, top her­kesin heyecanlı bakışları arasında kalecinin parmak uçlarını sıyırarak gol odu. Sevinçten havalara sıçradım, takım arkadaşlarım bana sarılarak beni havaya kaldır­dılar. Benim de ellerim havadaydı. Maçı benim takım kazanmıştı. Karşı takım son golün şaşkınlığıyla donup kalmıştı. Yapacak bir şey yoktu ama kendi aralarında tartışmaya başlamışlardı. Topu aldım, sevinçle eve koş­tum. Avludaki ardıç süllümü koşarak çıktım. Anam çardaktaki ocakta tarhana çorbası pişiriyordu:

-Ana…Ana!Ben takım kaptanı oldum, takım kap­tanı oldum…Üstelik gol de attım, benim takım galip geldi!.. Maçı kazandık… Sevincimi anamla paylaştım. Anam takım kaptanının ne olduğunu bilmiyordu ama benim sevinçli olduğumu görünce iyi bir şey olduğu­nu düşünerek o da gülümseyerek mutluluğuma ortak oldu.Yorulmuştum fakat mutluluktan dört köşeydim. Sonunda hedefime ulaşıp takım kaptanı olmuştum… Ne var ki takım kaptanlığım, futbol topum eskiyip yır­tılıncaya kadar devam etti!

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Facebook
Twitter
YouTube
Instagram