ŞİİRİN Ş’Sİ

Şiir edebi metinler içerisinde edebiyat evinin doğan ilk çocuğu, sözün kulaktan kalbe doğru ilk yolculuğudur. Bu yolculuk ilk adımları annelerin, babaların çocuklarına bir ritim bir ahenk içerisinde söylediği ninnilerle başlar. Peki, neden bir masal ya da hikâye anlatmadıklarını hiç düşündünüz mü? Ninni sadece çocuklarını uyutmak için söylemiyor, bu biraz da annelik içgüdüsünden kaynaklanan sevginin ninni şeklinde çocuğun kulağından kalbine doğru yapılan yolculuğun olmazsa olmazlarındandır. Söz meclisten kürsüye gelmişken ikinci kırkını çıkaranların bilebildiği yeni nesillerin akıllarına dahi gelmeyen bir ninniyi birlikte söyleyelim:

Dandini dandini dastana

Danalar girmiş bostana

Kov bostancı danayı

Yemesin lahanayı

Huuu huuu huuu

 

Dandini dandini danadan

Bir ay doğmuş anadan

Kaçınmamış yaradan

Mevla korusun nazardan

Huuu huuu huu hu

 

Dandini dandini danaylı

Kaplarımız kalaylı

Kızım konak gelini

Oğlum olsa saraylı

Huu huu huu hu

Gurbette olanlar ya da işten yorgun dönenler emin olun anneniz hayattaysa başınızı dizine koyduğunuzda size bu ninniyi okuduğunda sanki zaman geriye sarılır, bütün yorgunluklarınız kanatlanır uçar ve siz mışıl mışıl ya da horul horul bir uykuya dalarsınız. Şiirle bu ninninin ne alakası var diyebilirsiniz ama demeseniz daha iyi.

Anneler güzel sözler söyleyerek çocuklarını pekâlâ uyutabilir diyenlere de aşk olsun. Şuan dokuz yaşındaki kızım Mihriban’a annesi ne kadar ninni okursa okusun en son benim kucağımda uykuya dalardı. Çünkü ben ninniyi irticalen söylerdim. Bir önceki ninnim ile son ninnim aynı değildi. Bir gün annesi benim irticalen söylediğim ninnileri telefona kaydetmiş bir gün baktım annesi Azerbaycan dolaylarından bilebildiği ninnileri söyledikten sonra telefonuna kaydettiği ninnileri dinleterek Mihriban’ı uyuttuğuna şahit oldum. Kaç defa o irticalen söylediğim ninnileri kâğıda dökmek istediysem her seferinde unuttum ve telefon bozulunca o ninniler de telefonla birlikte gitti. Siz siz olun irticalen ninni söylemişseniz onu kaydetmeyi unutmayın.

Anadolu’da çocuklarına ninni söyleyerek uyutma geleneği yüzyıllardır bozulmadı. Anneler bu ninnileri unutmasın diye de bu ninniler müzik olarak seslendirilip annelerin işlerini de kolaylaştırdılar. Bu vesile ile bunu da anne adaylarına müjdelemiş olalım.

Yukarıdaki ninniye tekrar dönmeden şöyle bir ninni uydurabilir miyiz?

Yavrum bugün yoruldun uyu artık

Altın kuru karnın tok neden uyumuyorsun

Senin yüzünden biz de günlerdir doğru dürüst uyku yüzü görmüyoruz

Allah aşkına artık uyu da sabah işe geç kalmayalım.

Şimdi doğru oturalım ve doğru söyleyelim. Yukarıda alt alta dizip bir de italikleştirerek şiir süsü vermeye çalıştığım dizelerden suyunu sıksak bir dörtlük ninni çıkarabilir miyiz? Hâlbuki yukarıdaki alt alta dizdiğimiz dizeleri okuyarak çocuğu uyutmaya çalışırız ama bu çocuğun ağlamasını durdurmadığı gibi sizin de içinize sinmeyen bir davranış olur. Belki şiirin şesi ile bu anlattıklarınızın kel alakası vardır diyeceksiniz. Şiirin Şesini duymadan, bilmeden, okumadan şiirin kapı tokmağına dahi dokunamazsınız.

Sakın şiirin kapı tokmağı da mı olurmuş demiyorsunuz değil mi? Zaten diyemezsiniz. Siz bu kısa cümleciği iş olsun diye yazdığımı zannediyorsanız zannetmeseniz daha iyi.

Eskilere gidip günümüze doğru gelecek olursak; her şehrin bir kapısı olduğunu hatırımıza çağırarak her şeyin bir kapısı olduğunu bilemezlikten gelemeyiz. Siz aklınızdan geçen bütün kapıları bu yazının arasına koyabilirsiniz. Hatta Veysel usta işi biraz daha ileri götürerek  “İki kapılı bir handa/Gidiyorum gündüz gece” diyerek içinde yaşadığımız dünyanın da giriş-çıkış kapısı olduğunu söylüyor. Ben size kalbinizin kapısı kulağınız, vücudunuzun kapısı ağzınız ve size her insanın kapısını açacak açarın diliniz olduğunu pekâlâ söyleyebilirim.

Bütün bu kapıları açmadan önce de elbette insanın yol yordam bilmesi gerekir. Yolu bilmeden, yolda olmadan, yoldaşlık, haldaşlık nedir bilmeden bir kapıdan “zoldur zop” diye de girebilene aşk olsun. Koca Yunus, Tabduk kapısına neden kırk yıl doğru odun taşıdı? Destur olmadan neden kapının eşeğinden içeriye adım atmadı? Bu iki sorunun arkasına yüzlerce soru sıralayabilirsiniz.

Kendinizi şair olarak görüyorsanız, cahiliye döneminde Kâbe’nin duvarlarına asılan şiirlerden de haberiniz vardır. Peki, kabileler arasında kendi kabilelerinde şairlerin konumunu biliyor musunuz? Biliyorsanız Yunus pirimin “Söz ola kese savaşı/Söz ola ağulu aşı/Yağ ile bal ede bir söz”ünü de elbette biliyorsunuzdur.

Geldik şiirin şesine.

Edebiyat metinlerinin kendine has okuma şekilleri vardır. Bir makaleyi şiir, şiiri, makale, hikâyeyi roman, tiyatro eserini türkü gibi okuyamadığınız gibi yemeği kaşıksız, arabayı direksiyonsuz, insanı elbisesiz düşünemezsiniz. Peki, bütün bu söylediklerimize katılıyorsanız şiir yazmadan önce şiiri tanımanın ne kadar önemli olduğunu söylesem ayıp etmiş olmam değil mi?

Kelimeleri alt alta dizmek, biraz afili olsun diye aralarına dalak, çağıldak, çıngırak vs. kafiyemtrak kelimeleri satır sonlarına yazarak hece şiiri yazdığını zannedenleri gördüğümden şiirin şesinden başlamanın yerinde olacağı kanaati ile “evde kalan kızın kaygısı emmisi oğluna düşer” darbı meselinden yola çıkarak şiire yeni başlayanlara ve kendini yetik görenlere söylenecek üç beş kelamımız olsun istedim.

Yazımızın başında alıntıladığımız ninni ile aslında kulağımızın kapısı şiiri aralanmış oldu. İlköğretimden lise çağımıza kadar okul kitaplarında da olsa bir şekilde şiir okumuş, ezberlemiş hatta öğretmenimizin ses tonumuzu jest ve mimiklerimizi öğrettiği zamanlara gittiğimizde şiirin hayatımızda bir yeri olduğunu hatırlayıveririz. Bunun yanına, manileri, tekerlemeleri, türküleri de ekleyince doğum-ölüm arasındaki zaman diliminde bir şekilde şiirle muhatap oluruz. O zaman ‘şiirin şesinden haberim olmadı’ deme lüksüne sahip değiliz.

Dam başında pırasalar buruşur

Aklımızda eski günler kartlaşır

Bahçemizde kuzuların meleşir

Derdimi kimseye dökemez oldum

Ya da;

Tuttum saçlarını yoldum karanlığın

Avuçlarımın nasırları kaşındı ağladım

Kara gün dostları akçıl düşler gördü

Dokundun ayrılığın hüzzam makanıma

 

Yukarıda irticalen yazdığım iki dörtlüğü hece ve serbesttimtırak şiir örnekleri diyebilir miyiz? Elbette diyemeyiz. Eğer bu iki dörtlüğe şiir diyen varsa o zaman şiirin ş’sinden haberdar değildir.

Şiirin kapısından içeri girdiğinizde şiirler sizi alıp bir yere götürmüyorsa, kendini ezberletmiyor, imgelere boğarak kulağınızdan kafanıza doğru karın gurultusu türünden sesler hissettiriyorsa demek ki ark suyundan içiyorsunuzdur. Pınarın gözünden içmek için de elbette bir çabayı göze almak zorundayız.

Şiir severden çok şairlerin olmasının altında yatan gerçekte tam burada gizlenir.

Geleneği bilmeyenin geleneği olmaz. İyi bir şiir okuyucusu, şiirdeki incelikten haberi olmadan şiir yazdığını zannedenler yüzünden yayınevleri şiir kitapları basmıyorlar. Bassalar bile kendi kazançlarını da üzerine ekleyerek basılacak kitabın parasını şiirin ş’sinden haberi olmayanlardan alıyorlar. Herkes şiir yazmak zorunda değil ama şiir okumak zorundadır. Çünkü şiir insanın kalınlığını alır, inceltir, kendine getirir, söz ile lafı birbirinden ayrıştırır.

Şiirin ş’sinden başlamak istiyorsak en az iki yüz yıl geriye gidip günümüz şiirlerine doğru yolculuğa çıkmak zorundayız.

Şiirin ş’sini tanımadan şiirin s’sine vakıf olamayız. 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir