ÖLÜ ŞAİRLER ADINA AZRAİL’E MEKTUP

*Eyüp EKİNCİ

*

Hey Azrail!

            Boşuna gelme kapıma. Daha zamanı gelmedi canımı almanın. Henüz erken. Nerden de çıkardın hasta ve ölümün ızdıraplı döşeğinde olduğumu?

Yalaaan!

Boş ver git haydi kapımdan! Açmıyorum kapımı sana. Yanına kimleri aldığını bilmediğimi mi sanıyorsun? Faruk Nafiz’i, Cahit Irgat’ı, Bedri Rahmi’yi ve daha nicelerini…

“Henüz vakit varken” demedi mi sana Nâzım Hikmet, Cemal Süreya değil miydi  “Her ölüm erken ölümdür” diyen? “Kimse duymadan ölmeliyim” diyen Orhan Veli’ye ne demeli?  Hem söyle bana bakalım, benden alacağın hayatı kime vereceksin?

“…”

Cevabın yok mu?

Söyle bana, naif bir sesle kulağıma fısılda. Nereye gitti Yusuf Ziya, Orhan Seyfi, Mehmet Akif, Necip Fazıl, Yahya Kemal? Irmağın akıntısında oluşan girdabın döngüsü gibi emiyorsun ruhları. Oysa biraz daha sabretseydin, “Yaşamı ciddiye alacaksın” diyen Nâzım Hikmet, ne şiirler yazacaktı daha. “Bedava yaşıyoruz, bedava” diyen Orhan Veli’ye nasıl ucuz bir tuzak kurduğunu bilmeyen kaldı mı? “Demek böyle ölünürmüş” diye ölümünü gören Necip Fazıl’a bile acımadın. Sessiz Gemi’ye bindirip sonsuzluğa uğurladın Yahya Kemal’i. Ve diğerlerini… Yetmiyor mu bunlar?

Ben korkmuyorum senden. Hayatıma yön veren ustalarım var önümde. Onların şiirleri beni öyle dünyalara götürüyor ki, ne ölüm var orada ne keder. Bir yanımda rindlerin akşamında sefa yapan Yahya Kemal, bir yanımda sana ölümün üstünü veren Cemal Süreya. Onlar etrafımda oldukça naçiz bedenimdeki canın ne önemi var.

Gökteki yıldızlar kadar parlak umutlarım var benim. Dört iklim yeniden doğar ruhum. Şiirlerle beslenir. Karanlıklara gökkuşağı olur aydınlık dizelerim. Bana sessiz ölüm uzak. Boşuna bekleme kapımda. Henüz erken. Evrende yalnız mı belledin beni. Ben yalnız değilim. Şiirden kalelerim var. Görmüyorsun değil mi onları! Hem bu kaleler öyle yel değirmeni falan da değil. Don Kişot olmadığını biliyorum. Bu nedenle sen kalelerime baktıkça göremiyorsun. O kaleler ki her bir burcunda, Üvercinka, her kapısında Dalgacı Mahmut, her duvarında Karlı Kayın Ormanında türküleri duyuluyor. Sen bakmasını bilmiyorsun. Bakmak bilinçdışı, düşünceli ve iradeli bir eylemdir. Sende o bilinç yok. Kendini zorlamıyorsun bile. Gözlerin açık ama surların duvarlarından akan şiir şelalesini göremiyorsun. Burçlardan yankılanan İstanbul Türküsü’nü duymuyorsun. Hiç olmazsa kapa gözlerini Orhan Veli gibi İstanbul’u dinle.  Oktay Rifat gibi Geceye Yakın dön yüzünü…

Ey ölümün kutsal meleği!

Senin için aldığın canların hiçbirinin diğerinden farkı yok değil mi? İşportacı olsun, sütten kesilmiş bir bebe olsun, aşk acısı ile verem olan bir sevgili olsun hiç fark etmiyor. Biliyorum… Biliyorum bana kavuşmak için de sabırsızlanıyorsun. Tıpkı Aziz Nesin, Ahmet Haşim, Attilâ İlhan, Can Yücel vs. ile buluştuğun gibi. Benim canımı almakla kimse bir şey kaybetmez, oysa bir Cahit Külebi, bir Sait Faik, bir Ahmet Kutsi’nin canını almak ne büyük kayıptır.

Belki yüz kere, belki bin kere yokladın hissettirdin kendini bana. Farkındayım ama ben şimdi gelmiyorum maalesef senle. Bekle beni burada. Gelmesem de bekle beni. Yolum açık, kaderimsin zaten. Senden kim kaçtı ki, ben de kaçayım! Ama biraz zaman ver. Dünlerimde bırakayım seni, yarınlarıma aydınlık günlerin ışıltısını taşıyayım. Şakaklarım ağrıyana kadar gülerken, hayattan sızan fâni mutluluğu içeyim. İçtikçe şiir misali dinleneyim. Dinlendikçe çavlanlar gibi çağlayayım. Tekrar şiir olup şarkılara döneyim. Sen yine de tüm tebessümlerimin altında varlığınla beni beklediğinin bilincinde olduğumu bil. Hayatın pervasız yükünü omzuma yüklemiş giderken yoluma ıslak taşlar koyma. Gelmesem de bekle beni.

Aslında bazen düşününce üzülüyorum sana. Çünkü elinde değil çaresiz kişilerin canını almamak. İlahî emirlerle kıydığın canların, yaşasalardı edebiyatımıza daha ne eserler verebileceklerini bilemezsin. Belki Ahmet Arif “Hasretinden prangalar eskittim”/ dedikten sonra “Mahpushanelerde senin için çürüdüm” diyecekti, belki Özdemir Asaf  “Yalnızlık paylaşılmaz / Paylaşılırsa yalnızlık olmaz” dedikten sonra “Mutluluk paylaşılmalı, paylaşılmazsa mutlu olunmaz” diyecekti. Belki de Bedri Rahmi “Karadutum çatal karam”” dedikten sonra, “Sarı ayvam, yeşil elmam, ahuzarım” diyecekti. Kim bilir? Ama diyemediler sayende.

Aklım ermiyor. Nasıl bir muhasebe yapıyorsun içinde. Bu kocaman sonsuz gök kubbede, hiç içinin sızladığı olmuyor mu Mehmet Akif’in, Âşık Veysel’in, Ümit Yaşar’ın, Yaşar Nabi’nin naaşları musalla taşındayken. İçine bir cehennem ateşi düşmüyor mu? Oysa bizler ne çok gözyaşı döküyoruz her birinde. Ahmet Muhip’te, Turgut Uyar’da, Attilâ İlhan’da, en son Sait Maden’de gözyaşlarımız sel oldu. Kalbimize gömdük hepsini.

Güneş batmak üzere artık… Yalnızlığımın düşsel gerçekliği gibi günebakanlar boyunlarını büküyor. Hiçliğin varlığından geçerken, peşinden gelen gölgeler sana yoldaş olsun. Hayatımda cevap verilmesini istemediğim tek mektubuma burada son verirken senden tek dileğim var:

Bırak artık şairler ölmesin. Şükrü Erbaşlar, Hilmi Yavuzlar, Gültekin Emreler, Cevat Çapanlar, Ahmet Telliler. Yaşasınlar. Biraz geç gel Zülfü Livaneli’ye, Küçük İskender’e, Haydar Ergülen’e, Veysel Çolak’a, Murathan Mungan’a çünkü henüz doymadık hiçbirine.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Facebook
Twitter
YouTube
Instagram