PERİ

 – GÜLÇİN YAĞMUR AKBULUT

*

İllaki bir rengi olması gerekmiyor gözlerinin ya da uzun kirpiklerinin. Saçların uzun mu kısa mı bilemiyorum veyahut bir ismi var mı büründüğün kimliğin? Sükûtunla cengin arasında bir denizde dalgalanıp duruyorum. Bazen belleğimin ortasında kuruyorsun otağını bazen yüreğimin ücra köşesinde konaklıyorsun.

Hayal ülkesinden gelmiyor sesin. Gerçeksin, gerçeğimdesin. Ara sıra bir gölge gibi alıp başını gitsen de erimiş bir sevginin hücrelerime sıkışmış halisin. Çevremde oluşturduğun parıltılı çemberin en büyük koruma kalkanı hayatımın gergefinde.

Sabahın ilk merdivenlerinde ölümün yatağından sen çekip çıkardın beni. Eğer ki görünmez bir perinin attığı limitsiz çığlık olmasa, çoktan girmiştim o kamyonun gövdesi altına. Mahşeri yaşadığım anlarda beni himayesi altına alan gizemli bir gücün korunağı altındayım sanki. Gün boyu aklımdan çıkaramadım ebedi uykunun kıyısından döndüğümü. Kafamın içindeki hiçlik uğultusu derslerimi takip etmemde hayli engeller çıkardı karşıma. Soluğumun ölüme bu kadar yakın olduğunu, daha önce hiç bu kadar yakından hissetmemiştim.

Darağacının ilmeğini azılı cellatlar gibi boynuma geçirip beni sallandırmaya çalıştıklarında, bütün ışıklarını yaktın doğruluğa uzanan çizgide. Yelda’nın ayağına takılan altın künyeyi örtülü şilteler arasından senin duaların çıkarıp getirdi biliyorum. O günden sonra bakmadım hiçbirinin yüzüne. Nasıl da önyargılarıyla acımadan boğdular beni avuçlarının içinde. Fakir çalar, yoksul çırpar. Oysa bilmezler ki en büyük asalet insanın para dolu cebinde değil dürüstlükle işlenmiş benliğindedir.

Dümensiz bir şekilde sokaklarda koştururken, kundaklanan yolları açıp senin yakarışların gönderdi Pervin isimli meleği can pazarı hissizliğime. Kırılan gecenin belini doğrultmamı sağladı, bizi hastaneye yetiştiren rüzgâr pelerinli bu kadın. Ahşap bir dünyanın buzulları arasında, ninemsiz bir başıma ne yapardım? Kalbi eskisi kadar sağlıklı atmasa da yine yanı başımda al yazmalım. Şükürler olsun ki hâlâ onun dizleri dibinde asude şafaklara uyanabiliyorum.

Geçen sömestr okulların kar tatili edildiği gün tipiyle didişirken, parçalanan ellerimden tutup sen çıkardın beni bulutlara. Ayağım kayıp düştüğüme hayıflanırken çantamdan düşen bozukluk uçsuz kuyulardan çıkmama vesile olmuştu. Dizlerimi kıran beyaz örtüyle nasıl yürüyecektim iki saatlik yolu. Nereden nasıl çıktı bilmiyorum ama cennetin maketini bulmuş gibiydi sanrılarım. Defalarca bakmıştım oysa. Ne cebimde ne de çantamda beni evime ulaştıracak beş  kuruş yoktu.

Bazen göğsümdeki yangınları söndürüyor, bazen de güneşin önündeki perdeleri kaldırıyor bana uzattığın gölgeler. Turaçlar kalkarken kalbimin vadisinden dağların arka yüzünde siper olur yetiştirdiğin turunçlar. Susuzluğumu gidermek için, sarnıç açlığımı gidermek için azıktır bahçemde açtırdığın karanfiller. Kışıma güneş doğduran, yazıma poyraz estirenimsin.  Hızır gibi yetişir yüzümde tebessüm bırakan büyülü iksirlerin.

Saati var gelmelerinin, gitmelerinin… İyiysem, huzurluysam günlerce uğramazsın. Başımın dertte olduğunu anladığın an her daim yanı başımdasın. Görünmeyen bir perisin. Hissedilen bir meleksin. Sorsalar anlatamam, anlatsam inandıramam. Kumral güz mevsiminde ekinezya açtıransın.

 Ağırlaşmış ve sisli bir uykunun eşiğindeyken, mucizevi bir parıltıyla yeniden yaşamı bahşettin bana. Dermansız titreyen bedenimle sonsuzluğa intikal etmeyi beklerken, avazım çıktığı kadar bağırma gücünü de sen verdin benliğime. Sesler duyuyor lakin saatlerdir enkazın altında kalmış olmanın verdiği bitkinlikle boğazımda düğümlenmiş harfleri çıkaramıyordum. Yüce bir dağ çöküntüsü altında, belirsiz bir gövdenin hayalini kurarken son bir kuvvet son bir güçle. İmdaaat…

Seni gördüm anne. Bembeyaz giysilerinle en dipteyken, bana yaşama sarılmak için bağırma gücünü veren sendin. Ve şimdi biliyorum ki beni kamyonun altında ezilmekten kurtaran çığlığın kaynağı, senin dualarında gizliydi. Anneannemin kalp krizi geçirdiği gece çaresizce dövünürken, Pervin isimli şefkatli ablayı gönderen; karın içinde debelenirken bozuklukları bulmama yardım eden sihirli güç de senin anne yüreğinin haykırışlarıydı.

Sen benim için hiç ölmedin anne. Cennette bir huri olarak dolaşırken darda kaldığım her vakitte dualarınla bana yardım gönderdin. Beni korudun kolladın. Sen anlatmıştın ya o masalı… Anneler aslında hiç ölmezmiş. Sadece mekân değiştirirlermiş. İrem bahçesindeki köşklerinden evlatlarını izler, onlara kol kanat germeye devam ederlermiş. Beni merhametinden, beni şefkatinden mahrum bırakma annem.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Facebook
Twitter
YouTube
Instagram