Kitaplar Üstüne Aykırı Düşünceler

*BARIŞ ERDOĞAN

 *

Düz söz yenilik içermez, tuzlu söz yakar.

(b.e.)

1.

Doğu sofrasında kalp ikram eder, Batı akıl.

Oğuz Atay, Tehlikeli Oyunlar’da, doğu dünyasındaki bir gerçeği dile getirir: “Bilge, biz doğuluyuz. Bizde sorgu sual yoktur. Bizde usta-çırak ilişkisi vardır. Ustanın gücü tartışılmaz.” Bu kadar katıdır ilişkiler. Şiir benimle bitmiştir, diyen Yahya Kemal… İşte doğu şiir siyaseti. Siyaset dünyasında da öyle değil midir? Zor gelmiştir hünkara tahttan inmek. Güç kullanan şehzadeler bile olmuştur. Benim korkum sanat eserinde püflük yer bırakanların usta oldum iddiası. Öyle böyle bir püflük değildir; yama tutmaz püflükler.

Albert Caraco ise batıdaki usta-çırak ilişkisinde, “Çırak ustaya ders vermeye başlayınca sonunda usta yenildiğini itiraf etti.” diyerek çırağını omuzlarına alır. Onlar ne büyük ustalardır ki gururunu fırlatıp atmıştır çırağının ayakları altına. Baudelaire’i düşündüm bir an. Poe’ya saygısı sonsuzdur ancak Poe’nun suyunu bulandırmaktan geri durmaz: “Poe’nun bir kitabını ilk defa açıp okuduğum zaman, yalnız rüyasını gördüğüm konuları değil, yirmi yıl önce düşündüğüm cümleleri onun yazdığını görerek dehşet ve hayranlık içinde kaldım.”

Rimbaud imkansızı istemez: “Ozan olmak istiyorum ve kendimi görülmezi gören bir yalvaç (voyant) kılmak istiyorum.”

2.

Aklınızı bulandırmayan kitaplardan uzak durun!

Dillon, “Okuyacağınız yazarı arkadaşınızı seçer gibi seçin.” der de, her yaşın arkadaşı başka başka olur diyemez. Dönüp sözü bir kez daha okuyorum, adam sanki diyor.

Sizi bir kırk yıl geriye götüreyim. Şu Don Kişot’u atıyla ülkeme salan Cervantes’e. Cervantes çocukluk arkadaşımdır, dört yüz yıldır da arkadaşlığımız sürer. Üstünden çok zaman geçti, kırkında Dürrenmatt’la yolum keşişti, “Duruşma Gecesi” adlı kitabını tutuşturdu elime; kitabı atamadım, satamadım. Hâlâ yazışırız sevgili Dürrenmatt’la. Ha, unutmuşum, İstanbul’u köşe bucak dolaştığım yıllarda -henüz on sekizimdeydim- “Fatih-Harbiye” hattında gezinirken Peyami Safa eşlik etmişti. Kitap bitti, “safa”sını süremeden dostluğumuz bozuldu. “Ben, bu kulaklara göre ağız değilim.” demeye kalmadı…

Aman, Nietzsche’ye buralardan geçtiğimi söylemeyin!

 

3.

Çok budanmış ağaç odundur.

Cennet Bahçesi… Mehmet Tekin’le gitmiştik, yıl 1976 olmalı. Evi Cennet Bahçesi’ne bakardı, içi de öyledir dostumun. Aynı kitaptan (Zweig-Merhamet) iki tane vermişti de şaşırmıştım. Dönüp dolaşıp oku, demişti. Aynı kitap, öyle mi? Evet, demişti, insan çok kitap okur, tek kitap sever. Aklıma Arif Dino’nun kardeşi Abidin’e Don Kişot’tan üç tane aldığı misal.

“Merhamet”in bir gün karşıma “Acımak” olarak çıkacağını hiç hesaba katmamıştım. İçim cız etti. Gezindiği her iklimden sözcük devşiren ben “acımak” odasına alınınca ne kadar yoksullaştığımı düşündüm. TDK’nin, “Bir kimsenin veya bir başka canlının karşılaştığı kötü durumdan dolayı duyulan üzüntü” tanımı “merhamet”in içini nasıl da boşaltıvermişti! Ya da “Acıma duygusu, bu duygunun etkisiyle yapılan iyilik, lutuf” diyen İslam Ansiklopedisi de dev çınarın dalını budağını bırakmamış, acımı daha da katmerleştirmişti. Onlarca sözcüğü dipsiz kör kuyular gibi yutan “Merhamet” nasıl oldu da 2000’lere doğru beş harfli “Acımak”a dönüşüvermişti? Dinsel “Merhamet”i; “Allâh’ın bize bağışladığı nimetlerden yoksun kalanlara ikram ederek onların eksiğini gidermemizdir.” diye tanımlayan başka kitaplar, ansiklopediler sözcüğün bir yavanlığa yuvarlanışını seyretmişti. “Merhamet”e “Acımak” diyen merhametsiz kimdi?

Derdim sözcüğün Arapça “merhamet” olarak sürdürülmesi değil, anılarımla birlikte sözcüğün Türkçeleştirilirken kevgire dönmesi. Soğdca “suv”un “su”ya dönüştürülmesi suyun tadını değiştirmemiştir, sadece rengini değiştirmiştir. Oysa “merhamet”in, “acımak” olması suya klor katılmasıdır. Sahi kimdi?

Ben, sen, o; biz… Başka kim olabilir ey okur!

4.

Sözü kokutan çöpüdür.

1980’ler… “Üç yokmuş, iki bile. Yalnız hiç.” diyen adam Abidin Dino, takmış koluna Melih Cevdet’i, Cennet Bahçesi’ne gelmiş. Oysa ben “Mikadonun Çöpleri”ni okuyup bitirmiştim onlar gelmeden.

Mikadonun Çöpleri, Melih Cevdet’in çok sevdiğim oyunu… Bir avuç çubuğu masaya bırakıyorsun, birinin diğerini kıpırdatmasına izin vermeden topluyorsun. Bu arada dertleşiyorsun. Hiçbir şey kalmıyor içinde.

Mikado, “imparator” demek. İmparator oyunu derler bu yüzden. Hikâye uzun. Meyhaneden çıkan bir adam bir kadına rastlar sokakta. Kadının kucağında bir çocuk… Adam gece yarısı sokakta kalmış kimsesiz kadını alıp evine götürür. Hal hatır ederler. Mikadonun çöplerini dökerler, dertlerini dökmeyi de ihmal etmezler. Çöpleri usulca ayıklarlar. Toplumdaki kötülükler de böyle ayıklanabilir dercesine.

5.

Geçmiş… Hissetmedim.

Her şeyi görüyorum, korkumdan iade ediyorum. Ben Bruno değilim. Onun, “Kaçınılmaz yazgı, beni körce nereye götürürse götürsün, ben tek başına gitmeliyim. Yalnız ayaklarımın götürdüğü yere; senin koruyuculuğunun bana sunduğu acıma duygusundan vazgeçerek.” sözlerini mırıldanamıyorum bile. Korkak bir Anadoluluyum. Proust’un çömezi, Barres kırıntısıyla beslenen A. Şinasi Hisar gibi “dün”ün gri manzaralarına mavi puanlar serpiştiriyorum. Bir nevi Fahim Bey portresi sunuyorum. Oysa “dün” ovamda V. Gogh sarısıyla kül olmayı bekliyordu. An ise, avucumda civa. Oynak, deniz kıvamında. Fikret’in güvenilmez dediği kıvamda hem de. “Yarın”, yorgunluğuma yokuş. Neyleyim bugün benim olmayan “yarın”ı? Mum ışığında birbirimizi hayal meyal gördüğümüz, karanlığa sürüklendiğimiz “yarın”ı… “Bugünü görmek ve ölmek” felsefemiz ağır basıyor. Gerçekleri sırtlayıp günışığına çıkanı Bruno’nun akıbeti bekliyor. Hisar’ın Fahim Bey ve Biz’indeki, “Napoli’yi gör ve öl“ünü yanlış okuyup yaşamışlar gibiyiz. Fioralı Bruno keşke Napoli’yi görüp öyle ölseydi.

6.

Mutluluk tablolarına delilik rengi hakimdir.

Varsın, “Mutluluk, aklın bittiği yerde başlar.” desin Erasmus. Kitabın adı Deliliğe Övgü olunca mantığa ters düşen bütün düşünceler doğru görünmeye başlar. Hangimiz içtiğimiz suların içeriğinden haberdarız? Bir miktar şeker, suya tat katar; limon, susuzu uçurur. Demek ki aklın sınırları dışında delilikten eser yok, huzur var. Gerçi Erasmus bunlarla yetinmez, saçmalığı son kerteye çıkarır: “Bence, ne kadar çok deliliğe sahipsek o nispette daha mutluyuz.”

Şurası inkâr edilmez: Aklın cirit atmadığı arenada bütün düşünceler çürüktür, bütün yollar çıkmazdadır. Akıl düşüncenin sağlamasıdır. Çürük tuğla üstüne ancak mutsuzluk kulesi inşa edilir.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir