MEHMET GÖREN’LE SÖYLEŞİ

                                                   MEHMET GÖREN’LE

İNSANLIK UĞRUNA VE TELLİ SENEM ROMANLARI ÜZERİNE BİR SÖYLEŞİ

                                            Mehmet GÖREN / İlker GÜLBAHAR

*

Roman edebî türlerin en uzun soluklusu. Öyküye göre daha geniş perspektifli bir kurgu istiyor. Kurguyu şekillendiren elbette tek bir etken yok. Yazarın yaşadıkları, çevresinde gördükleri, hayal gücü vs. kurgunun oluşumundaki ana etkenler. Yazarın sanat anlayışı da kurgunun oluşumundaki etkenlerden. İlk sorum İnsanlık Üzerine ve Telli Senem’in kurguları üzerine olacak. Telli Senem, halk ağzından derlenen bir olay örgüsü üzerine inşa edilmiş izlenimi veriyor. İnsanlık Uğruna romanındaki kurgu tamamen hayal ürünü gibi geliyor bana. Bu iki eserin kurgusu üzerine ne söylemek istersiniz?

Kurgu romanın ve hikâyenin olmazsa olmazıdır.

“Telli Senem” Afşin’in Tanır mahallesinde yaklaşık 200 yıl önce yaşanmış bir aşk hikâyesinin derlenmesi. Osman Ağa’nın beşinci kuşak torunlarından dinlemiş olduğum hikâyenin ana hatları dışına çıkmamaya çalıştım.

Roman bildiğiniz gibi genellikle insanların başından geçenleri, insan ilişkilerini ve durumlarını, toplumsal olay ve olguları gerçeğe uygun bir biçimde ya da kurmaca bir yapı içinde ve geniş oylumlu olarak anlatan bir yazı türüdür. Bir örnek vermek isterim. Kitaplarımda kurgulayarak yazdığım bölümlerin okuyucularımız tarafından geri dönüşümünde kendilerinin de aynısını yaşadıklarını ya da çevresinde yaşandığını belirttiler. Yazar her ne kadar kurgulasa da yaşanmışlık kokuyor roman ve hikâyeler… Kısacası roman da, hikâye de toplumun yaşantısının aktarılmasıdır okuyucuya.

Yazar, okuyucu adı verilen müşteriyi duygu, düşünce ve hayallerine ortak etmek ve onu kitabın içerisine çekmek ister.  Okuyucu okuduğu kitabın içerisinde kendinden bir şeylerin olmasını ister ve bundan heyecan duyar.

Yazmaya başlanıldığında akışa (gidişata) göre kurguya başvuruyorsun, ister istemez. Kendi yaşantın, duydukların, gördüklerin, yani toplumda yaşanan olaylar roman ve hikâyenin ana konusudur. Kısacası insanoğlunun hayat serüveninin yansımasıdır. Gerçek yaşamın aynasıdır.

Okuyucuya iyi bir insan olmayı tavsiye ediyorsun. Helal ve haramı, dünya ve ahireti, iyi ve güzeli anlatıyorsun. Bunun tersini yapan yazarlar da az değil. Olması da normaldir. Çünkü her meslekte olduğu gibi yazarlıkta da iyi ve kötü; ahlakî değerlere değer veren ve ahlakî değerleri önemsemeyen yazarlar vardır. Böyle olunca bize düşen sorumluluk daha büyük oluyor.

Üstat Nuri PAKDİL “Ülke yazarla bozulur, yazarla düzelir.” diyor. Yazar bu kadar önemlidir. Onun için yerli ve millî yazarlara çok ihtiyacımız var. Bunlar da desteklenmelidirler. Maalesef destek konusunda çok zayıf kalınmaktadır.

Okuyucu romanı ya da hikâyeyi okurken iyiliği, ahlakı, dini yaşantıyı eserin içinde bulmalıdır.

Çocuklarımıza ve gençlerimize sahip çıkmalıyız. Onlar bizim geleceğimizdir. Ülkemizin devamıdır. Onlara sahip çıkmazsak eğer elimizde ne geleceğimiz ne de ülkemiz kalır. Onun için gençlerimize yönelik ahlakî konuların daha çok kaleme alınması gerektiğine inanıyorum.

İnsanlık Uğruna adlı romanımın çocukluğumun bir bölümünün geçtiği Afşin’de “Göz” olarak bilinen mevkiden ve Kızlarpınar’ından esinlendim. Küçüklük hayalimi gerçekleştirmiş oldum. Burası doğa harikası bir yerdi. Kıvrılarak akan deresi, binlerce selvi ve kavak ağacı, dutlar, kirazlar, armutlar… Afşin’in doğal piknik alanıydı. Ayrıca sıcak yaz aylarına denk geldiğinde Ramazan da iftar vakti Kızlarpınarı’ndan soğuk su almaya gelen ahali… O zamanlar buzdolabı mı vardı?

“İnsanlık Uğruna” ve “Telli Senem” adlı eserlerinizde tipik benzerlikler söz konusu. Eserlerin yapı unsurlarına baktığımızda  (örneğin kahramanlar açıcından) Veysel – Osman, Senem – Büşra, Süleyman Dede – Yusuf amca, İbrahim ve arkadaşları – Kâhya ve Arkadaşları… Bu benzerlik yalnızca kahramanlar nezdinde de değil. Veysel’in çiftlik sahibi avukatı düştüğü ırmaktan kurtarması ile Osman’ın Senem’i kurtarması bir tesadüf olmaz diye düşünüyorum.  Bu iki eserde tekrara düştüğünüz söylenebilir mi?  

Tamamen bir benzerlikten söz edemeyiz. Bütün romanlarda birçok benzerlikler olur dolaylı dolaysız.

Telli Senem ve İnsanlık Uğruna kitaplarımın geçtiği mekânlar doğa olduğu için bu tür benzerliklerin olması normaldir.

Irmakta boğulmak değil de vahşi hayvanlardan, kötü insanlardan kurtulmak, bir mağaranın içine düşmek ya da başka bir nedenden dolayı olabilirdi. Yazar olarak her iki kitapta da ırmakta kurtarılmayı tercih ettim.

Her iki eserde de romantik etkiler var. Kahramanlarınız ikiye bölünmüş durumda: İyiler ve kötüler. Her iki eserde de ölüm ve aşk var. Bu iki eseri de romantizm akımı etkisinde yazdığınızı söyleyebilir miyiz?

İnsanın yaradılışıyla iyi ve kötülerin mücadelesi başlamış, kıyamete kadar da devam edecektir.

Romanlarda da hikâyelerde de iyi ve kötü karakter olacak elbet. Olmaması düşünülemez. Bilhassa da kötüler roman ve hikâyeyi okutturan en önemli karakterlerdir. 

Aşk, sevda insanoğlunun geleceğidir. Erkek ve kadın bir bütünün parçasıdır. Karşı cinsten biri tarafından beğenilmek ve sevilmek ne güzeldir. Romanlarda ve hikâyelerde bu sevgiler anlatılır. İşte bizim Telli Senem ile Osman. Kavuşamamışlar ama gönülleri hep birbiri için yanmış, lav olmuş.

 İşin özü her şey helal ve haramla ilgilidir. Helâle yaklaşmak, haramdan kaçmak… Allah için sevmek ya da sevmemek.

Günümüzde sevgi ve aşkın içi boşaltılmış! Flört eden gençlerin sayısı artmış! Gayrimeşru yaşamak moda olmuş. Kutsal evlilik amacından çıkarılmış, şehvete indirgenmiş. Maalesef, yapılan evliliklerin ömrünün kısa sürmesi de vahim bir durum…

200 yıl önce sevdiğine verdiği ahdini gerçekleştirerek hiç evlenmeyen bir kadın ile zorla evlendirilen ve ağlamaktan gözleri kör olan bir erkeğin aşkını düşünebiliyor musunuz? İşte roman ya da hikâyeler bunun içindir.

Üstat Abdurrahim KARAKOÇ (rahmetli) sevdayı şu dizelerle dile getiriyor.

Sırattan incedir sevda köprüsü

Beraber geçelim tut ellerimden

Niyet ak güvercin, vuslat gökyüzü

Beraber uçalım tut ellerimden

Gönüldeki birlik kalkandır dışa

Aldırma ayaza, yele, yağışa

Giden ilkbahara, gelecek kışa

Beraber göçelim tut ellerimden.

İnsanın doğa ile mücadelesi insanlık tarihiyle başladığı muhakkak. Her iki eserde de başkahramanlar yağmurla savaşıyor ve her iki eserde de doğaya yenik düşüyor. Doğanın insandan aldıkları var her iki eserde de. Bu da ilginç bir benzerlik değil mi sizce?

Doğada mücadele karla, yağmurla, çamurla velhasıl zorluklarla olur.

Doğa mücadelesi çetindir. Bazen yenik düşersin, bazen kazanırsın. Dediğiniz gibi insanoğlunun doğa ile mücadelesi insanlık tarihi ile başlar, bitene kadar devam eder.

Roman çok ağır ilerleyen bir tür. İnsanlık Uğruna’da olayların çok hızlı cereyan etmesi ile ilgili ne söylemek istersiniz.

Teknoloji ve bilim çağında; internet, cep telefonu ve televizyon kullanımının hayatımıza yön verdiği günümüzde kitap okumanın azlığı karşısında romanın akıcılığını sağlamak için olayları hızlandırmak zorunda kaldım. 

İletişim çağında okuma oranının azaldığını mı söylemek istiyorsunuz?

Aynen öyle değerli kardeşim İlker Bey. Gelişmiş ülkelerde okuma oranı ülkemizdeki okuma oranından kat kat fazla. Turistlerin tatilde bile kitap okuduklarını görüyoruz.

Bilhassa da gençlerimiz internet ve cep telefonu bağımlısı. Bir hastalık. Psikolojik vaka halini aldı. Stresli bir gençlik… Bu durum toplumumuzda birebir iletişimini de etkilemektedir. İnternet, cep telefonu ve diğer iletişim aletleri ile dünyayla iletişime geçerken karşı komşusuyla iletişime geçmiyor. Dinimizde yakın komşu ve yakın akrabayla iletişime geçilmesi gerektiği belirtilmektedir. Çocukluk yıllarımızda, komşular arasındaki yardımlaşmayı, kaynaşmayı, paylaşmayı, birlikteliğin en güzelini gördük, yaşadık.  Bahçemizde büyük ceviz ağacı vardı. Rahmetli anam komşu ve akrabalara da ayırırdı cevizlerden. Babam rahmetli evde misafir olmadığı zaman canı sıkılırdı. Komşuların birbirlerinin dertlerini, sorunlarını sahiplenmelerine bizzat şahit olduk.  Şimdi komşu komşuyu bırak, en yakın akrabalar bile birbirleriyle iletişimi koparma noktasına gelmiş.

Okumaya çok ihtiyacımız var. Bilhassa da gençlerin okumasını önemsiyorum. Geleceğimizin teminatı gençlere sahip çıkmak ve onları gelecek çağa hazırlamak zorundayız. Bu da teknolojiyi yakalamak ve gelişmişlikle olur. Onun içinde okumalıyız ve çalışmalıyız.

Görsellik geçicidir, bizi o an heyecanlandırır sadece. Kalıcı olan okumaktır. Romanda bir şeyin tasvirini yaptığında en ince ayrıntısına kadar anlatıyorsun. Okuyucunun beyninin bir köşesine yerleşiyor. Oysa görsellikte her şey anlıktır.

Kitap iyi bir arkadaş ve dosttur. Kitap kötü bir arkadaş da olabilir. Aynı insanlar gibidir. İyi ve kötü arkadaş olduğu gibi… Kitabın içeriği çok önemlidir,  insanı iyiliğe sevk ettiği gibi kötülüğe de yönlendirebilir.

Okuyucu da arı gibi olmalıdır. Arı nasıl çeşit çeşit çiçekleri dolaşır, bal yaparsa, insan da şair ve yazarın kitaplarına konmalıdır. Arı nasıl bal yapacağı çiçeği biliyorsa okuyucu da kendine faydalı ve değerlerine saygılı kitapları okumalı, zararlıları da okumamalıdır.

Anlaşılan gençlerin kitap okumamaları konusunda epey dertlisiniz. Tekrar iki esere yoğunlaşalım istiyorum. Telli Senem’de ve İnsanlık Uğruna eserlerinizde ikincil kahraman olarak atı (Gülsarı-Beyaz Yele) seçmenizde özel bir neden var mı? Ayrıca kahramanlarda da bir at sevgisi çok belirgin. Büşra da Senem de hem atı çok seviyor hem de iyi birer biniciler.

Hayır, özel bir nedeni yok, değerli kardeşim İlker Bey. Doğada, toprakta yaşam budur. Doğa da yaşıyorsan, toprağı ekip biçiyorsan hayvanlarla iç içesin ve onları seversin. Kısacası onlar bizlerin dostu ve arkadaşıdır.

İnsanlık Uğruna eseri klasik Arap, İran ve Fars öykülerinin sonları gibi bir ders vermeyle (Kâhya’nın yoğun bakımda olması) Telli Senem ise trajik bir sonla (Osman ve Senem’in kavuşamaması) bitiyor. Sizce romanlar nasıl bitmeli? Ders mi vermeli, bir şeyler mi öğretmeli, yoksa eğlence aracı mı olmalı romanlar? 

Elbette, ders vermeli ve bir şeyler öğretmelidir. İnsanın ruhuna işlemeli. Roman; iyiyi, güzeli, sevgiyi, saygıyı, ahlakı, kalp kırmamayı, kimseyi üzmemeyi, yardım etmeyi, paylaşmayı kısacası insanî ve ahlakî konuları anlatmalıdır. Böylece toplumsal huzura da katkıda bulunur. Yazar, bu iyiliklerin yanı sıra kötülük ve zulüm yapmamayı da dile getirmelidir.

Yazar; insanlara, hayvanlara ve bütün canlılara zulüm edilmeyeceğini kitaplarında haykırmalıdır. Bizim gibi Müslüman yazarların en önemli görevlerinden biridir bu.

Yükü ağırdır bazı kuşanmışlıkların…Yazarlık da bunlardan bir tanesidir.

Her iki eserde de merak unsuruna zaman zaman başvurduğunuzu gördüm. Telli Senem’de Osman’ı dövüp uçuruma atanların kim oldukları ve Senem’in Tanır suyunda boğulma tehlikesi geçirmesi ile İnsanlık Uğruna’da avukatın akarsuya düşmesi ve onu Veysel’in kurtarması ve Kerim Bey’in kiralık katillerce aranması bahsettiğimiz merak öğesine örnek verebiliriz. Romanda merak önemli bir unsur mudur?

Çok önemli. Okuyucuyu meraklandırmak, heyecanlandırmak gerekir.

Okuyucu romanı okurken yorum da yapabilmelidir. Romanın içine kendisini de dâhil etmelidir. İçinde yaşamalıdır. Heyecandan kalbi küt küt atmalıdır.

Son sorum bu iki eseriniz dışında olacak. Sizce romancının ana amacı ve sanat anlayışı ne olmalı. Ya da romancı neden ve neyi yazmalı?

Yazarlar duygusal insanlardır. Yağmur yüklü bulutlar gibidir. Yağmurlar çorak toprakları yeşertirken, kitaplar da çorak gönülleri yeşertir.

Yazar toplumun nabzını tutan insandır. Kişisel kaygılarından uzak bir duyarlılıkla yazdığı yazılar; toplumun dertlerini ve sorunlarını dile getirir. Yazar, içindeki bu yangını mürekkeple söndürmek ister. Toplumun bu dertlerini yazamadığı zaman o ateşin sancısıyla kıvranır durur, doğum yapamayan kadın gibi…

Aslında iyi bir köprüdür roman, insandan insana: Hem insandan insana, hem de “yaratılan”dan “Yaratıcı”ya… Bu köprünün sahte mimarlar tarafından yanlış kurulması demek, insanların yanlışa düşmesi demektir. 

İtalyan yazar Susanna Tamaro’nun 1994’te yayımlanan “Yüreğinin Götürdüğü Yere Git” adlı eserinde kısacası “özgürce yaşa” diyor. Özgürlük, her istediğini yapmak mıdır? Bugün gençler özgürlükten bahsediyor. Bedenimi özgürce kullanırım, kime ne bundan diyorlar. Özgürlükten bu anlaşılıyorsa eğer o zaman bizlerin özgürlüğü kısıtlıdır. Biz Müslümanlar helal ve haramı gözetmeliyiz. Allah’ın ilahî kanunu neyse odur. 

Günümüzdeki diziler ve filmler açıklık ve şehvet üzerine kurgulanmış hep. Çıplaklar kampı gibi ekranlar. Ahlaksızlık, edepsizlik, saygısızlık alabildiğince… Gençlerimizin dizi oyuncularını örnek alması da vahim bir durum… Paparazzi programları ise kim kiminle yaşıyor, dün başka biriyle olan bugün başkasıyla çıkıyor. Bir bölüm dizinin yaptığı tahribatı onlarca kitap yazsan düzeltemiyorsun.

Çocuk istismarı, şehvet, ahlaksızlık üzerine yazılmış romanlar günümüzde revaçta.

Günümüzde dinî ve millî değerlerimize içten ve dıştan saldırı yapılmaktadır. Bundan dolayı bizim gibi inançlı ve vatanperver yazarların ahlakî, dinî ve millî değerlere yönelik yazılara daha çok ağırlık vermesi gerektiğine inanıyorum. Milletimizin değerlerine, değer ölçülerine ve medeniyetimize aşk çerçevesinde bakış şarttır.

Her meslekte olduğu gibi romancıların arasında da iyi ve kötü vardır. Kimi yazarlar; sözüm ona aydınlatmak adına insanlara her istediğini yapmayı, şehveti ve ahlaksızlığı teşvik ederken kimi yazarlar da güzel ahlaka, insanlığa, sevgiye, saygıya, höşgörüye yönlendirir.

Allah ve peygamber sevgisi ile helali ve haramı romanda belirli aralıklarda okuyucuya sunmak da görevimizdir. 

Roman ve hikâyeyi, gelenek göreneklerimize sahip çıkma sanatı olarak görüyorum.

Roman, ahlakî değerlerin anlatılmasının yanı sıra hayvanları ve doğayı da sevdirmelidir. “Yaratılanı severim, Yaradan’dan ötürü” koca Yunus’un deyimiyle.

Yazarın öncelikle kendisi ahlaklı ve dürüst olmalıdır. Kendi nasılsa, muhatabına onu yansıtır. Allah düşmanları, mücadelelerini bırakıyor mu? Şeytan bir saniye bile duruyor mu? O zaman iyiler de her alanda mücadelesini devam ettirmelidir.

İşte yanı başımızda Afşin Eshabı Kehf (Yedi Uyurlar) o mübarekler, Allah’a inandıkları için zulme uğramışlar ve kaçıp mağaraya sığınmışlar. Her asır, her dönem zalimler zulümlerine devam ediyorlar. Daha dün 28 Şubat’ta Müslümanlara yapılanlar unutulmadı. Şu an dünyanın birçok yerinde Haçlılar ve zalim diktatörler Müslümanlara işkence etmekte ve müslümanların başlarına bomba yağdırmaktadır.

Onun için Müslümanlar olarak birlik ve beraberliğe ne kadar da ihtiyacımız var değil mi? Milli Şairimiz Merhum Mehmet Akif’in dediği gibi “Toplu vurdukça yürekler, onu top sindiremez.”

Allah birlik ve beraberliğimiz daim etsin.

Bu fırsatı verdiğiniz için size de çok teşekkür ederim İlker Bey.

Tüm sorularımıza içtenlikle cevap verdiğiniz için Yarpuz adına da ben teşekkür ediyorum.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir