SERÇE BARDAĞI

 – SADİYE ESMA KARABULUT

*

Bedenim, annemin sıcacık göğsünden bir türlü ayrılmak istemiyor. Başımı yavaşça kaldırıyor, perdeyi aralıyor, tekrar annemin göğsüne koyuyorum. Daha sonra iğde ağacına konmuş serçeler unutturuyor bardağı. Bakışlarım serçenin kanatlarında bir anda kayboluveriyor. Serçenin ne hissettiğini düşünüyorum. Gökyüzündeki özgürlükten mutlu mu, yoksa aşağılardan gökyüzünü seyretmenin korkusu mu onu tedirgin ediyor?

Annemin ılık nefesinin kulağımı okşaması, gözlerimi serçenin kanadından aldı. Serçeye son kez bakıp perdeyi çekiyorum. Yorganın içinde kaybolmuş çoraplarımı arıyorum. Hep aynı şey olur; ayağım çoraplardan bunalır, karanlıktan korktuğumdan ayağımla iteklerim çoraplarımı. Çorabımı ararken annemin uyanmamasına özen gösteriyorum. Tekini buldum, diğerini aramak gelmedi içimden. Su içmek için odadan çıkıyor, mutfağa doğru yürüyorum. Burnuma gelen koku genzimi yakıyor… Çok sinirlendirmeden mutfağa girdim. İşte teşekkür ettiğini duyuyorum sanki. Gözlerim mutfağın içinde geziyor, aradığını bulamayınca sönmüş bir şekilde yere yöneliyor. Yere bakınca yanıp tekrar sönüyor. Bardakların hepsi kırılmış, paramparça. Yine sinirlenmiş şu… Aman söyleme; kimseye yakışmaz bu kelime, sana hiç! Umarım sadece bardaklara zarar vermiştir. Annemin pembe yanaklarına ne derim sonra?

Salonun eskimiş kapısının gıcırtıları gittikçe yaklaşıyor. Ayak sesleri mutfağa doğru yöneldi. Galiba durdu.

—Su ver kız bir bardak!

Yüzüne hiç bakmıyorum. Biliyorum ki bakarsam kötü anılara bir dahası eklenecek. Bir de kendi eviymiş gibi sigara tüttürecek evin içinde. İnsan mutlu anlarda zamanı unutur sanmıştım. Meğer mutsuz anlar için de öyleymiş.

—Yok bardak!

Adımlar, hızlı ve acımasız, yerleri hırpalarcasına… Kulağımda bir ses ne zaman gider bilinmez. Sesi, kesik kesik mutfağa kadar geliyor:

—Kııızzzz, sssseeen na-ssss-ıl ba-bann-na karşılık verirsin? Sesler oturdu sonlara doğru. Bir sesin kulağımda neden yankılandığını şimdi anladım. Kelimelerin yeri değişecekti.

—Kırılmış hepsi, bardak yok!

—Tas da mı kırılmış ha!

Gözlerim doluyor, gözlerimi kırpsam birkaç damla yaş yanağıma süzülecek. Kırpmamak için direniyorum… Çevreme bu şekilde bakmakta zorlanıyorum. Tası elime alınca aklıma cam kırıkları geliyor. Çorapsız olan ayağım halıyı kirletiyor. Hissetmiyorum, ya da korkudan hislerim beni idare ediyor. Tası musluğun altına tutuyorum, su sesinin gelmemesi beni şaşırtmıyor. Bu sefer özenle seçiyorum sözcükleri:

—Sular kesilmiş.

Ya sabır, diyerek çekilen bir nefes…

—Güğümü al da çeşmeye git!

—Tamam!

—Çabuk gel ha! Eğleşme.

Güğümü ayva kokusundan, gözlerimi yerden alıyorum. Salondan hızla geçiyorum…Sinirlenmesin sonra. Kapıyı açar açmaz bulutlarla karşılaşıyorum. Güneşin dedikodusunu yapıyorlar. Neymiş, o bulutlar da ne kadar nankörmüş. Aman duymasın “nankör” dediğimi. Ayağımı hissettim. Çoraplı ayağım diğerine, “Neden çorap giymedin?” diye kızıyor; Çorapsız ayağım çoraplıyla, “Pis!” diye alay ediyor. Kavgalarına müdahale edip ayağımdaki tek çorabı da çıkarıyorum. İki ayağım, tam birbirlerine bakacakken ağızlarına ayakkabımı geçiriyorum. Bahçeye çıkınca rüzgâr sert bir tokat atıyor yanağıma. Sol yanağımda; kabuk bağlamış, hissiz bir acı oluşuyor. Kafamı öne eğiyorum. Yürürken sessizliğin özlemini gideriyorum. Çok sessiz olmaktan korkuyorum bir anlık. Boğazım düğümlenir de onu işitirim diye. Yakınlardan gelen bir ses: Elma kütürtüsü… Korkumu hafifletiyor. Kafamı o yöne çeviriyorum. Ayşe Nine, elma kütürtüsü karşılığında keçileri otlatıyor. Benim keçilerim yok, mecbur kendi kendimi idare ediyorum.

Güğümü çeşmenin ağzına dayıyorum. Çabucak doldurmak istiyorum onu. Çeşmeden bir “fısss”          sesi. Bu kez dayanamayıp güğümü fırlatıyorum. Eve geri dönüyorum. Bütün hıncımı ayakkabılarımdan alıyorum. Hoyratça çıkarıyorum onları. Bu kez çeşmeden su sesi geliyor. Ama bu sefer heyecan değil öfke akıyor. Ağlamaktan da korkuyorum. Kurumuş gözlerim yanıyor, boğazım düğümleniyor. Sessiz bir çığlık oturuyor tam ortasına. Canım yanıyor.

Ayşe Nine’ye bakıyorum, etrafta görünmüyor. Elma ağacı ilişiyor gözlerime. Bir yaprak dahi kalmamış. Yeni ağaç arayışı. Mutluluk da böyledir işte! Vakitsiz ve vedasız ayrılır. Bir mutlu eder, hiç gitmeyecek sanırız; gittiği zaman da eskisi gibi olamayacağını bilsek de yine onu aramaktan başka bir çaremiz kalmaz.

Rüzgârı gördüm şimdi. İçimdeki korku yok olmamış hâlâ. Burnum seğiriyor. Tam kafamı çevirecekken vazgeçiyorum. Eve girdim, dimdik karşısında duruyorum. Yalnızca sol yanağımla yetinmeyip sağ yanağıma da tokat atıyor. Kendimi dışarıya zor atıyorum. Ağrı, kulağıma kadar ulaşıyor. Bulutların, benim bu hâlimle dalga geçtiklerini ve güldüklerini düşünüyorum. Bağırıyorum.

-Nannnnköööörrr!

Bulutlar ağlamaya başlıyor. Islanmamak için eve doğru yürüyorum. Kapıyı açtığımda cam kırıklarını derdest eden çalı süpürgesinin sesini duyuyorum. Annem uyanmış olmalı, ona görünmeden odama geçiyorum.

Dilim kurumuş, ıslatmakta zorlanıyorum. Susuzluktan olsa gerek. Şu… yüzünden kendi susuzluğumu unuttum, ne tuhaf! Akşam içtiğim çayın tadı da gitti damağımdan. Ayaklarım… Ayaklarım, ağzını bile açamıyor. Kirliler, yorgunlar… Odama girdim. Yorganı üzerime çekip uyumaya çalışıyorum. Gök gürültüsü uyutmuyor bir türlü. Susuzluk da ikinci bir bahane. Sıkılıyor ve yatağın içinde oturuyorum. Bunaltıya dayanamayıp kalkıyor, perdeyi açıyorum. Görünüşe bakılırsa çok sinirlendirmişim. Gözlerim iğde ağacını arıyor. İğde ağacı koyu kahveye dönmüş. Serçeler de yok zaten. Onları göremediğim için üzülüyorum. Yağmuru görünce susuzluğum artıyor. Perdeyi kapatırken odanın kapısı aralanıyor.

—Azıcık daha oyalansaydın! Su nerde, hani?

Gözlerimde dayanılmaz bir ağırlık… Yine aşağıya bakıyorum. Sabahki ıstırap görmüş, üzerinde serçe resmi olan bardağı pencerenin pervazında görüyorum. Zaman zaman serçelerin su içmeleri için pencerenin pervazına koyduğum bardağı. Bu kez boş değil ama… Bulutlar gözyaşını ona döküyor. O kadar mutlu ki bardak… Yağmur hızlandıkça bardağın içindeki suyu gıdıklıyor. Bardağın mutluluğunu görünce yüreğimdeki sızıdan “İyi ki!” sözcüklerini çıkarıyorum. Pencereyi açıp bardağı alıyorum…. Gözünün içine bakmaktan çekiniyorum. Gözlerimi ikna edip bakıyorum bir saniye… Sessizlik… Suyu hızla içip bardağı uzatıyor. Ayaklar utangaç ve korkak. İncitmeden çekildi. Rahat bir nefes alıyorum.

Heyecanla pencereye doğru koşuyorum. Pencereyi açıyor ve başımı pencereden dışarı çıkarıyorum. Bardak elimde. Islanıyorum. Uzun zamandır gülmediğim için dudaklarım çatlayıp kanıyor. Kan, gözyaşımla karışıp boğazıma yapışıyor. Boğazım yandıkça daha da gülüyorum. Güldükçe boğazım çözülüyor. “İyi ki unutturmuş serçe, bardağı, iyi ki!” diyorum.

SERÇE BARDAĞI” için 3 yorum

  1. Bu yol çok güzel… Bu yolu güzelleştiren kalbimizin derinliklerindeki kanat sesidir. Kulağımıza çarpan bu ses dizemsiz bir biçimde kesik kesik ulaşır. Birisi vardır onu daima karşılıksız işiten. Kanatlarını incitmeden tutup ressam gibi kahverengiyi griye bulaştırmadan boyayan ve gökyüzüne bırakan. Yol karanlıksa ne fark eder kuşu ilerleten rüzgar ve onu özgür kılan yüreğiyle bütünleşen kanatları değil midir?
    Her zaman fırçasıyla beni destekleyen Sayın İlker Gülbahar öğretmenime borçluyum tüm noktaları.
    Afişin’in değerli yazarından bu cümleleri duymak beni çok gururlandırdı rüzgarım olduğunuz için çok teşekkür ediyorum.

  2. Bu yol çok güzel… Bu yolu güzelleştiren kalbimizin derinliklerindeki kanat sesidir. Kulağımıza çarpan bu ses dizemsiz bir biçimde kesik kesik ulaşır. Birisi vardır onu daima karşılıksız işiten. Kanatlarını incitmeden tutup ressam gibi kahverengiyi griye bulaştırmadan boyayan ve gökyüzüne bırakan. Yol karanlıksa ne fark eder kuşu ilerleten rüzgar ve onu özgür kılan yüreğiyle bütünleşen kanatları değil midir?
    Her zaman fırçasıyla beni destekleyen Sayın İlker Gülbahar öğretmenime borçluyum tüm noktaları.
    Afşin’in değerli yazarından bu cümleleri duymak beni çok gururlandırdı rüzgarım olduğunuz için çok teşekkür ediyorum.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Facebook
Twitter
YouTube
Instagram