KÜRTÜK

*Mehmet Binboğa

*

Nereden aklıma geldiyse şimdi gözlerim uzaklara daldı birden, henüz yoklama bile yapmadan çocukların o ders başı bıcırdaşmalarına aldırmadan:

—“Kürtük” nedir çocuklar, bu sözcüğü hiç duyan var mı aranızda?

Sınıftan çıt çıkmıyor, çocuklar gülmekle gülmemek arasındaki o fren tutmaz muzip bakışlarla birbirinin yüzüne aptal aptal bakıyor; nasıl olsa Mehmet Hoca biraz sonra sözcük hakkında sonu gelmez hatıralarına dalacak, bizi alıp Maraş’ın görklü dağlarına, gümrah ormanlarına, gümüş derelerine, mavi bir atlasa benzeyen ve dokunsanız tutabileceğiniz turkuvaz mavisi göklerine alıp götürecek ve sihirli uçan halısıyla Odunpazarı’nın düşmemek için birbirine yaslanan güngörmüş Osmanlı konaklarının önüne bırakacak rahatlığıyla susuyorlardı.

Çocuklardan yanıt gelmeyince sözcükle ilgili aklımda ne varsa boca etmiştim sınıfta: Bir kitapta okuduğum; genç bir gazetecinin Âşık Veysel’le yaptığı bir röportajda “kürtük” sözcüğü geçince gazetecinin sözcüğü anlamadığı ve Usta’ya anlamını sorduğu, Veysel’in de sözlük anlamı “tipide rüzgârın yığdığı kar birikintisi” demek olan “kürtük” hakkında yarım saat konuştuğu ve gazetecinin ümmî bir halk âşığının üniversite bitirmiş bir gazeteciye nasıl unutulmaz bir ders verdiğinden söz ettiği ve o gün dilimizi yeniden öğrenmeye başladığını yazdığı metinden tutun da henüz ortaokulda öğrenciyken “kürtük”le ilgili yaşadığımız türlü maceralara varıncaya kadar yarım saat de ben bir şeyler anlatmıştım. Son yıllarda teknolojik atıklarının ve sanayii gazlarının kontrolsüz salınımlarının etkisiyle bırakınız “kürtük”ü, doğru dürüst romantik bir kar yağışını bile görmekten mahrum kalan öğrencilerimin sözcüğü içselleştirmesi için onların anladığı macera dilini seçmiştim anlatı için.

— Hocam lütfen devam edin, dersi blok yapalım; bayılıyoruz çocukluk gençlik hatıralarınıza, dedi kulağı küpeli bir oğlan. Bunu söylerken de yan sıradan ona hayran bir muhacir kızın hummalı bakışlarının tatlı sıcaklığını duyuyor, arada bir kâkülünü düzeltiyor, sesine erkeksi bir ton vermeyi de ihmal etmiyordu.

Çocukluğumuzdan beri kendi çapımızda sahne deneyimimiz olduğu için kendimizi birazcık naza çekmemizin kimseye bir zararı yoktu. Zaten öğrenci kısmının tek ve en büyük sermayesi, hocaları gaza getirmekti, gençler de bu işi hakkıyla yapıyordu.

—Oğlum şimdi iş çıkarma, daha Fecr-i Ati’yi bile anlatmadık, dersi kaynatmayın, dedim.

—Biz biliyoruz Hocam Fecr-i Âtî’yi, çoook çalıştık; içlerinde sadece adam gibi bir şair Ahmet Haşim var, o da zaten çok çirkinmiş, gideri yokmuş, manita yapamayınca geceleri ağlak bir modla paso annesine şiirler döşenirmiş.

Ülen bu hırbo bana laf mı sokmaya çalışıyor ki, yok yahu ne bilecek oğlan her gece nazlı Maraş günlerimi yad etmek için sabahlara kadar babacığımın türkülerini dinleyip siyah-beyaz albümlerde bir muştu gibi gülümseyen; saçları reyhan, elleri kına kokan anacığımın fotoğraflarına bakıp bakıp ağladığımı, çok fesatsın hocam çoook…)

Biraz bozulmuştum yine de çocukları kıramadım.

Başladık anlatmaya:

Efendim,

Yıl bin dokuz yüz yetmiş dört, Ecevit’in “Ayşe tatile çıksın.” komutuyla Kıbrıs’ı fethettiğimiz o büyülü Karaoğlan günleri… Babam rahmetli yine bir hadiseden cezaevine düşmüş, ağabeylerin ikisi, üçü askerde, geri kalan aşiret de tekmil çocuktuk. Gerçi babacığım görememişti ama ben de o yıl çakı gibi ortaokul talebesi olmuştum; sevincimden ayağım yere basmıyor, aynı yıl kullanımdan kaldırılan ortaokul ve liseli talebelerinin şapka giyme zorunluluğundan mahrum kalsam da ne gam, evde ağabeylerin eski şapkalarını başıma geçirip koca okulda tek şapkalı talebe olarak caka satıyordum. Babam bize cezaevinden talimatlar gönderiyor, biz de onun selamıyla şehirde kiralık ev buluyor, parası harmanda ödenmek koşuluyla anlaştığımız Sineklili Kara Bekir’in lokantasında her öğlen “az kuru, az pilav “ yiyor ve köyle ilçe arasında gidip gelen yegâne araç olan Hasan Salt’ın, bugün bile hayallerimin arabası olan yoğun benzin ve yanık yağ kokan yeşil tenteli jipine biniyorduk.

Hafta sonu geldi mi yüreğimizden taşan tarifsiz sevinçlerle köye dönüyor, harman yerinde dört kocaman ve çatallı ardıç ağaçlarının üzerine kurulu haymamızdan yarım metrelik karın üzerine yemyeşil çayır otları serpiştiriyor, koyunları doyuruyorduk. Babamın sıkı tembihi üzre, davar otunu yiyip ağıla girerken kapının iki yanına mevzilenip her geçen koyunun bakanakları arasındaki buzları tek tek çıkarıyorduk. Bu işlem sırasında ellerimiz buz kesse de bunu yapmak zorundaydık, zira hayvanın tırnakları arasında kalan buz, bir süre sonra derine iniyor ve koyunların etini bir bıçak gibi kesiyordu. Yaralanan zavallı koyunlar uzunca bir süre topallıyor, yara emlenmezse de hastalanıp ölüyordu.

Hafta sonu tatili bitip şehre dönüşlerde tipi yoksa Hasan Salt’ın jipi yarım metrelik karlı yola bana mısın demez, beyaz bir okyanusu andıran ovayı yara yara bizi Afşin’e, okulumuza götürürdü. Tabii bu yolculuklarda işi bedavaya getirmek için yol boyunca türküler söyletirdi bize Hasan Salt, dakikalarca Mahzuni Şerif türküleri söylemekten tam boğazımız şişip hasta olmak üzereyken Allah’tan şehir görünür, Asude’yi görecek olmanın umuduyla içimde hep bir şeyler kanatlanırdı.

Derken, yine bir şehre dönüş için erkenden uyandığımızda, pencerelerde rüzgârın klasik müzik konseri verdiğini duymuş, “Eyvah!” demiştik. Tipiden göz gözü görmüyor, soğuktan ellerimiz kırılıyordu. Rahmetli Anacığım: “Oğlum bu fırtınada sizi hayatta göndermem yola, bak vesait de çalışmıyormuş, donar kalırsınız maazallah yolda belde, bir iki gün de gitmeyin okula, ucunda ölüm yok ya!” diye ısrar ettiyse de dinlemedik, zira iki gündür matematik ödevini yapana dek beynimizdeki bütün hücreler yanmış, dumura uğramıştı; ödevleri zamanında göstermezsek Mustafa Hoca bizi eşek sudan gelinceye kadar döverdi.

Valide Hanım çaresiz bizim inadımıza boyun eğmiş, beş günlük azığımızı bohçalar halinde sırtımıza sarmıştı. Zeytinyağlı kömbeler, yufkalar, salça, tereyağ, çökelek, peynir, birkaç poşet makarna, bulgur ve tarhanadan oluşan erzakımızı yüklenip yola revan olmuştuk. Ağabeyim Dirgen Ali, küçük kardeşim Cin Mehmet ve ben Paşa Memet şimdi bu kutupları andıran beyaz bir ıssızlıkta telgraf direklerini kılavuz alıp vurmuştuk kendimizi bir tipi ve kürtük savaşına. Kürtük de öyle böyle değildi, her bir adımda bir iki metre yüksekliğindeki kar yığınları bir tepe oluşturuyor, tam onu tırmandığımızda bu defa da bir iki metrelik çukura iniyorduk. Normal şartlarda on yedi kilometrelik yol resmen iki katına çıkıyordu bu durumda. Bata çıka ve sürekli birbirimize seslenerek bir saat kadar yol aldıktan sonra Cin Mehmet’in tuvalet ihtiyacı hâsıl olmuş, ağırlaşmış, geride kalmıştı. O, işini görürken biz ağabeyle ağır ağır yürüyorduk. Birden fırtına iyice azgınlaşmış, artık kafamıza gözümüze sardığımız puşilerden başka bir şey göremez olmuştuk. Cin Mehmet’in kaybolduğunu anlayan ağabeyim, bir de beni kaybetmemek için kemerleri birbirine ulayıp beni sırtındaki yüke bağlamıştı. Şimdi bir yandan birbirimize tutunarak yürümeye çalışıyor, bir yandan da “Memeeeeet!” diye ovayı inletmek istiyorduk ama tipinin sesi bizden çok çıkıyor, sesimizi küçük kardeşe duyuramıyorduk.

Neden sonra, nereden çıkıp geldiğini bugün bile anlayamadığımız bir çoban köpeği peyda olmuştu yanımızda, köpek kocaman heyula bir hayvandı… Köpek, adeta “Beni takip edin.” der gibi havlıyor, etrafımızda daireler çiziyor, sırtına doğru birkaç tur atarak kıvrılan kuyruğunu daha da kıvırarak,  bize istikamet gösteriyordu. Sonunda telgraf direklerinin birinin duldasında ağlayan Cin Mehmet’i bulmuştuk; eli, ayağı, yüzünde gözyaşları buz tutan ve tutunduğu direkle birlikte titreyen kardeşimize sarıldık. Ağabeyim, sürekli onu hareket etmeye zorluyor, arada yüzüne küçük silleler vurarak ayıltmaya çalışıyor, bir yandan da buz tutan yanaklarını, ellerini hızlı bir şekilde ovuyordu. Rüzgâr biraz kesilir gibi olunca Mehmet de yavaş yavaş cana gelmişti. Bir parça kömbe yedirip süt içirdi ağabey Mehmet’e, onu normalleştirmek için yaramazlıklarından, komik hallerinden söz ediyor, güldürüyordu.

Kafilemiz bu defa bir birine bağlı olarak yürümüş, ikindiye doğru salimen şehre varmıştık. İlkten Havsa’nın başındaki Sevinlilerin fırınına girip bir meşe ateşi şenliğindeki külhanın yanında kemiklerimiz kızana kadar oturup ısınmıştık. Fırıncılar bize çay koyup taze ekmek ikram ediyor, ara sıra çılgın yolculuğumuzla dalga geçiyorlardı:

Yahu ne olacak, Dirgen Ese’de oğlan mı yok maşallah, üçü eğitim zaiyatı olsa geride bir manga daha var, kah kih koh… Cin Mehmet fırıncının şakalarına sinir oluyor, gözünün şahına bakıyor, içli içli ağlıyordu; ağabeyim sanki hiçbir şey olmamış gibi: Eee… Uzattın ama! Kes artık şu ağlamayı, yürüyün evimize gidelim artık, dedi.

Hemen emir komuta zinciri devreye girmiş vaziyet almıştık, fırıncılara teşekkür edip yeniden mahalleye doğru yola çıktık. Şehirde kar yoğunluğu azdı, buzlu yollarda arada bir düşene kahkahalarla gülüyor, renkli vitrinlerde gözlerimizi bırakarak ilerliyorduk. Katiboğlu Sineması’nın önü çocuk kaynıyordu: Vizyonda Yılmaz Güney’in “Kovboy Ali” filmi vardı. Afişleri en küçük yazısına kadar okuyorduk; “İki film birden renkli Türkçe sinemaskop” yazıyordu, ah keşke ağabey izin verse de bu filme gitseydik…

Nihayet Belediye binasının arkasındaki ve evin yakınlarındaki değirmen döndürür bir suyu olan Emirli Çayı’na gelmiştik.Şimdi bu karda bu dereyi nasıl geçmeliydi.Ben temkinli bir çocuktum, ağabeye: “Köprüyü dolanalım, bu arkı atlayamayız.” dememe rağmen inadından zerre taviz vermeyen Dirgen Ağabey, “Yürüyün ülen, ne varmış bu arkta, bakın şöyle yapıyoruz, beni izleyin, biraz hızlanarak atlarsak geçeriz.” deyip bize örnek olmak istemiş, onca ısrarımızı dinlememişti. Ağabey geri geri epeyce bir gerildi, son hızla arkı atlarken havada dengesini kaybedip buz gibi sulara “paaat” diye düşünce Cin Mehmet’le gülmekten yerlerde yuvarlanıyorduk. Dirgen Ağabey, bize zalim bir Lee Van Cleef bakışı atarken, artık akşama yiyecek kömbemizin de kalmadığını anlamamız zor olmadı. Ağabey güç bela sudan çıktı, biz daha o arkı atlar mıyız hiç… Epeyce bir yürüyüşten sonra köprüyü dolanıp yanına gelmiştik, o üstünü başını düzeltirken biz hâlâ bir birimize bakıp ağzımızı tuta tuta gülüyorduk

Kuzbahçe Mahallesi’ndeki içi dışı sıvasız yeni yapılmış betonarme evimize vardığımızda akşam olmuştu, lambada gaz da yoktu aksi gibi. Ağabey acele üzerini değişmiş, teneke sobayı canavar gibi ateşlemiş, üzerine de makarna suyu koymuştu. O akşam odunlukta tek kıymık bırakmayıp yakmıştık, nihayet makarna haşlanmıştı ama suyunu ayarlayamamıştık; bizim makarna yemekten çok, makarna çorbası gibi bir şey olmuştu. Ağabey, tencerede kalan suyu boşaltmamızı söyleyince Cin Mehmet’le titreye titreye mutfağa gittik; tencerenin kapağını süzgeç yapıp tam suyu boşaltıyorduk ki birden tencere bir yana kapak bir yana fırlamıştı. Şimdi canım makarnalar, banyo da yaptığımız ve adına “Ça” denilen yayvan lavobaya dökülürken, Türkçe öğretmenimiz İzzettin Hoca’nın vakitli vakitsiz mırıldandığı mısra dudaklarımdan dökülmüştü:

—Bugün yine açız evlatlarım, diyordu peder…

m.binboğa

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir