MAĞARA YARENLERİ

*Yasin MORTAŞ

*

Göklerin ve yerin gizli bilgisi O’na aittir.”

                                                  Karanlığı aydınlatan levha

                                                 309 yıl süren geceden şafağa

Dakyanus

Gök kapanmış, yıldızlar sönmüş, karanlık çökmüş.

Dakyanus putlarını eritip içine dökmüş.

Ferman vermiş, dağlara atlastan bir rüya gibi

Uğultulu zindanlara bölmüş insanların içini.

Kapatmış imanlı ruhları demirden kapılara,

Kilit vurmuş şuurlu yüreklere, ulvî yapılara.

Kaçış

İnsanlar koşunca panayır sofrasına

Yedi gün, yedi gece şenlikler coşardı.

Sokaklar ihtiyar ve kimsesiz kalınca

Zindana yüz çevirmiş uyandı gençler.

Alınları secdeye bulanmış bu gençler,

Kurtuldu karanlıktan, şehrin kapısına koştular.

Kimsesiz ve yalnızlıktan hidayete uçtular,

Gidip seccadelerini topladılar evlerinden,

Kaybolup gittiler güneşin tepesinden.

Şehri arkada bırakıp ufka gittiler,

Bir çoban yıldızına akıp gittiler.

Dağ ve Çoban

Gördüler ki; bir sürü otluyor dağın koynunda

Uzun çoban türküleri salınıyor boynunda.

Bağdaş kurup oturdular, aşkta buluştular.

Gençler de çobana gizlerini muştular

Sonunda yürekler birbirine uymuştu.

Uzaktan baktılar ki; koyunlar taşlar gibi susmuştu.

Kıtmir

Bir çoban köpeği gözlerinde kaçış,

Yalnız kalırsa eğer içi sonsuz bir kış.

İstenmedi, taşlandı, ukdelendi yüreği,

Sonra çağırdı yârenler kavileşti yüreği.

Mağara

Yârenler sığındı, iki gölgenin kesiştiği mağaraya

Zulümle geçinenler başladı izlerini aramaya.

Ve dediler ki; bu mağaraya gizlendiler,

Orada çürüsünler diye kapısına taş ittiler.

Yârenler karanlıktan nura düştüler,

İçlerinin yangısına avuç avuç zemzem içtiler.

Uyku

Güneş hâlâ öğlenin gözlerindeydi, “Uyuyalım.” dediler

Ve kulakları perdelendi uykuya alındı yediler.

Kaç kış, kaç bahar geçti; üzerlerinden bilinmez

O BÂKî emir vermezse, ruh bedenden sökülmez.

Ve melekler dinlendirdi çürümedi bedenleri,

Hemen baş uçlarına düşmüştü cemreleri.

Diriliş İrkiliş

Uyku çözülüp de asırlara bölününce

Saçları ve tırnakları asırlarca büyüyünce

Şaşkın bir nidayla birbirlerine sordular.

Sandılar ki; güneşten yarım gün uyku çaldılar.

Çoban dedi: “Ben su kabından bilirim zamanın

                                                                      geçtiğini

Her gün görürüm bir parmak eksildiğini.”

Ve eksilmemişti bir parmak tulumun suyu,

Hâlâ duruyordu kapta suyun ıslak buğusu.

Dudaklarına vurdu, içlerine çağladı bengisu.

Açlık ve Şehir

Acıktılar Yemliha indi yiyecek için bayır aşağı

Çobanpınarı’nın gördü sönmüş nurlu ışığı

Hiç kimseyi tanımadı, derin hayrete düştü,

Ağaçlar, evler içinde yalnızlığı bölüştü.

Tarlada saban tutan insanlara sordu,

Dakyanus bu yeryüzünde sanki yoktu.

Gördüğü bütün insanlar onu deli sandı hep

Gözleri boşaldı Yemliha’nın yüreği yandı hep.

Vardı şehrin kapısına, bütün kapılar uyanık

Tevhid yakıyor şehri, güneşle yıkanık.

Ekmek almak istiyor parası geçmiyordu,

Halk onu gömücü sanıp kralın yanına götürüyordu.

Söylüyordu kral: “Nereden aldın hazineyi söyle

Devletimiz de kazansın bundan, hem sen de!”

Anlamsızca boynu büküldü, yüreği sızlandı

                                                                Yemliha’nın

Daha da çoğalıyordu içinin sancısı Yemliha’nın

Söyledi: “Yeni evim dağın eteğinde, sizi götüreyim,

Orada da saklı param var hemen göstereyim.”

Düşüyordu bütün şehir onun arkasına

Gelip dayanıyordu Yemliha, eskimiş kapısına.

Asrın Dönüşü

Işıksız odada yatıyor ihtiyar bir adam.

Soruyorlar: “Senin ismin nedir ak adam”

Diyor ki; “Benim adım Yemliha’dır,

Bu ev bana dedemin dedesinden kalmadır.”

Yüreği kopuyor içinden Yemliha’nın birden

“Öyleyse bu benim torunumun torunu.” diyor hemen.

Otuz beş yaşında dede Yemliha suskun,

Yüz otuz beş yaşında ihtiyar torun suskun.

Şaşkın insanların gözü dağlarca büyüdü,

Yemliha hemen saklı parasına yürüdü.

İnip de saklı yerden gümüş parasını aldı,

Oradakiler üç yüz dokuz yıllık insan olduğunu anladı.

Mağaraya Dönüş

Anlatınca halka Dakyanus’un zulmünden kaçışlarını,

Söyledi hemen mağarada kalan arkadaşlarını.

Dediler: “Gidip onları yurdumuza alalım,

Nurlarını alıp da yakamıza asırlarca takalım ”

Ve gittiler mağaranın kapısının önüne,

Yemliha dedi: “Gidip olanları anlatayım önce

Arkadaşlarım korkmasın sizleri yanımda görünce”.

 Sır

Ve anlattı Yemliha her şeyi arkadaşlarına bir bir

Yükseldi içlerinden bir nida: “ALLAH BİR”

Uzun bir duygu seli içlerinden aktı,

Mağaradan çıkmak duyuşlarında saklı ve yasaktı.

Dediler ki Yemliha’ya: “O faniliğe gitmeyelim,

Sen dua et RABBİMİZE biz “Âmin!” diyelim

Ruh ve bedenimizle ALLAH’ a dönelim”

Dualar sökülüp âminlere eklendi

Ansızın gerçek uyku kirpiklerinde hilâllendi,

Halk girdi mağaraya hiç kimseyi görmedi.

İnsan

Yemliha, Mekselinâ, Mislinâ, Mernuş,

                                                    Debernuş, Şâzenuş

Kefeştatayuş, uykularında asırlarca susuş.

Mutmain kalpleriyle hep dirilişe uçtular,

Her dem yeşeren vadilerde buluştular.

Nefeslerinden Hû döküldü seher vakitlerine,

Yürekler bağlandı her asır bu akitlerine.

Vuslata gidip de uzletin şükür kuşları

Dirilişi anlattı bu susuşları.

     Bu şiir, 1993’te Afşin Kaymakamlığı tarafından Türkiye genelinde düzenlenen “Ulusal Manzum Eshab-ı Kehf  Şiir Yarışması”nda 3.lük ödülü almıştır.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir