MEMLEKETİME YOLCULUK

 – MEHMET GÖREN

 *

Kaç yıl olmuştu doğup büyüdüğüm memleketimden ayrılalı. Zorunlu bir ayrılıktı bu! Nasıl da gelip geçti bir ömür…

Otobüs hızını, kalbim de atışını artırdı. Yanımda oturan adamın yolculuk boyunca kaşı hep çatıktı. Lacivert takım elbisesinin altına beyaz gömlek giymişti. Neredeyse göbeği gömleğinden dışarı fırlayacaktı.

Pencere kenarında oturuyordum. Dışarıyı süzerken gözlerim buğulandı. Sevdiklerinden ayrı kalmak dokunuyor insana be! Ayrılığın hüznü insanın yüreğine balyoz gibi inip paramparça ediyor, ufalıyor… Yanık yürek, kavrulan beden, akan gözyaşı bile bu ufalanmış parçaları ne toplayabilir ne de birleştirebilir.

Yol uzadıkça uzuyor, dağlar ve ovalar ardı sıra diziliyordu. Şoför direksiyonu dinlenme tesislerine kırdı. Allah’tan ki bu son mola yeriymiş!

Uzun bir yolculuğun ardından sona yaklaşmıştık. İçim kıpır kıpırdı. Şehrin sokaklarında otobüs ilerlerken, “Nereye gidiyor?” diye mırıldandım. Yanımdaki sevimsiz adam kalın sesiyle, “Bana mı seslendin?” dedi. “Hayır evladım!”… Bir çatık kaş…

Memleketimden ayrıldığımda terminal eski sebze halinin içindeydi. Otobüs yeni terminale girdiğinde, “Burası yoncalık… Birkaç mahalledeki çocukların toplanarak futbol maçı yaptığı yerdi. Peki, çocuklar nerede top oynuyorlar şimdi? Çocuktur bulurlar bir boşluk! Ne maçlar yapardık; heyecan, tempo, hırs, çekişme… Bir futbol maçında olması gereken ne varsa hepsi mevcuttu. Sahibi ara sıra maçımızın tam ortasında gelir bizi kovalardı. Tarlanın sahibi gitti mi biz de kaldığımız yerden devam ederdik. Tıpkı, ağaçlardaki serçelere taş atarsın da hepsi birden “pıııırrr” uçup gider sonra geri gelirler ya, bizim ki de öyle bir şeydi.

Otobüsten iner inmez gözlerim nemlendi. İçimdeki kopan fırtınayı kim bilebilirdi? Memleket topraklarına ayak basmak kelimelerle anlatılabilir miydi? Ağır adımlarla çocukluğumun ve gençliğimin geçtiği yerlere doğru hareketlenirken, meraklı ve heyecanlı bakışlarla etrafımı süzüyordum. Adımlarken durmam, başımı sağa sola çevirmem, yüzümün bir hayret ifadesine bürünmesi, bazen de gözlerimin fal taşı gibi açılması görenlerce “Ne tuhaf insan!” denmesine neden oluyordu sanırım. Bütün bunlara içerlemeden sindire sindire bakıyordum etrafa. Yılların özlemiydi ne de olsa…

Biraz ileride ilkokul birinci sınıfa gittiğim Atatürk İlkokulu tam karşımda duruyordu. Yanına yapılan ek binadan ve boyasından başka değişiklik yoktu. Bir de okulun bahçe duvarının kenarına diktiğimiz o mini minnacık akasyalar göğe doğru uzamıştı. Hafta sonu olmasına rağmen hiç çocuk yoktu okulun bahçesinde. Oysa bizim çocukluğumuzda hafta sonunda okulun bahçesi tıklım tıklım olurdu.

Bahçenin giriş kapısından içeriye girmeden duraladım. İçten, “Ah, İreşit emmi, ah!” Şekerci İreşit emmi, horoz şekerleri satardı. Teneffüs zili çalınca koridorlardan, merdivenlerden ve bahçeden bir hışımla koşardık horozlu şeker almaya. Geçimini bununla sağlardı. Kimseye zararı dokunmayan birisiydi. İri yarıydı İreşit emmi! İlk defa görenler çekinirlerdi. O iri yarı adamın ne kadar yufka yüreğe sahip olduğunu öğrendikten sonra “İreşit emmi, İreşit emmi!” diye yanından ayrılmazdı çocuklar. Parası olmayanlara da bedava verirdi horozlu şekerlerinden. Eşi Happa bacıydı, ölmüş Habba bacı. İreşit emmi de genç biriyle evlenmiş. Ondan sonrada huzuru bulamamış bir türlü… Çok çektirmiş İreşit Emmi’ye cadaloz kadın. Fazla dayanamamış İreşit emmi de rahmetli olmuş!

Okulun bahçesinden içeriye girdim, sınıfımızın içini süzdüm. O günler film şeridi gibi gözlerimin önünden akıp geçti. Öğretmenimiz “Hilal yapın.” demişti de ben de yuvarlak ay yapmıştım. Öğretmen bütün sınıfa göstermişti, bayağı utanmıştım.

Okulun bulunduğu alan eskiden mezarlıkmış! Okul bahçesinde yapılan bir kazı sırasında kemiklerin çıktığını görmüştüm. Toplanan kemikleri yeni mezarlığa gömmüşlerdi.

Öğretmenimiz mendil kapmaca oynatırdı. Sınıfı ikiye ayırırdı. Ayırdığı bu grupların önüne de çizgi çizerdi.  Bu grupların tam ortasına bir öğrenci bırakır ve eline de bir mendil verirdi. Öğretmenimiz işaret verdiğinde grubun ilk sırasındaki öğrenciler ortadaki mendili tutan öğrenciye doğru hızlı bir şekilde koşarlardı. Her iki grupta dengeli kişileri rakip ederdi. Biraz kurnazlık ve hızlı olmak gerekti. Mendili tutan kişinin etrafında dönerler, birden mendili birisi alıp kaçar, diğeri onun peşine düşer, mendili alan öğrenci kendi grubuna doğru koşmaya başlar ve kendi grubunun önüne çizilmiş çizgiyi geçtiği anda öne geçmiş olurlardı. Eğer o çizgiye kadar kovalayan öğrenci elini kovaladığı öğrenciye değdirirse diğer grup öne geçmiş olurdu.

Bir de “Yağ satarım, bal batarım.” diye mendil oyunu oynatırdı öğretmenimiz. Bunda da daire yapılır, yere çömelinirdi. Biri ebe olur, elinde mendil yere çömelenlerin etrafında dönerdi. Çömelenler de “Yağ satarım, bal satarım” diye el çırparlardı. Birden ebe elindeki mendili birinin arkasına bırakıp koşardı. Mendili bırakan kişinin koştuğunu gördüklerinde herkes arkasına bakardı. Arkasına mendil atılan hemen mendili alır, ebenin peşine takılır, ebeyi kalktığı yere kadar kovalar, yakalarsa ebe ebeliğine devam eder, yakalayamazsa ebe kendi olurdu.

Okulun bahçesinden üstteki yola çıkıp evimize doğru adımlarken, tek tük kalmış çalı güllerinin mis kokusunu içime doyasıya çektim. Toprak kokulu yolların yerini asfalt almış. Güneşin sıcağıyla asfaltınki birleşince bulgur bulgur ter akmaya başladı alnımdan…

İki elektrik direği ortasında durdum. Hey gidi günler hey, diye mırıldandım. Yay yapıp okun ucuna da çivi bağlardık. Selvi ağaçlarına nişan alır, oku bırakırdık. Ağaca saplandığında sevinç naraları atardık. Arkadaşlarla da hızlı ok atma yarışına girerdik. Yol kenarındaki elektrik direkleri de ölçümüz olurdu. Bir defasında yayı gerdirdim, arkadaşların “Atmaaaaa!” demelerine fırsat kalmadan ok yaydan çıkmıştı bir kere. Havada “vızlayarak” gitti, diğer elektrik direğinin dibindeki ara yoldan çıkan komşunun ensesine… Komşu hızla dönüp bize doğru geldi. Ucu çivili ok da elindeydi. Gelirken ikide birde eliyle ensesini kontrol ediyordu. Yanımıza geldiğinde eli kan olmuştu. “Kim attı oku?” “Ben attım!” der demez, can havliyle kulağımın dibine okkalı bir tokat patlattı ki yıldızları saymadım desem yalan olur. Bununla kurtulduğuma sevinmiştim. Komşu giderken hâlâ eliyle ensesini kontrol ediyordu iki de bir… Çocukluk işte!

Çocukluğum ve gençliğimin geçtiği evimizin önüne vardığımda dizlerimin bağı çözüldü, kendimi ne tokmaklar yiyen dibek taşının üzerine bıraktım. Evimizin yarısı çökmüş, mertekleri dışına çıkmıştı. Anlayacağınız harabeye dönmüş! Yaşadıklarım hayalimden geçerken iki damla gözyaşım toprakla buluştu. Tam karşıki pencerenin olduğu oda, oturma odamızdı. Kışın sobayı bu odaya kurardık. Rahmetli anacığımı, hele de kış aylarında diş ağrımdan dolayı sabahlara kadar uyutmazdım. “Ahh, sobada bezi ısıt, yanağıma koy!” Anam da sobanın borusunda bezi ısıtıp yanağıma koyardı. Isının tesiriyle dişimim ağrısı hafiflerdi. Gecenin tam ortası… Anam saatlerce başucumda yorgun ve bitkin… Diş ağrımın az da olsa geçmesinin ardından sessizliğe bürünürdüm. Ağrısı yeniden başladığında hemen anamı o derin uykusundan tekrar uyandırırdım. Anam esneyerek “Eeleşmedi mi?” “Cık!” Avazım çıktığı kadar bağırıyorum. Bu seferde çürük dişime “Tuz koy!” diyorum. Bırakıyor tuzu… Ağrı kesince anam yine uykuya dalıyor. Ağrı artınca “Anaa! Kalk anaaaa!” anam yine derin uykusundan uyanıyor esneyerek. Bu seferde “Kafa mı salla!” diyorum. Kafamı sallamaya başlıyor ağrı durur gibi oluyor. Sallama bitti mi anam uykuya dalmış demekti. Diş ağrımdan ben de anam da çok çekti. Mekânın cennet olsun anacığım, hakkını nasıl öderim?

Aşısız hakiki kıpkırmızı güllerimize ne olmuş? Her evin bahçesinin kenarı bu güllerle bezenir, mis kokularını yayarlardı etrafa. Şimdi aşılı güller almış yerini… Bunların da görünümü var, kokusu yok. Aşısız güller vakti geldiğinde aynen bir meyve gibi toplanır, gül şurubu, gül reçeli yapılırdı. Tadına mı?.. Doyum olmazdı.

Yaz akşamlarında damda yatarken gökte yıldızları sayardık. O pırıltılı yıldızların altında kavak ve selvi ağaçlarının hışırtıları ise ninni gibi gelirdi. Hafif esen yelin bahçelerden getirdiği mis gibi iğde kokusunu da içimize çekerdik doyasıya. Bahçeden kopardığımız kırmızılaşmış alalı bulalı elmaları yerken çıkan “ısırık” sesi melodiye dönüşürdü.

Ayaz demlenirdi her ağacın gölgesinde, her evin güneş almayan kuytu köşelerinde üşüme krizleri geçirirdik. Güneş daha bir sevecen, daha bir dostça görünürdü o zaman. Süyüklerden metrelerce sarkan buzları küreklerle ya da aşağı düşürdüğümüz katılaşan buz parçalarıyla düşürmeye çalışırdık. Evlerin dibine düşürdüğümüz bu buz parçalarını ve damdan kürüdüğümüz karları küreklerle ileriye doğru atardık ki kerpiç evlerimizin dibi fazla ıslak kalmasın diye.

Bir keresinde, arkadaşlardan biri yere düşürdüğümüz büyükçe bir buz parçasını kürekle ileri fırlatacağı sırada ayağı kaydı ve buz parçası yönünü değiştirip alnıma isabet etti. Alnımda kıpkırmızı yarıklar oluşmuştu. Hatta birkaç damla kan akmıştı. Anam, alnımdaki yarama domates salçası sürmüştü iyileşmesi için…

Eskiden kışın kar dört-beş ay kalkmazdı. Uzun kış günlerinde toplanırdık evlerde “el el epenek” oynardık çocuklarla… “El el epenek, elden düşen topanak, topanağın yarısı bit pirenin karısı, iğne getir, iplik getir, çek şunu çıkart şunu…”

Gece kar bazen sabaha kadar yağardı. Sabah kalktık mı ilk işimiz yağan karı damdan kürümekti. Evin etrafına yığılan karların üzerine atlayıp yuvarlanırdık. Damdan dama kartopu atardık.

Dibek taşının üzerinden kalkıp burnumda tüten yerleri görmek için adımlamaya başladım. Az ileride kalın gövdeli söğüt ağacı hâlâ ayaktaydı ama yanında akan ark suyu yoktu. Bu beton arkta az mı çimdik. Akan suyu sırtımızla set yapar, birden bıraktığımızda metrelerce ilerde bulurduk kendimizi.

Sırtımı söğüt ağacına verdim. Geceleri burada minavara oynardık. Grup olurduk; üçerli, beşerli, yedişerli… Kimin ebe olacağına ayaklarımız karar verirdi. Her gruptan bir kişi sırasıyla ayağını diğer ayağının önüne bırakırdı. Kimin ayağı altta kalırsa ebe olurdu. Bu oyun gece oynanırdı. Beşerli grup diyelim. Ebe olan gruptan dördü yalakta kalır. Yalak, ebenin kaldığı herhangi sabit bir yer olabilir, bizde genelde söğüt ağacı olurdu. Diğer gruptan dört kişi ise saklanırdı. Ebe olan gruptan bir kişi saklananları aramaya çıkardı. Yanında ise saklanan gruptan bir kişi bulunurdu. Nedeni ise ebenin nerede olduğunu yüksek sesle eşlerine duyurmasıydı. Ona tellal denirdi. Eşlerinin sesini duyan saklanan grup, ebeye yakalanmamak için yerini değiştirirdi. Ebenin her attığı adımı arkadaşlarına canlı yayın gibi anlatırdı. Onun için gür sesli ve anlatım kabiliyeti yüksek olan seçilirdi. “İreşit emminin evinin arkasındıyak. Aletirikci Durdu’nun evinin önüne vardık. Karozlü Hasan’ın evine doğru ilerliyok. Çeliklerin İrbemin evinin önünden geçiyok, Mine ablanın bahçe duvarının önünden geçtik, Semerci Duran’ın evinin yanındıyak. Memişlerin Mamedin bahçesi ile Horoz Mamedin evinin arasındaki yoldan Dişlen Ehmed’in bahçesine girdikten sona aniden döndük Sevinli Esecenin evine doğru gediyok…” Ebenin yanındaki eşlerinin sesine göre yer değiştiren saklanan grup, eğer kendilerini arayan kişinin yalaktan uzak bir yerde olduğunu anlayınca hemen yalağa varırlar, yalaktaki dört kişiye çeşitli cezalar verirlerdi. Saklanan grup gelir gelmez yalaktakiler ise ‘minavara’ diye bağırırlardı. “minavara” sesi saklanan grubun yalakta olduğu anlamındaydı. Saklanan grubu arayan ebe ise “minavara” sesini duyar duymaz yalağa doğru koşardı. Yanındaki diğer gruptan olan kişi “Eşlerim ebe yalağa geliyor, kaçın” diye bağırırdı. Ebe koşarak yalağa geldiğinde saklanan grup gitmiş ise aramaya devam eder, gitmemiş ise saklanan gruptan birini kovalar yakalarsa, bu seferde ebe olan grup saklanır, saklanan grup da ebe olurdu.

Bir oyun deyip geçmemek gerek. Spor yapıyorsun, anlatma kabiliyetin gelişiyor, gece iz sürebiliyorsun… En önemlisi de samimi ilişkiler, dostluklar kuruyorsun. Hem de eğleniyorsun. Anlayacağınız hormonsuz bir yaşam!..

“Çomça Gelin.” Bu oyun genelde kurak geçen mevsimlerde yağmur duası anlamındaydı. Yani yağmur yağması için yapılırdı. Mahallede bütün çocuklar bir araya gelirdik. Adı çomça olan kepçeye tülbent takılır ve süslenerek gelin şekline sokulurdu.  Birimiz çomça gelini eline alıp giderken diğer çocuklar da arkadan takip ederdi. Mahalledeki evleri tek tek dolaşırdık. Elde tutulan çomça gelini aşağı-yukarı sallar, bir yandan da hep bir ağızdan şu tekerlemeyi söylerdik:

“Çomca gelin, çam ister

Allah’tan bir bum ister

Yağdan bulgurdan ister

Verenin bir oğlu, vermeyenin bir kel kızı olsun.”

Her ev sahibi çocuklara çeşitli yiyecekler verirlerdi. Sonra alınan yiyecekleri ortaya koyar, hep birlikte yerdik.

 Çamlak-Çömlek Patladı oyunu oynardık. Bu oyun altı – on beş yaş arası kızlar ve erkek çocukların birlikte oynadığı bir oyundu. on beş – yirmi kişi bir araya gelirdik. Oyun için ebe seçimi yapılırdı. Ebe seçimi tekerleme ile yapılırdı. “Dolapta pekmez yala yala bitmez, Ayşecik, cik cik cik, Fatmacık, cık cık cık, sen bu oyundan çık” denirdi. Sayışmaca sonunda tek kalan kişi ebe olurdu. Ebe duvara arkasını döner, elleri ile gözlerini kapatarak yüze kadar sayardı. Bu arada diğer çocuklar çok uzaklaşmamak şartıyla bulundukları yerdeki gizli yerlere saklanırlardı. Saklanmadan önce ebeyi kolayca yanıltabilecekleri kıyafetlerini ceket, yelek, etek, hırka, şapka vb. birbirleriyle değiştirirlerdi. Ebe saymayı bitirince saklananları aramaya başlar. Saklananlar değiştirdikleri elbiselerini ebeye gösterdiğinde, ebe elbiselerin gerçek sahibinin adını söylerse yanılmış olur ve kıyafetini gösteren çocuk “Çamlak-çömlek patladı.” diyerek birkaç defa sevinerek bağırır. Diğer çocukların hepsi saklandıkları yerden çıkarlar. Ebe yanıldığı için tekrar ebe seçilir. Ebe saklananlardan birini tanırsa oyun biter, yakaladığı kişi ebe olurdu.

Löddük, goçkuç, çüştürüm çüş eşşek, kemik gitti takır tukur, sülenke, çelik, saklambaç ve kovalambaç oyunları da oynardık.

Dikkatimizi oyunlarımıza verirdik. Nasıl hamleler yapmamız gerektiğini, nasıl vurmamız gerektiğini bir bilgin gibi düşünürdük. Zekâ geliştiriciydi. Bu oyunları ciddiyetle oynardık. Oyunbozanları oynatmazdık. Yani ciddiyetsiz davrananlar bilirlerdi oyundan atılacaklarını. Bu oyunlar mahallenin çocukları arasında yakınlaşmayı, kaynaşmayı ve dostluğu pekiştirirdi. Samimi arkadaş olmanın temeliydi. Temel ki yedi şiddetindeki depreme dayanıklı…

Adımlarımı purluğa doğru attım, oradan da Kaplankayası ile su deposunun yanındaki bağımıza… Aman Allah’ım! Bağlar! Bütün bağlar kurumuş! Hepsini hastalık vurmuş! Yemyeşil dağ kıraç olmuş! Sonra kimse dikmemiş! Oysa üzüm bağları üzümlerini sunmak için beklerdi tahterevalli oynayan çocuklar gibi de, sallar dururdu yapraklarını. Yemyeşil tepeler sapsarı kesilirdi sonbahara doğru… Her üzüm bağının sınırlarındaki taşlar yürek şeklindeydi, kaplumbağalar bir üzüm bağından diğerine itina ile girerdi. Yazın yaşını, kışın kurusunu yerdik üzümün. Çocuklar ellerinde içi üzüm dolu sepetlerle evlerinin yolunu tutardı. Mışsıcak Mevlit Emmi’nin bağının üzümleri o bölgenin en iyisiydi. Ne kabarcıklardı ama! Gözü gibi bakardı bağına… Üzümlerin toprakta çürümemesi ve kaplumbağalardan korumak için çatal başlı serpene ile teyeklerini havaya kaldırırdı. O da rahmetli olmuş!

Bağımıza kadar otura kalka zor-güç çıkabilmiştim. Nefes nefese kaldım. Bağımızdaki dağ armuduna sırtımı verip dinlendim. Armut ağacının dallarına salıncak kurup sallanırdık. Evler ayağımızın altındaydı. Anam üzüm sergisi atarken bağırırdı “Yavaş sallanın, düşersiniz!” diye. Artık ayrılma zamanı gelmişti. Aşağıya inecek dermanı bulamadım kendimde. Gideceğim yer epey uzaktı. En iyisi bir taksi çağırmaktı. Öylede yaptım ama epey beklememe rağmen taksi henüz gelmemişti. Açıkçası umudumu da kesmiştim. Sırtımı verdiğim dağ armudunun dibinden yavaşça kalkacağım sırada ileride bir toz bulutu yekindi semaya doğru. Taksi geldi, şoför indi. Tuhaf birisiyim gibi baktı. Belki içinden, “Dağ başında bu moruğun işi ne?” diye düşünüyordu. Taksiye bindik, şoför meraklı gözlerle dikiz aynasından beni kesiyordu. Etrafı heyecanlı gözlerle süzmem karşısında merakını fazla yenemedi, “Buralı mısın amca?” diye sordu. Doğup büyüdüğüm memleketimde, “Buralı mısın amca?” denmesi gücüme gitti açıkçası. Dikiz aynasında gözlerimiz karşılaşınca da bu soruyu cevaplamayacağımı sanmış olacak ki sustu.

Direksiyonu ana yola kırdı. Sorusuna gecikmeli de olsa cevap verdim. “Buralıyım yeğenim!” Yeğenim sözcüğü sevindirmişti şoförü. Bana karşı bir yakınlık hissetmiş olacak ki soruları ardı ardına geldi.

Eski mezbahanın önünden Havsa yokuşuna doğru çıktık. Kışın çocukluk yıllarımızda burada kızak kayardık. Burası tek ana caddeydi. O zamanlar tek tük araba olduğundan kayabiliyorduk. Şimdiki gibi arabaların sayısı fazla olsaydı, kesin birinin altında kalırdık. Havsa’yı çıktıktan sonra TEK sitenin karşısındaki mezarlığa vardık. Taksicinin de tanıdıkları varmış, o da Fatiha bağışlamak için indi. Anamın, babamın mezarını aradım ama bulamadım. Dikili mermer taşlarını okuyordum. Birçoğu tanıdıktı. Allah rahmet etsin. Demek sen de rahmetli oldun; Arkadaşım, dostum! Bünyamin kardeş, sen de rahmetli oldun ha! Sonradan öğreniyorum ki, kemik erimesinden vefat etmiş! Üç kızı yetim kalmış!

Dikili taşların üzerindeki yazıları okurken yüz hatlarım kasıldı. Biraz sonra da gözlerim sulanmaya, dudaklarım titremeye başladı. Şoför koluma girerek taksiye doğru götürürken ayak diretiyordum. Çünkü tanıdıkların çoğu buradaydı. Koca şehirde kimim kimsem kalmamıştı. Anamın, babamın mezarını da bulamadım. 

Taksinin arka koltuğuna yığılıp kaldım. Epey kendime gelemedim. “Kızlarpınar’ı ve Göz’e götürür müsün beni?” dediğimi şoför dikkatli olmasa duymayabilirdi. O da “Tamam.” anlamında başını emme basma tulumba gibi salladı. Belli ki onunda morali bozulmuştu.

Taksi asfalt yoldan tozlu ve taşlı yola girdi. Vakit öğle sıcağıydı. Külüstür denilmese de modeli hayli eski olan araba her an su kaynatabilirdi. Kızlarpınarı’nın yanına vardığında, şoför arabanın frenine bastı yavaşça.

Taksiden iner inmez gördüğüm manzara karşısında neye uğradığımı şaşırdım. Kızlarpınarı’nın buz gibi suyundan kana kana içeceğimin hayalini yıllardan beri kurmuştum. Kana kana su içmeyi bırak, ölüyorum dese insan bir damla su yok! Kızlarpınarı, suyunu toprağın derinliklerine çekmiş!

Dizlerim bu ağır yükü taşıyamadı. Taksinin tozlu ve hafif çamurlu tekerleğine sırtını verdim. Şoför de diğer tekerleğe verdi sırtını… Ben anlattım şoför dinledi.

          “Cennet gibi yer ne hâle gelmiş? Çocukluğumun belirli bir kısmı burada geçti. O zamanlar şehrin bayağı dışındaydı, şimdi ortasında kalmış! Babam buranın bekçiliğini yapardı. Eker, biçer, ağaçları sular, mallara bakardı. Selvi ağaçlarını sayar, her elli sayısında bir taş atardı cebine. Her yıl satılacak selvileri belirlerdi. Kesilenlerin yerine yenisini dikerdi. İşini sever, özveriyle yapardı.”

Şoför, “Baban Karagözlü Hasan mıydı?” dedi. Heyecanla, “Nerden biliyorsun?” dedim. Şoför, “Biz buraya başka şehirden geldik. Babamda taksiciydi. Bir gün, birkaç kişi taksi ücretini vermemişler. Babamı sıkıştırmışlar, az ileride döveceklermiş! Hasan Emmi kurtarmış! Demek ki size kanımın ısınması bundanmış! Hasan Emminin buralara gözü gibi baktığını, ayrıldıktan sonra viraneye döndüğünü babamdan duymuştum.”

Gözümden birkaç damla yaş yanaklarımdan aşağıya doğru aktı. Epey kımıldamadan durdum öylece. Sonra, “Yeğenim!” diye başladım söze:

“Kızlarpınarı’nın tam tepesinde dallarını aşağıya sarkıtan sultan söğüdü, biraz ilerisinde iki dut ağacı, yüzlerce selvi, alt tarafta onlarca kiraz, kirazların altında ekili bostan, üst yanı Kızlarpınarı’nın suyuyla yeşeren geniş çimenlik, çimenliğin üstü ise bağdı. Anlayacağınız, burası doğa harikası bir yerdi. Oysa şimdi tek tük ağaçtan başka yeşillik kalmamış. Kızlarpınarı’nın suyu, iki taşın arasından çıkar, kışları ılık, yazları buz gibi soğuk olurdu. Efsaneler mırıldayan berrak suyu akar,  yatağının kenarındaki büyük sultan söğütlerinin uzun dallarından sarkan ince yaprakları, pınarı öper gibi suya yayılırdı. Güneşin sultan söğüdünün yaprakları arasından sızan ışık demetleri, adeta birbirleriyle dans ederdi. Pınarın hafif şırıltısı, gölgelerin serinliği yorgunluğumuzu alırdı. Hele sıcağın altında tarlada çalıştığımız günlerde Kızlarpınarı’na koşup da yere yatıp dudaklarımızı suya daldırdığımızda ateşimiz sönerdi. Ya da iki avucumuza doldurduğumuz suları çenemizden akıtarak kana kana içerdik. Ah o günler ah! Ne güzeldi. Susuzluğumu giderip elimi yüzümü yıkadıktan sonra sultan söğüdüne sırtımı dayayıp ruhen ve bedenen dinlenirdik.

Oturduğumuz ev Kızlarpınarı’nın tam üstündeydi. Yokuştu. Kışın evimizin önünden kayar, bazen de Kızlarpınarı’nın içine düşerdik.

Kızlarpınarı’nın yüz metre ilerisinde Göz’ün kaynağı vardı. Vardı diyorum çünkü yıllar önce bu kaynağın suyunu siteye içme suyu olarak almışlardı. Siteye içme suyu olarak alınmadan önce bu kaynak, kendi güzergâhında bulunan bütün bostanları ve ağaçları sulardı.

Göz’ün suyunda zembillerle balık tutardık. Bir keresinde balık yerine zembilden yılan çıktı? Zembili bıraktığım gibi sudan çıkmam bir oldu. Bir keresinde de siyah beyaz yılan birkaç defa kıvrılmış. Anamın “Geçme!” demesine rağmen yanından geçmiştim korkusuzca. Şimdi yanından geçmek mi? Asla!

Yazın bunaltıcı ve yakıcı sıcağında serinlemek için Göz’ün suyuna tumar tumar çıkardık. Göz’ün suyunda kilimler ve gelinlik kızların yünleri yıkanırdı. At arabasıyla yünler getirilirdi. Kadınlar yün yıkarken hem kendi aralarında şakalaşırlar hem de türkü söylerlerdi.

Sabahın serinliğinde yayılmaya giden koyunlar öğleye doğru Göz’ün serin suyundan doyasıya içtikten sonra kaya diplerinde dinlenmeye çekilirlerdi.

Kervanlar burada konaklayıp geçerdi. Hayatımda ilk defa deveyi burada görmüştüm. Tespih gibi dizilmiş kervanlar birkaç saatlik konaklamadan sonra yoluna devam ederdi. Şimdi ne konaklanacak yer ne de içecek su kalmış!

Yaprak kuşları sonbaharda sürüler halinde göç ederlerdi. Konmalarına fırsat vermezlerdi avcılar. Kırma ve çifteli sesleri yankılanırdı buralarda. Hal böyle olunca yaprak kuşları artık geçmez oldu bizim ellerden. Yaprak kuşları iri ve geniş kanatlıydı. Eti çok sertti. Saatlerce pişir de pişir. Evet, göçmen kuşlar vakti geldi mi uzun bir yolculuğa çıkar, hiç şaşmadan, değiştirmeden yalnız kendilerinin bildikleri yollardan giderler. Bu yollar onları dünyanın öbür ucuna götürür, sonra yine geri getirir. Bora, fırtına demeden, yorulmak nedir bilmeden gece gündüz kanat çırparlar. Uçmalarını uyku bile durdurmaz. Uçarlar, uçarlar, uçarlar… Tabii ki bazen ihtiyaçlarını karşılamak için bir yudum su içmek için alçaldıkları zaman insanoğlunun elindeki çifteli ile göçmen kuşlar yere serilirdi.

Kızlarpınarı’nın suyu yazın buz gibi olduğundan, ramazanlıkta iftara doğru ellerinde bidonlarla, satırlarla su almaya gelirdi ahali… Şehir buraya akardı. İftarın yaklaştığına da işaretti bu. Kimisi güneşi engelleyen ağaçların gölgesi altında erken gelir uyuklardı, kimisi de ayağını Kızlarpınarı’nın buz gibi suyuna sokardı.

Doğal botanik bahçesiydi adeta. Rengârenk çiçekler, yemyeşil otlar, göğe uzanmış ağaçlar… Tertemiz havası… Küçük bebeklerin uyuması için kalın iple iki ağacın gövdesine bağlanarak kurulan salıncaklar… Buz gibi Kızlarpınarı’nın suyu… Top oynanacak çimen… Piknik yapmaya elverişli doğal bir mekân…

Sonbaharda kışa hazırlık olarak “kış ekmeği” yapılırdı. Kış ekmeği tandırda yapıldığından yakacak olarak kullanılan yakıtlardan birisi olan gazeli kadınlar ve çocuklar toplardı. Biz çocuklar da gazeli toplayıp yığar, ince bir dalı da iki ağaca çaktığımız çivilerin üzerine bırakır, yüksek atlama yapardık.

İlkbaharda ise çeşit çeşit sebzeler ekilirdi. Tadı hala damağımda… O zaman hormonsuzdu bostanda ekili bütün sebzeler… Termik santrali o zamanlar inşaat halinde olduğu için etrafa zehir saçmıyordu henüz… Kimyasal gübreler yoktu. Her şey doğaldı. İnsanlar da doğaldı.

Santrali yapan firmada çalışan yabancı ülke insanlarının çocukları da sık sık gelirlerdi. Renkli sakızı, yabancıların çocuklarında görmüştüm ilk kez. Oyunlar oynardık onlarla… Yetiştirdiğimiz sebze ve meyveyi tarladan kendiler toplar, satın alırlardı. Onların ve bizim giysilerimiz farklı olduğu için yabancılar uzaktan göründüğünde, “Anne, onlar geliyor!” derdim. Kızları ve kadınları açıktı, bizimkiler ise kapalı. Onlardan mı bizden mi olduğu anlaşılırdı hemen. Şimdi böyle mi? Bizimkiler de onlar gibi açıldılar, saçıldılar. Eksiği yok, fazlası var. Ne günlere kaldık!

Çember yapardık demirden, toprak yolda sürerdik. Çıplak ayakla da toprak yolda koşular yapardık. Yumuşacık ipek gibiydi yolun ince toprağı…

Göz’ü deştiler, iki insan boyu… O günde yüzme bilmeyen bir genç içine düştü! Kardeşi “Abiiiii! Abiii! Abimi kurtarın!” diye bağırarak dizlerine vuruyor, saçını başını yoluyordu, Allah’tan yüzme bilen biri son anda boğulmaktan kurtardı genci.

Göz suyunun etrafı tarih doluymuş! Biz buradan ayrıldıktan yıllar sonra tarihi eserler bulmuşlar. Demek ki Göz suyunun etrafı eski yerleşim yeriymiş!

Göz Mağarası tam karşı tepedeydi. İçi de bayağı derindi. Arkadaşlarla yarış yapardık mağaraya çıkmak için. Sonra mağaranın önünden taşlar bırakırdık aşağı doğru. İçinin derin olmasından dolayı korkarak girerdik. Bu mağaranın tepenin daha ilerisindeki Yalak Mağarasına, oradan da Eshab-ı Kehf mağarasına çıktığı söylenirdi.

Afşin Eshab-ı Kehf demişken o mübarekleri anmadan geçmek olur mu? Çocukken mübarek gecelerde Eshab-ı Kehf’e giderdik coşkuyla. Yedi Uyurların ayak bastığı, yattıkları yerlerde onlarla yan yanasın…  Ne güzel manevi bir hava… Zalim hükümdara karşı gelmişler, saltanatı bırakmışlar! Niye? Tek olan Yüce Rabbimize iman ettikleri için…

—Yeğenim, beni Eshab-ı Kefh’e götürür müsün? İki rekât namaz kılmak istiyorum.

—Emrin olur amca! Nereye dersen oraya götürürüm.

—Allah razı olsun.

Sırtımı verdiğim arabanın tozlu tekerleğinden yavaşça şoförün yardımıyla kalktım. “Hiçbir şey eskisi gibi değil yeğenim!” “Haklısın amca!” dedi şoför de. Arabaya bindik. Şehrin bütün sokaklarını gezmeye başladık.

“Şu iş merkezi’nin yeri önce sebze hali, sonra otobüs terminali olmuştu. Bir ara Afşin karakucak güreşleri burada yapılmıştı. Tribünler tıklım tıklımdı. Çok müthiş müsabakalar olurdu. Halkın güreşi sevmesinin katkısı da büyüktü tabii.

Belediyenin yerinde yazlık bir sinema vardı. Dev ekrandan renkli film seyrederdik. Paramız olmadığı zamanlar, sinemanın yanında büyük bir söğüt ağacı vardı, ona çıkıp yarım yamalak bakmaya çalışırdık.

Belediyenin yanındaki parkın olduğu yer sazlık, bataklıktı. Şu anki itfaiyenin yeri de güreş salonuydu. Birkaç ay güreşe gittim, yaramaz birinin yüzüne kaç kişi kovulmuştu. Ah, şu kötüler ah!

Atlas tepesinin eteğinde Kaymakamlık kupası maçları oynanırdı. Ne maçlar yapılırdı. Kartalspor, Polis Gücü… Maç arasında az ilerideki Atlas Suyu’nun suyundan kana kana su içerdik. Atlas mevkii o zamanlar şehrin dışındaydı. Tek tük evler vardı. Şimdi apartmanlar dikilmiş, şehrin içinde kalmış! Apartmanları da dip dibe dikmişler… Plansız yapılanma! Yer mi yoktu? 

Bir keresinde maç başlamıştı. Koşarak dahi gitsem ilk yarıyı kaçırırdım. O tarafa giden bir traktörün naylonuna asıldım. Tam sahaya vardığımda hızla giden traktörden aşağı atladım. Tam dizlerimin üstüne düştüm. Pantolonum yırtıldı, dizlerim de kanamıştı.”

O gün akşama kadar şehri baştan sona gezdi yaşlı adam ve şoför. Akşam ise şoför yaşlı adamı kendi evine götürdü. Sabah erkenden ev sahibinden habersiz kalkıp mezarlığın yolunu tuttu yaşlı adam.

Şoför uyandığında yaşlı adamın evde olmadığını görünce gideceği yeri tahmin etti ve mezarlığa doğru yöneldi. Yanılmamıştı. Yaşlı adam mezarlıktaydı. İki mezarın ortasına uzanmıştı. Bir eli bir mezarda, öbürü diğer mezardaydı. Şoför yanına vardı. “Amcacığım!” dedi. Ses yoktu. Baktı ki ruhunu teslim etmiş! Şoförün gözleri doldu. Yaşlı adamın elindeki kâğıt parçasında, “Anamın ve babamın mezarları. Beni de yanlarına gömün.” yazıyordu.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Facebook
Twitter
YouTube
Instagram