KURBAN…

*Mehmet Binboğa

*

Yeşil naylon tenteli, sarı dama kuşaklı, köylere servis yapan yegâne araç olan Hasan Salt’ın jipinin ön koltuğuna kurulmuş; üzüntüden cıgaranın birini yakıp diğerini söndürüyordu Mahmut Efendi, gözleri boşluğu çivilenmiş bir halde mırıldanır gibi konuşuyordu:

—Vay be, demek kaderde bunları da yaşamak varmış, on yıl elin gâvurunun köpekliğini yap, helâlarını temizle, tam kurtuldum o tatsız tuzsuz insanlardan diye hayaller kur, karın çekip gitsin elin adamıyla, el kadar bebekle ortalıkta kalakal…

Şoför Hasan, Mahmut Efendi’nin efkârını ta yüreğinde hissediyor, arka koltukta kendi kendine oyunlar oynayan, kocaman kara gözleri, altın sarısı saçlarıyla dünyalar güzeli oğlan çocuğuna aynadan arada bir bakıp gözyaşlarını içine akıtıyordu:

—Aldırma be Mahmut Efendi, insan olanın başına iş gelir; ne yaparsın insanoğlu çiğ süt emmiş, ne desek faydasız ama hayat her gün yeniden kurulur, yeni bir hayat kurarsın ama bana kalırsa oğlanı başkasına evlatlık verme fikrinden vazgeç, günahtır.

—Ne yapayım Hasan’ım, ben bakamam, zaten tekrar başımı alıp gideceğim Almanya’ya; oralarda ben kendime bakamıyorum, gece yarılarına kadar çalışıyorum, kim bakar sabiye? Hazır zengin de bir aile, “Okuturuz, büyük adam ederiz, ne zaman görmek istersen buyur gel gör.” dediler; bu fırsatı kaçıramam…

—Allah yardımcın olsun ama ben olsam dilenir, deşirir, vermezdim evladımı; hem ana hem baba sevgisinden mahrum kalacak garip…

Mahmut Efendi siyim siyim ağlamaya başlamış, puslu gözleriyle hızla değişen görüntülere istemsiz bakıyordu öylece… Dışarısı güllük gülistanlıktı: ekinler yemyeşil boy vermiş, şosenin iki yanından akan peygamber çiçekleri, köy göçürenler, al yanaklı gelincikler, tarlalarda bağıra çağıra at koşturan delikanlılar, atların peşinde koşan ak tüylü, köpük gibi akan akbaşlar, kangal köpekleri, birkaç büyükbaş hayvan ve karşıda olanca heybetiyle kükreyen dağlar, sanki Mahmut Efendi’nin ruhunun karanlıklarına inat bir bayram kutlar gibi bir arada öyle bir varlık armonisi oluşturuyordu. O bunlara aldırmıyor, içini yakan bir suçluluk duygusuyla arada bir arka koltuktaki küçük Ali’ye bakıyor, baktıkça içi galaklanıyor, gözleri pınar oluyordu:

—Baba kasabaya varınca bana oyuncak taksi alacan mı?

—Alacağım oğlum.

—Horoz şekeri?

—Onu da alacağım.

—Miskeeet?

—Onu da…

—Annem bizi orada bekliyor he?

—Bekliyor oğlum.

—Biliymuşun baba, ben annemi çok özledim, onu görünce koşcam koşcam sarılacağım ona, hiiiiççç bırakmayacam.

—Sarıl oğlum…

Jipçi Hasan bu sahnelere dayanamamış, Mahmut Efendi’yle beraber sessiz bir ağıt tutturmuştu. Küçük Ali kocaman adamların ağlamalarına bir anlam veremedi, cebinden üçgen biçimde katlanmış mendilini çıkardı:

—Al babacığım gözlerini sil.

“Kör olaydı gözlerim Ali’m, kör olaydı da bugünü görmeyeydi yavrum, aşağılık bir adamsın sen Mahmut Efendi, karına sahip olamadın, ellere kaçtı; şimdi de İsmail’ini kurban etmeye giden İbrahim oldun, bir de utanmadan çocuğa yalanlar söylüyorsun annene gidiyoruz diye…”

Küçük Ali, kâh şoseden geçen arabaları sayıyor, kâh tarladan dönen köylülere el sallıyor, kâh “Ben anneme gidiyoyum” diye bağırıyordu yoldan geçen ırgatlara. Nihayet yol tükenmiş, şehre gelmişlerdi. Terminalde eli yüzü düzgün orta yaşlı bir çifti görür görmez yanlarına doğru sürdü jipi Şöför Hasan.

Önce Mahmut Efendi indi, sevinçleri tüm bedenlerinde hissedilen aileyle tanıştı, şehirli çift mahcup bir halde hemen çocuğa koştu. Ali ilkten ürkmüştü bu yabancılardan, neden sonra kadın çantasından pahalı çikolatalar, şekerlemeler çıkarıp verdi Ali’ye; adam elindeki kocaman sarı bir naylon oyuncak kamyonu sallıyordu; Ali bir koşu oyuncağı da kaptı, halinden memnun bir halde bir yandan şeker yiyor, bir yandan da kamyonuyla oynuyordu.

—Vakit geldi, dedi Mahmut Efendi; Ali’m önce Allah’a sonra size emanet.

Şehirli Kadın Ali’nin elinden tuttu, “Annene gidiyoruz Aliciğim” deyip oğlanı taksiye bindirdi; Mahmut Efendi buzdan bir heykel olup donup kalmıştı. Ali babasının taksiye binmediğini anlayınca kanadı kırık bir kuş gibi çırpınmaya başladı, “Baaaabaaaa! Babacığıııım! Baba beni bırakmaaaa!” diye sönüp gitti… Bu sesler Mahmut Efendi’nin kulaklarını değil artık kalbini deliyordu, sesler gittikçe silinmiş, Mahmut Efendi olduğu yere çöküp kalmıştı, Jipçi Hasan, Mahmut Efendi’ye bir cıgara yakıp uzattı, adama bir şeyler olmuştu, garip garip konuşuyor, “Ali’m seni kurban verdim ya tanrılara…” diyerek iki eliyle kafasına vuruyordu…

*

Mehmet Binboğa

Eskişehir

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir