ŞİİR OYUNLARI

*Mehmet Binboğa

*

Şiir, çoğu zaman kendini kolay kolay ele vermeyen uçarı bir kuştur. Bu nazenin kuşu yakalamak, özgün söyleyişlerde bulunmak için dilin gücünü zorlayanı mı ararsınız, yeni biçimler yaratmaya çalışanı mı? Her sanatta ya da uğraşta olduğu gibi bilinçaltı bize türlü oyunu oynar. Bu türden illüzyonlara şiirde daha sık rastlanır. Acemisinin tesadüfen denk getirdiği şiir hilelerini, ustalar bilinçli yapar.

Bu durumu bir bakıma eğitim ve çocuk sorunsalıyla da ilişkilendirebiliriz: Eğitimde çocuğa yanlış örnek verilmez, çünkü o, henüz olumsuzluk ekinin işlevini tam olarak kavrayamaz. Çocuk, belirli bir yaşa kadar kendisine söylenen cümlede sadece somut nesneleri karşılayan sözcükleri algılar, soyuta ve somuttan soyuta geçişle ortaya çıkan “mecaz” anlama henüz hükmedemez. Yani çocuğa: “Elini sobaya vurma.” denildiğinde, o sadece soba ve elin sobaya temasını anlar; “vur-MA!” buyurusundaki “-ma” olumsuzluğunu algılayamaz çocuk. İşte usta şairler de bu türden bilinçaltı oyunlarına şiirlerinde sık sık başvururlar. Acemi okur kızgın şiirlerle yanarken, tecrübeli okur dizelerin meydana getirilişindeki yapı taşlarını, şiirin harcını, urpunu, turpunu bildiği için sadece şairin zekâsına hayran kalır.

Bu şiir illüzyonlarından en bilinenlerinden biri, Cahit Kulebi üstadın  “yok”lu yüklemlerle aslında bilinçaltımızda “var”lı görüntüler ürettiği meşhur “Hikâye” şiiridir:

“Benim doğduğum köylerde

Ceviz ağaçları yoktu,

Ben bu yüzden serinliğe hasretim

Okşa biraz!..”

Şair daha “ceviz ağacı” der demez usumuzda, geniş dalları ve gümrah yapraklarıyla insana ferahlık veren, bizi sarıp sarmalayan yemyeşil bir ceviz ağacı boy verir. Yüklemdeki “yoktu” sözcüğünün bir önemi kalmaz artık… Ceviz ağaçları altında, o serinlikte dinlenen bir insan gelir gözümüzün önüne.

Kimi zaman öyle söylemler kullanır ki şairler, pöstekide kıl saymak, o sözcüğü sözlüklerde aramaktan kolaydır.

Attila İlhan’ın bir şiirinde: “telkâri bir mülazım ” biçiminde bir tamlama var. “Telkâri” sözcüğünün sözlük anlamı gümüş işçiliğidir; şair ona öyle bir anlam yüklemiş ki gümüş işçiliğinden ziyade gözümüzün önüne fidan gibi uzun boylu, yakışıklı bir delikanlı asker geliyor.

Ahmed Arif’in hepimizi büyüleyen bir beyiti var ki, şiirin içindeki vayvillimli, alengirli durumlar aklımıza gelmeden basıyoruz bağrımıza dizeleri.

“yokluğun cehennemin öbür adıdır

üşüyorum kapama gözlerini…”

Müthiş bir beyit, Bülent Ersoy’un tabiriyle fevkalâdenin fevkinde… Dikkkatli okur, birbirinden müstakil bu iki dizeyi şairin nasıl olup da böylesine sarıp sarmaladığını anlamakta zorlanmaz.

Birinci dizede, “Sevgilinin olmayışı, yani onun yokluğu çok kötü bir durumdur, hatta cehenneme eştir.” anlamına binaen, cehennemin kötü, karanlık ve yakıcı bir ateş olduğu hissettiriliyor. İlk dizede böylesine korkunç bir mekânı imleyen bu sözcük, yani “cehennem” bakınız ikinci dize okununca bilinçaltımızda nasıl da şirin, ılıman bir ateşe dönüşüyor. Bu durum, burnumuzu kapattığımızda kimi baharatların tadını alamadığımızdaki garipliğe benziyor.

İlk dizede böylesi kötü bir yer olan cehennem sözcüğü ikinci dizede:

“üşüyorum kapama gözlerini…” dizesiyle sevgilinin gözlerinden yayılan tatlı bir sıcaklığa işaret eder ki bu kurgu şairin belki de bilinçsiz olarak kurguladığı en esaslı bilinçaltı illüzyonudur.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir