SOĞUKTU ve KAR YAĞIYORDU

*Sadık Arslan

*

 Benim leylağım, gözümün önünde soluyor ve ben anılara sığınıp onun çaresizliğini seyretmekten başka bir şey yapamıyordum.

İnce ince kar yağıyordu Ankara’ya. Sanki kar, bütün kötülükleri ve karanlıkları beyaza dönüştürmeye çalışıyor da Ankara direniyordu buna. “Kar değil, kül yağıyordu. Kül aşağıya inerken kan rengine bürünüyor, yere düşünce de kar oluyordu.” dedi Gülseren. Belli ki yine rüya görüyordu. Doktor: “Bu aşamada bunlar olur.” demişti.

Ameliyat sonrası böbrek biyopsisi geldiğinde Doktor, “Renal hücreli karsinom” dediğinde bir şey anlamamış:

“Yani?” demiştim.

“Hocam, çaresiz hastalık, kanser, hem de en kötüsü!” demişti.

            Gülseren, iyileşeceğini sanıyordu, ama kâbusları öyle demiyordu. Birden uyandı:

            “Kar yağıyor Ankara’ya şimdi çok üşüyor mudur kuşlar?”

            “Neden böyle söyledin?” dedim.

            “Bilmem” dedi. “Ben çok üşüyorum ama onlar özgür, bütün gökyüzü onların, benim için gökyüzü bitti.” Sonra:

            “Ahmet, gökyüzü biterse kuşlar nereye gider?”

“Bilmem, ölür herhalde” diyebildim.

            “İşte ben öyleyim şimdi biliyor musun? Kara gözlülerime, doyamadan gideceğim. Bir ışık, bir rüzgâr yok, her taraf koyu karanlık…”

            Gözünden birkaç damla yaş döküldü. Onun ağlamasına dayanamazdım. Onsuz ıssız, anlamsızdı Ankara… Bu yüzden kara kapkaraydı. Onsuz nasıl devam edecektim hayata? Kar, kara kar yağıyordu kente ve gün geçtikçe bizim için umut bitiyordu.

            Moral bulmak için doktorun odasına yürüdüm, odaya nasıl gittiğimi bilmiyordum:

         “Bundan sonra metastaz yapacak ve kanser bütün vücudu saracak” dedi doktor. “Eşiniz, yemek yiyemeyecek, yediklerini çıkaracak, saçları dökülecek, kan değerleri düşecek ve çok acı çekecek, belki yürüyemeyecek!” İçimdeki şiir bitmişti. Her şey bu kadar yalın ve açıktı. Doktor ne de kolay söylemişti öyle! Sesinde duygu yoktu. Kim bilir onkoloji servisinde kaçıncı kez bir hasta yakınına benzer şeyler söylemişti. Doktor, sadece kendi işini yapıyordu. Onun söylediklerinde ben yoktum. Uğur’la hayatıma nasıl devam edecektim?

             Onunla tanıştığım günü anımsadım. Gözlerinde ırmakları, pırıl pırıl güneşi görmüştüm. Üniversitenin şiir etkinliğinde elinde titreyen kâğıtlarla mahcup bir genç kız… Gözleriyle etrafa ışık saçıyor, edasıyla, sesiyle duvarların dışına taşıyordu; ama o, bunun farkına varmıyordu. Bütün gözler ondaydı, onun dikkati ise okuduğu şiirdeydi. Yüzüne ve gözlerine doyasıya bakmaktan kendimi alamamıştım. O, şiirini okurken kızarıyor, bozarıyor, renkten renge giriyordu. Bütün mahcup kızların kendine has bir terbiyesi ve utanma duygusu vardı. Ya kollarının üzerinden taşan kazaklarını ya da eteklerini düzeltirlerdi. O da sol kolunun üzerinden taşan kazak ucunu düzeltiyordu. Böylelikle kendi üzerindeki dikkati başka bir yöne çeviriyordu. Yavru bir ceylanın vurulma anındaki çaresizliğiydi bu! Onun yüzüne bakmaktan şiirin dizelerini kaçırmış yalnız şu iki dizesini yakalayabilmiştim:

“Anne, umudunum, gözlediğin dağlarda açacak çiçek

 Anne, umudunum, çektiğin acıları sevince dönüştürecek.”[1]

Benim umudum da oydu; ancak o umut, Hacettepe’de gözlerimin önünde günden güne sönüyor, bitiyordu, tıpkı kar gibi karararak eriyordu.

Gülseren, “Ahmet” dedi, “Sürekli rüya görüyorum gündüzleri rüyamda sen ve Uğur, beni arıyor, karanlık bir vadiye iniyorsunuz. Ben, gökten sizi izliyorum, siz yerde beni arıyorsunuz. Yere bakıyorsunuz ama göğe bakmayı akıl edemiyorsunuz.”

Bir şey söylemeden öylece sessizce dinledim. Gözyaşımı ona göstermeden sarıldım, kucakladım onu. “Üzülme Ahmet” dedi. “Ben kendim için değil, senin için üzülüyorum. Sen, bensiz nasıl yaşayacaksın, öykülerini yazarken kim çay demleyecek sana, kim okuyacak, kim düzeltecek yazılarını, çamaşırlarını kim yıkayacak, Uğur’a nasıl bakacaksın? Sen yemek de yapamazsın. Her gün aç kalmanıza gönlüm razı olmaz ki!” Yastığını başının altına koydum, yeniden uyudu. Artık yüzündeki tebessüm, yerini morarma semptomlarına bırakmıştı. Ağrıları dayanılmaz bir hal alıyor, boş ağzını sakız çiğner gibi şapırdatıyor, ayakları istemsiz çekiliyor, sürekli kusuyor, saçları dökülüyor, belindeki kemikler belirgin bir şekilde eğiliyordu…

Doktor, yeni bir bilgisayarlı tomografi daha istedi. Hastabakıcı, yataklı sedyeyi tomografi odasına sürdüğünde saat gece yarısını çoktan geçmişti. Ben güçlü görünmeye çalışıyor, ağlayan yüzümü ona göstermemek için kaçırıyor, küçüldükçe küçülüyordum. Tümörün yeri sabaha karşı bulundu. Tomografi teknisyeni radyologla aynı anda bağırdı: “Buldum, buldum!” Sanki maden bulmuş mühendis gibiydiler. Onlar kendi işlerinde başarılı olmanın sevincini yaşarken benim için karanlık bir tünelde yeni bir yolculuk başlıyordu: Karlı bir günde kara bir Ankara… Bazen birinin sevinci, başkasının gözyaşı oluyordu. Bunu gözlerimle görmüştüm ve bu duyguyu ikinci kez yaşıyordum. Radyologla teknisyenin bulduğu omurilikte yeni bir kitleydi. Doktor “spinal kitle” dedi. Yani omurilikte yeni bir kanser hücresi… Doktor:

“Hocam, bu kitleyi alırsak, bacaklar bir daha gelmeyebilir!”

“Başka şansımız var mı?” dedim.

“Maalesef” dedi.

Kapana kıstırılmış bir fare, Esmeralda’sını yitirmek üzere olan Quasimodo’ydum şimdi.[2]

 Kitle, ertesi gün ameliyatla alındı ve Gülseren, o günden sonra yürüyemedi, artık felç olmuştu; ancak bu durumun geçici olduğunu, iyileşeceğini, yeniden hayata tutunacağını umuyordu. Umut, hiç bitmezdi. İnsanoğlu, en umutsuz döneminde bile kendisine bir masal uydurur, kendi devini yaratarak olumsuzlukları yok ederdi. Bu umudu da sürekli diri tutuyor, o eski günlerimize döneceğimize inandırıyordum onu. Ta ki psikiyatrın artık ona yürüyemeyeceğini söyleyeceği ana kadar… Fizik tedaviye başlamıştık ancak bunun pek anlamının olmadığını artık Gülseren de anlamıştı. Elimden uçmak üzere olan çelimsiz, bir kuştu artık o…

Hastane, bizi -bir ay sonra- yapacak bir şeyleri kalmadığını söyleyerek taburcu etmek istedi. Doktorumuz; Gülseren’in eşi, oğlu ve yakınlarıyla son günlerini geçirerek evinde ölmesini istiyordu. Bu düşüncesini benimle de paylaşmıştı; ancak Gülseren’i nereye götürecektim, sondasını nasıl takacaktım, felçli bir hastanın ihtiyaçlarını nasıl karşılayacaktım? Akyurt’taki baldızım, bacısını kabul etmedi. Sadece: “Enişte, Gülseren’i bana getirirsen evliliğim biter, bunu göze alamam!” dedi. Keçiören’deki küçük baldızım, tehlikeyi önceden sezmiş olmalı ki bir ay önceden polis eşinin görevi gereği-hiç zorunlu olmadığı halde- Bosna’ya gitmiş giderken de evinin anahtarını yanında götürmüştü. Artık gidecek bir yerimiz yoktu Ankara’da, evimiz ise Muş’taydı.

Ambulansla onu İstanbul’a babasının evine götürdüm. Ertesi gün yine fenalaştı. Cerrahpaşa Tıp Fakültesine gittik. Fakülte, önce “epikriz” istedi. Yanımda olduğunu söyledim; bu kez de hastaya bakamayacaklarını, ameliyatı olduğu hastaneye götürülmesi gerektiğini söylediler. İçimden bir şeyler koptu. Ambulansla yeniden Hacettepe’ye döndük. Acilden girdik ve birtakım incelemelerden sonra bizi yeniden onkoloji servisine aldılar. İşte tekrar başladığımız yerdeydik.

Kanser, metastaz yapmış ve bütün vücuda yayılmıştı. Makineye bağladılar, sıvı morfin vererek Gülseren’i uyuttular. Doktor:

“Hocam, artık ameliyat olmaz. Bundan sonraki süreçte sadece acılarını dindiririz.

“Ya benim acılarım?” dedim.

“Anladım.” dedi doktor.

“Anlamanızı beklemiyorum.” dedim.

Tıpkı ilk günkü gibi doktorun sesinde yine duygu yoktu.

Papatyaları çok severdi Gülseren. Bir de gülmeyi, misafiri, edebiyatı, sanatı, insanları ve doğayı… Her sabah kahvaltıda vazoda bir gül, lale, karanfil ya da sümbül olurdu. Al fistanlar giyerdi tıpkı anamınki gibi… Elma rengi, narçiçeği, kavuniçi fistanlar, vişneçürüğü entariler…

                                 ***

  “Aldın yüzümü de götürdün

    Yalnızlığımla yoktasın

    Sarı saman kuru daldı

    Bana yuva, sesime deniz kaldı.”[3]

Kişisel bakımım için oteldeki odama gitmiştim. Duvarlar üstüme üstüme gelmişti. Oda küçüktü, koridor dar, kapılar kapanık… Yalnızdım, hüzünlüydüm… Aynada yüzünü görmüştüm, kendi yüzümde yüzünü… Baktığım her yerde o vardı. Suçluluk duygusuyla hastaneye koştuğumda Hacettepe’nin bahçesinde yalnız, kuru ağaçlarda üşüyen kuşlar vardı, yaralı, uçmayan, uçamayan, gidecek bir yeri olmayan kuşlar bir de gökyüzünde yaralı, hüzünlü iki bulut… Bulut ağlıyordu, yalnızdı, benim gibiydi, üşüyordu ama biri sırtına pardösü atmıştı; fakat pardösü eğreti duruyordu. Bir yerlere gitmek istiyordu da sanki birileri engelliyordu. Şimdi onlar gibiydim. Yenik, yaralı… Soğuktu ve kar yağıyordu. Kapıdan girer girmez:

“Unuttun mu beni?” dedi.

Nasıl unutabilirdim seni? Sen henüz sevgilimken hiç unuttun mu beni? Hani Hınıs’ın bir dağ köyüne atanmıştım da sana telefonda hasta olduğumu, kardan yolların kapalı olduğunu söylemiştim de sen Ankara’dan yola çıkmış, Hınıs Kaymakamlığını harekete geçirerek yolları açtırmıştın. 39 derece ateşle yanan sevgilini iyileştirip dönmüştün. Seninle birlikte bahar gelmişti Halilçavuş’taki dağ köyüne. Murat Nehri’nde balık tutmuş, mangal yakmıştık. Akşam romantik bir masa hazırlamış, vazoya gül koymuştuk. Nazlı gelin, ince ince salınan bir balerin gibi, tane tane yağan kar eşliğinde ışıkları söndürüp dans etmiş, sabaha kadar sana Gazâlî’den rubailer, Fuzûlî’den gazeller Nâzım’dan Pîrâye şiirleri okumuştum.

Ara ara uyuyup uyanıyordu. Uyandığında Uğur’u soruyordu. Oğlumuz dört yaşındaydı. Uğur, İstanbul’daydı; çünkü ona bakacak halimiz yoktu. Tam yedi aydır Hacettepe’deydik. İyot, ilaç, klor, kloroform ve hastane kokuyorduk. Çocuğun bu ortamdan etkilenmesini de istememiş, onu anneannesinde bırakmıştık. Eniştemi arayıp Uğur’u çabucak Ankara’ya getirmesini istemiştim. Oğluyla son kez kucaklaşıp vedalaşmasını istemiştim. Uğur, eniştemle yola çıkmıştı.

Gülseren, birden uyandı, kan ter içindeydi, konuşacak hali kalmamıştı, yüzü yeniden morardı, son bir hamleyle, sesi titreyerek:

“Nasıl olsa ölünce ikimiz de

           Çok üşüyecektik yalnızlıktan” [4] dedi.

Şimdi sen sus sevgilim, ruhum üşürken güneşin altında ne olurdu çöle düşen kar olaydım, yokluğunun derdini unutup bir an, görülmemiş bir düşte var olaydım, sen ölürken derdine derman olaydım.

Ankara, ıssızdı, sessizdi, anlamsızdı… Yine kar yağıyordu. “Renal hücreli karsinom” demişti doktor. Bu üç sözcüğün hayatımı mahvedeceğini nereden bilebilirdim? Sonra iki sözcüğe indi. İşte hayatın hepsi buydu:

“Eşinizi kaybettik!”

            Gülseren’in üzerine boydan boya beyaz bir çarşaf örttüler. Birkaç saat sonra eniştemle Uğur geldi.“Şimdi üşüyen ruhum, kirli bir iklimin içinde seni bekliyor oğlum.”diyebildim.

*

[1] Yücel Kayıran, Yaba Öykü

[2] Victor Hugo, Notre Dame’ın Kamburu’nun kadın ve erkek kahramanları

[3] Duran Aydın, (Su Çatlağı, Öksüz Dörtlük, s.51)

[4] Duran Aydın, (age, Sensiz Bir Kış Ormanında, s.24)

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir