SEDİR

*İlker GÜLBAHAR

*

Çiçeklerde çağla hazırlığı…

Bulutlar güneşle cilvede… Yuvasına dönüş yapan kuşlara icik yapıyor. Bu rüzgâr, bu mevsime göre sadak sayılır. Karnı burnunda akşamüzerinin. Belli ki nur topu gibi bir gece doğacak çığlık çığlığa bu derin sessizlikte. Apartmanlar kibirle süzüyor gecekonduları.

Sonra bir duman, gri duman, ne çok duman…

*  *  *

Boğuk bir ses kulağını yaladı geçti.

—Geç kaldın!

Balkonun köşesine yürürken gökte parendeler savurdu taklacı güvercin. Dar sokakta şakalaşan gençler… İki katlı kâgir evin önünde ocak hazırlığı yapan Tufeyli Zübeyde. Çalı çırpıları tahra ile doğrayan Salim.

Beşinci katın yüksekliğine çok çabuk alışıyor insan. Daha yükseklerine ne mümkün. Dönüp balkondaki kanepeye otursaydı, sırtını yaslasaydı.

İçli bir ses:

—Kurtar beni!

Bazen çakılır kalır insan olduğu yere.

—Anne, bir ses duydun mu?

Elindeki son soğanı da doğrayıp bitirdi anne.

—Ne sesi evlat! Gaipten sesler mi duymaya başladın?

Biraz ağır işittiği için pek önemsemedi annesini.

Pencerenin mermer pervazına baktı, iyice incelmiş pakette tek dal sigara kalmamış. Kitaplığın üçüncü rafında kalan sigara paketini almak için içeri girdi. Odanın içinde eriyen gene o ses, bu kez çok daha net:

—Kurtar beni!

Birkaç gündür uykusuzdu, varsanımlar içinde olabileceğimi düşündü. Hava almak iyi gelebilirdi.

Tekrar balkona çıktığında annesi mutfağa geçmişti. Yine aynı ses. Biri yardım istiyordu. Çocuk mu, yetişkin mi, kadın mı, erkek mi ayırt edemiyordu ama birinin yardım istediğinden emindim, o sese boğuk bir mırıltıyla:

—Kimsin sen, kimden kurtarayım seni?

Ses yok!

Biberiyenin dikdörtgen saksısına kadar ayaklarını sürür gibi gitti, balkonun krom korkuluğundan aşağıya doğru başını sarkıttı. Dördüncü katın balkonu, apartmanın karşısı, ocağı tutuşturan Tufeyli Zübeyde ve eşi Salim. Sokak ıssızlığa yürüyor.

—Kimsin sen, seni göremiyorum, neden saklanıyorsun.

—Karşıya bak, tutuşmakta olan ateşin yanı başındayım.

Zübeyde ocağın altına, bulduğu çalı çırpıları tıkıştırıyor, Salim, elinde keser, eski bir sedirin ayaklarını söküyor.

—Zübeyde ve Salim’den başka kimseyi göremiyorum. Sen nerdesin? Kimsin sen?

—Senin içindeki sesim ben, Salim’in parçalara ayırdığı sedir.

—Tövbe, bismillah!

—Hayır, aklını oynattığın falan yok! O gördüğün sedirim ben. Kurtar beni. Kim ister ki kendi sesinin yanıp kül olmasını? Ayaklarımı parçaladı Salim, bari bedenimin parçalanmasına izin verme. Yanıp kül olacağım.

—Neden kurtarayım seni onun elinden? Hem bir ben mi varım sana yardım edecek? Git başkasından yardım iste. Onların ateşe ihtiyacı var ki seni kırıp yakmak istiyorlar.

—Yok, senden başka yardım edecek kimse yok bana! Çünkü ben senin insan dışında tutunduğun ilk varlığım. Hatırlıyor musun yürüdüğün ilk zamanları?

—Nerden hatırlayayım, dedi Faruk, ama bir çocuk paytak adımlarla bir sedire doğru yalpaladı içinde…

—İlk yürek sızını hatırlıyor musun peki? Meral miydi adı?

Faruk kaşlarımı çattı.

—Hayır, hatırlamıyorum, sen nerden biliyorsun Meral’i, dedi ama dut ağacına konan bir serçe vuruldu içinde.

—Üstümdeki süngerin altına saklamıştın ona yazdığın ve ondan gelen tüm mektupları. “Yürek Sızım” diye mi sesleniyordun ona, hı?

—Olamaz, mektuplarda nelerin yazdığını da mı biliyorsun?

—Ne sandın akıllım. Her şeyi biliyorum ben. Üzüldüğün, sevindiğin, ağladığın, güldüğün tüm zamanlarına şahidim ben. Yıllarca sırdaşlık yaptım sana ve tüm ailene. Daha önce de canım çok yandı benim. O zaman belli etmedim, ama bu kez başka, kurtar beni.

Aslında çok merak etti ama umursamazca ünledi Faruk:

—Niye yandı ki senin canın?

—Evinize sedir olarak geldiğimi bilmezsin sen. Yıllarca taşıdım üstümde sizi. Tüm kardeşlerin uyudu benim üzerimde. Sen de çok uyudun. Sonra gıcırtılar gelmeye başladı eklemlerimden. Modam geçti. Kanepe ve koltuklar yaygınlaştı. Atmaya kıyamadınız önceleri… Bir köşeye iliştirdiniz. Evde ne kadar gereksiz eşya varsa üzerime yığdınız. Ağabeyinin diz kapağının altında açılan yaraları hatırlıyor musun? Üzerimde zıplarken iki parçam ortadan kırılmış, parçalarımın bazıları nasıl kanlar içinde bırakmıştı ağabeyinin dizlerini. Onun canı bir kez yanıyordu, benim canım iki kez. Çıkardığım sesler, ağabeyinin dizlerinden akan kanlar içindi. Bunu anlayamayacak kadar küçüktün sen. Her taşınmanızda çivilerin sırtıma battıklarını saymıyorum daha. En sonunda bıktınız benden, size fazlaydım artık. Cici kanepelerinizin yanında öylece dururken bana bakıp benden utandınız. Eve konuklarınız geleceği zamanlarda beni onlara göstermemek için eski bir kilim örttünüz üzerime. Konuştuklarınız da yaktı canımı. Sonra Salim’in sırtına yüklediniz. Kendi evine götürdü Salim beni. O, iyi bir insan… Kadirşinas ama Zübeyde çok merhametsiz, tufeylidir, çul çürütenin tekidir, mahşer midillisidir o. Sizden ayrılırken ne kadar üzüldüğümü bilemezsin. Sen de gördün evlerinin girişine koydular beni. Salim içeri almak istedi beni ama eşi Zübeyde bunu kabul etmemişti. Geceli gündüzlü üç yıl geçti. Arada bir sizlerden biri balkona çıktığında sizin tam karşınızdan – Salim ve Zübeyde’nin evlerinin tam karşısından -iç geçirir bakardım size, sızlanırdım. Bir kez bile duymadınız beni. Kurtar beni! Lütfen kurtar! Hem bu kez başka. Yanacağım anlıyor musun? Kül olacağım.

—Tamam, bütün sırlarımızı biliyorsun, ancak gel gör ki sen bir nesnesin. Nesneler acı çekmez, ağlamaz, üzülmez. Duygu yoktur ki onlarda.

—Ben bir nesneyim, doğru… Ancak yanlış düşünüyorsun. Ben yalnızca bir sedir değilim. Sedire gizlenmiş olan senin iç sesinim. Sen’im aslında. Düşündün mü hiç neden içli türkülerde dalar gider insan uzaklara? O insan türkünün içinde, türkü o insanın içindedir. Diyebilir misin seninle ilgili bende bir şey yok diye? Diyemezsin… Kurtar beni, yanıp kül olacağım.

*  *  *

Zübeyde, Salim’in kırdığı sedirin tüm parçalarını kapkara bir kazanın altındaki ateşe sürüyordu.

—Hayır, kül olma sen, diye bağırdı Faruk. Sen benim iç sesimsin, kül olma.

—Çok geç artık, çook…

Güneş saklandı dağların ardına, bulutlar karardı.

Akşamüzerinin karnı burnunda. Belli ki nur topu gibi bir gece doğacak çığlık çığlığa bu derin sessizlikte.

İki çocuk yıllar sonra duyabilmek için çağla yolarak hatıralarını gizliyordu yan bahçedeki kayısı ağacına.

Sonra bir duman, gri duman, ne çok duman…

Boğuk bir ses Faruk’un kulağında birkaç bıçak çiziği oluşturdu ve yankılarla azalarak kayboldu geceye doğru.

—Geç kaldın! Geç kaldın! Geç kaldın!

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Facebook
Twitter
YouTube
Instagram