SEVAPLARIZ BİZ

– NEJLA ARSLAN

*

Gökten bir bulut; yağmur damlası olarak düşse, onu kabul edecek bağrına basacak toprak parçası bulur. Kaldı ki ben gökten yağmur damlası olarak düşmedim. Benim de herkes gibi bir anam ve babam var. Evlenirken kan testi yaptırıyorlarmış. Bana kalırsa vicdan testi yaptırmalı. Ruh sağlığının yerinde olması da yetmez. Çocuk sahibi olmak için doktordan belge alınmalı. Milyonlarca çocuk terk ediliyor. Bunlardan biri de benim. Babamı annem terk edince babamla birlikte ninemin yanında kalmaya devam ettik. Sadece annem gitmişti hayatımdan.  Köyüm, okulum değişmedi. Ninem bakıyordu hepimize. Cumaları midelerimizin şenlik günüydü. Niye derseniz, ninem o gün ilçedeki büyük caminin önünde,  namazdan çıkanların kalbinden ne koparsa verecekleri parayı soğuk sıcak demez bekler, mendiline ne atılmışsa;  bize meyve,  çay,  şeker alarak dönerdi. Bazı günler ninemin et aldığı bile olurdu. Eti kütükte döver, köfte yapar, onu da mazı odunun közünde pişirirdi. Tadından daha güzeldir kokusu bilir misiniz? Ev bile iki gün köfte kokar. Hepimizin yüzü ışılar o gün. Hatta anam, nineme ‘Anacığım!’ bile derdi. Akşamına; babamla tezek yanan odaya uyumaya giderken.

Tezek deyince aklıma düştü. Mesela köyün tüm mayısını sevap işlemek isteyenler, nineme verirler. Niye mi? Tezek yaparak ısınan kalmadı. Taşlı buğdayları, bozulmak üzere olan salçalarını da bize verirler. Önceleri seviniyordum herkesten alacaklıyız diye. Değilmiş meğer, öğrenince çok üzüldüm. Ta ki ninem:

 “Biz onların sevaplarıyız, Allah bizi fakir yarattı ki zenginleri mallarıyla sınayabilsin. Değerliyiz biz zenginler için.” dediği gün, yine şişinerek gezmeye başladım. Tüm kapılardan alacaklı olmak, nasıl bir güven duygusu veriyor, ah bir bilseniz…

 Bir gün baktım, bizim köyde merhem için bile olsa erkek kalmamış. Gün doğmadan gidiyorlar, gün batana geliyorlar. Termik santrali kuruluyormuş karşı köye. Hep birlikte çalışıyorlarmış.

“Herkes şimdi daha çok borçlanacak bize.” dedi ninem…

 Anam aynı fikirde değilmiş,  ilk kez bağırmıştı babama:

“Köyün avratlarının kolları bilezikten kalkmıyor, git çalış,  tembel mundar.”

 Babam cılız biri, gölgelerin adamı, yatar hep. Yeter ki bir damın gölgesi düşsün,  bir erik ağacı yahut kavak ağacının yeli yüzüne değsin. Uyuyuverir.

 Bir sabah uyandığımda;  anam bohçasını alıp gitmişti.

 Ninem:

“Şeyi kızdı da ondan gitti.” dedi ama ben yine anlamadım. Ağladım, çok ağladım. Babam ağladı mı bilmiyorum. Gölge yerlerde daha çok uyur oldu. Yıllar geçerken köyde,  her gün bir kapıya kilit vuruldu. Ne koyunlar meliyordu ne de taşlı buğdayları veren vardı bize. Mayıs, yani gübre dediğin ne ki! Ona muhtaçmışız. On hane kaldık köyde. Bize borçlu olan köylüler zenginleyince köy yetmez olmuş onlara. Ninem çaresiz bir kadın değildi.  “Yeni borçlular bulacağız.” diye söyleniyordu.

 Bindik traktöre ilçeye taşınıyoruz.  Hayrına biri ev verdi bize. “İyi Müslüman.” dedi ninem. Artık her gün gidiyor ninem cami önüne. Kışları çok zor, namazını evde kılıyorlarmış borçlular. Ninem ağlıyor bazen, ben büyüyorum.

Babam yatacak gölge bulamadı ilçede. Kahveye gidiyor. İsteyene çay vererek para alıyor. Ninem belediye başkanına çok yalvarınca, babamı işe almışlar sonra. Babam bir değişti sormayın. Bir sabah uyandım babam da gitmiş.

 “Şükür everdik.” dedi ninem,  fersiz gözleri ışıyordu.

Masrafımız iki kişilik artık. Yaşlanıyor ninem. Sınıfa bir koli bot getirdi borçlulardan biri. Bana da kırmızı olanı giydirdiler. Öyle güzel ki anlatamam. Sımsıcak ayak parmaklarım karda yürürken kızarmıyor.  Kızlar, birbiriyle fısıltıyla konuşup bana bakarak konuşuyorlar. Gülüyorlar birde.

”Ninesi dileniyor.” dedi biri. Sınıftan çıktım ağlayarak. Ortaokuldayım ve beni ninemin yalanları ikna etmiyor artık. Tarih dersimize giren Melek öğretmen geldi yanıma. Saçlarımı okşadı:

“Fakir olmak senin suçun değil. Kırtasiye masrafların bana ait. Aramızda kalacak.” dedi. Adı gibi Melek gerçekten.

“Tuvaletten su içme,  mikrop kaparsın, kantinden al, parasını ben öderim.” diye ekledi. Yapamam ki! 

 Kantinciye: “Yaz öğretmenime.” demiyorum, gizlice tuvaletten içiyorum suyu. Kızlar alay ederse! Ağrıma gidiyor dilenmek,  ninem gibi. Bayılıyorum olur olmaz saatlerde sınıfta. Günlerce çıkmadığım oluyor evden. Çay demleyip içiyorum sabahlara dek. Uyumuyorum. Okul benim için güvenli değil, evde kimse yüzüme vurmuyor dilenci olmamızı. Ninem gülüyor bana.  “Yakındır on beş delisi olman.” diyor.

Yazları satış elemanı olarak çalışıyorum. Okul ilçenin diğer ucunda. Tek başına yürüyemezsin ayrıca, oğlanlar sıkıştırır, yaz olsa kolay. Kışın donarsın. Herkes servisle geliyor. Üst baş alıyorum paranın yerine, çalıştığım yerden. Servis ücretini de kazanınca tamam. Kış gelince kulaklarım donmayacak, karla birlikte kaybolmayacak hayallerim.

Çok sevinçliyim, kalbim duracak neredeyse. Dilenciler için bile güzel şeyler olabiliyormuş.

Annem geldi, buldu beni çalıştığım yerde. Yanında iki tane sıpası vardı, babamın da var sıpası. Kolları bilezik doluydu annemin. Kaldıramıyordu kollarını. Önce sevindim, sonra özellikle altınlar şangırdasın diye kolunu yukarı kaldırınca buz gibi dondu içim, sanki okul yolunda yüreğime yağıyordu kar. Koca bir poşet giysi koydu önüme. İzmir’deymiş. Yazları geliyormuş kocasının köyüne. “Kardeşlerin.” dedi, başlarını okşayarak. Baktım öyle rüzgâra bakar gibi. Çocuklarının elinden tutarak gitti. Beni şapur şupur bile öpmedi.

Bir kaç gün geçti telefonum çaldı:

 “Kızım ben annen, düşüp ayağımı kırdım. Gel, bana ve kardeşlerine bak.” dedi. Gitmeyi istedim aslında. Aklıma kış geldi, tipide nereme saklayayım diye çaresiz kaldığım moraran burnum sızladı sanki. Karda üşüyen ayaklarım izin vermedi. Buradan kazandığım parayla servis ücretini ödeyeceğim. Gidemem ki!

Ninem artık sevap kazandırmıyor kimseye. Kapımızı çalan yok. Okullar açıldı. Mezun olsam, ninem çok yaşlı. Ya ölürse? Uyku haram bana. Sınıfta dalıp gidiyorum. Melek öğretmen de olmasa çıldırtacak bu güvensizlik beni. Bir kere, sadece bir kere baba kız kebap yerken çekilmiş bir fotoğrafım olsun istedim. Babam maaşını aldığı gün bize uğradı.

“Baba beni yemeğe götür.” dedim.

Baktı şöyle:

“Deli misin?” diyor gözleri. Çekti gitti evine. Arkadaşlarıma, babamla yemek yerken çekilmiş fotoğrafımı gösterecektim.  Düşünsenize babamla yemek yemiş olacaktım. Ninem bağırdı arkasından:

“Parasını ben vereydim de götüreydin çocuğu, on lira çok para mı?”

Ninem, cami önünde sevap kazandırırken vermiş son nefesini. Henüz farkında değilim yalnızlığımın. Bembeyaz saçlarını okşadım son kez. Gözleri açık gitti. Kapatıyorum gözlerini yeniden açılıyor.

“Senin yüzünden kapanmıyor.” dedi ölü yıkayıcı kadın. Ölü tasıyla su döküyordum, kadın yıkıyordu.

“Ah güzel ninem bedeni iki topaç, dinlenir belki.” diye düşündüm de söylemedim. Öfkeliydim, ölü yıkayıcısına:

“Niye benim yüzümden gözleri açık gitsin? Bu dünyada ninemi en çok seven benim.” dedim, ölü yıkayıcı acıyarak baktı bana. Ninemin sevaptan kazandıkları bitmişti, komşular birer tas yemek getirdi.

 “Ye kızım âdettendir.” dediler.

Annem aradı onu gömdükten iki gün sonra. Otobüsteyim. İzmir’e ilk gidişim. Annem sahip çıktı bana. Onca yıl haksızlık etmenin utancını yaşıyorum. İndim otobüsten, sağıma soluma bakıyorum beni bekliyordur diye. Yok; bekliyorum, yoldadır belki.

 Aradım:

“Anne geldim, seni bekliyorum.”

Annemin sesi el gibiydi.

“ Ha, geldin mi? Ayağım kırılınca ben de senin gelmeni öyle beklemiştim. Hevesle beklemek nasılmış?” dedi Telefonu kapattı.

Ne yapacağım ben, dönüş bileti için param var ama tek başıma ne yapacağım ben? Başım dönüyor, ayağımın altından koşuyor yer. Düşüyorum. Başımı yere çarptım. Ağaç kovuğundan çıksaydım keşke! Sığınacak bir kovuk, üstünde yeşil bir dalda yerim olurdu. Kendime geldim. Kime seslenip ağlayayım? Kimsem yok ki benim. Melek öğretmen geldi aklıma. Çocuk gibi ağlıyorum, ağlamak için bile bir nedenin olacak, sesini duyacak bir sevenin olacak. 

 “ Öğretmenim, öğretmenim!”

Hıçkırıklarım sarıyor terminali hıçkırıklarım. Sesim ağıt oluyor İzmir’e. Ağlarken sesleneceğim bir sevenim var…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Facebook
Twitter
YouTube
Instagram