KIRLANGIÇ ÇIĞLIKLARI

*Mehmet Binboğa

“Ah… Annem ki mor salkımlı leylaktı…”

“Arabanın ön tekeri nereye giderse arka tekeri de oraya gider.” derdi ninem, bunu söyledikten sonra da derin derin iç çeker: ”Yok kızım yok, Allah bazı kullarını ömür boyu sınıyor, sabrının haddini görmek istiyor…”diye devam ederdi kaderden, talihten yana yakınmasına. Annem, ah o ilkyaz güneşi, ninemin söylenmelerine aldırmaz: “Biraz abartmıyor musun anne, aç değiliz, açıkta değiliz şükür…” derdi her defasında.

Çocuk ömrüm, sürekli şikâyet eden, asık yüzlü ninemin karamsar şikâyetleriyle, yürürken toprağı bile incitmekten çekinen iyimser bir meleğin ışıltılı ve geleceğe hep bir umut vadeden, ferah yüzlü annemin aydınlık cümleleri arasında geçti. Siyahla beyaz kadar birbirine zıt bu iki insanın nasıl olup da aynı kanı taşıdıklarını anlayamazdım. Babamsa gün boyu homurdanan kayın validesini değil, ipek sözcükleri kutlu kadifelere sarıp bir ihtiram gibi sunan annemi dinlemek isterdi hep… Böyle durumlarda ninemin heyheyleri üzerine gelir, cinleri başına üşüşür:

—Zaten bu evde kimse dinlemiyor ki beni, boşuna konuşuyorsun Fadime Karı, der ve uzayıp giden şikâyetlerini yerden ekmek kırığı toplar gibi toplar, neden sonra odasına çekilir ve orada devam ederdi. Fadime ninem için varsa yoksa “El âlem”di. Gün boyu, dilinden “El âlem ne der?” cümlesini düşürmez, bütün hayatını başkalarının yargısına teslim etmenin ağırlığını taşımaktan usanmaz, aileden biri kötü bir şey yapmışsa haftalarca onu başına kalkar, iyi bir iş yapanı da aylarca över dururdu…

Bir yaz günü yatılı okulu kazandığımı duyunca da dosta düşmana karşı övünülecek bir fırsat yakalamış olmanın dayanılmaz gönenciyle kurum kurum kurumlandı, dam başında yaramaz bir güvercin gibi dolanıp durdu. Aylardan sonra onu gülümserken görmüştüm:

—Vay çipil gözlü oğlan, şimdi sen okul mu kazandın gerçekten, dedi sesinde kuşlar uçurarak.

—Evet ninem…

—Demek bizim tarafa çekmişsin, amcaların olacak yarım ağalarda şuncacık akıl yok zira…

—Yok mu hiç?

—Yok tabi; koca adam oldular üçü de bir baltaya sap olamadı. Unlarını, bulgurlarını göndermesek açlıktan geberecekler…

—Biz zenginiz değil mi nine?

—Zenginlik malla, mülkle olmaz oğul; kuzuyken karnı doymalı insanın, kanaatkâr olmalı, gözü doyacak insanın önce, yoksa ihtiyacın sonu gelir mi? Ne zaman gideceksin şehre?

—Okullar açılınca…

—Yani güzün, yolun açık olsun evladım, bak şimdiden söyleyeyim, ailemize zül getirme, aç kal ama kimselerden bir şeycik isteme, tamam mı?

—Arkadaşlarımdan da mı?

—Arkadaş dediğin insanın aynasıdır oğul; iyi çocuklarla arkadaş ol, sen ona yardım edersin o da sana, hep bir taraf isterse denk yıkılır. Yani yakın arkadaşın hariç başka kimseciklerden bir şeyler isteme, insanoğlu acımasızdır, her iyilik kakınç taşır içinde, en küçük bir fırsatta başına kakınç olur gördüğün iyilik. Anladın mı beni! “Anladım nine.” demiştim ama ninemin kan çanağı gözlerinden ürküp “kakınç”ın ne olduğunu sormaya da cesaret edememiştim.

Tatlı bir eylül günü babam beni yatılı okula bırakıp gidince yüzlerce şaşkın çocuğun içinde kendimi yapayalnız hissetmiş, bir uzun ağlamak için ıssız bir köşe aramıştım. O gün büyümüştüm;  onlarca çocuğun aynı odada sıkış tıkış yatırıldığı yüksek tavanlı beton salonun caddeye bakan penceresinden hüzünlü bir ay ışığı sızıyordu şimdi. Öğretmenlerin tembihi üzerine hiçbir şeye dokunmuyor, ay ışığını olsun görmek için bile perdeyi aralamaktan çekiniyorduk. Şimdi köyüm uzaklarda kalmış rengârenk bir kadife çiçeğiydi. Bütün gece annemi düşünmüştüm. Ah annem… Her sabah gövel gözlerle ve yüzünde tarifsiz bir neşenin oylum oylum dağıldığı o tatlı gülüşüyle:

“Benim paşam uyanmış mı?” deyişi ve benim ona uzun uzun nazlanışım…“Biraz daha uyuyayım anne…”derken onun varlığından ne kadar hoşnut olduğumu hissettirmek için sesime katabildiğim kadar sevgi katar, sanki konuşmaz da şımarık bir kedi gibi miyavlardım. Ardından kuzinenin, Gâvur Dağları’nda rampaya sarmış bir kamyon gibi gürül gürül yanarken, üzerinde ısıtılan taze bazlamaların ve fırında kızaran zeytinyağlı çöreklerin insanı yaşama sevincine davet eden kokularıyla uykuya elveda der, sobanın başına üşüşürdük onlarca kardeş. Kardeşlerimle en büyük zevkimiz, kuzinenin üzerinde kızarmakta olan karnı çizilmiş kestanelerin ilk hangisinin yarılacağı üzerine bahse tutuşmaktı. Her defasında benim tahmin ettiğim kestane yarılır;  bir alkış tufanı içinde, elimi yakma pahasına kapardım kestaneyi ve onların gözlerini düşüre düşüre bir çırpıda yutardım. Sabahın ilk ışıklarıyla komşu sesleri çoğalır, henüz birbirlerine “günaydın” bile demeden dedikodu yapan, dertleşen, kocalarının fütursuzluklarını, çocuklarının zıpırlıklarını anlatan kadınların uzak bir iklimden seslenir gibi gelen kederli seslerini dinlerdim pencerenin kıyısında.

Kahvaltıda annem ısrarla süt içirirdi bize, “Ya anne bugün de çay içelim…” dediğimizde:

—Hayır, çay da neymiş, çocuklar süt içmeliler ki zihinleri açılsın, bal yemeliler ki aklını kullanmayı öğrensin. Ya öğretmen bir soru sorar da bilemezseniz nineniz sizi tefe koyar vallahi, derken bir yandan da onun taklidini yapar: “Ferhat Efendiiii! Ailemizin şerefini iki paralık etmişsin ya bugün okulda!” deyip basardı kahkahayı… Annem kahkaha atarken nasıl mutlu olurdum, onu hep öyle hatırlamak isterdim, sesi bir çağlayan gibi dökülürdü sanki içime, kuşlar havalanırdı bir yerlerde, güneşler doğardı… Kuşkusuz bir insanın mavi göğü annesiydi, geriye kalan her şey o mavi gök altında yetişen çiçeklerdi…

Yatılı okulun ilk gün şaşkınlığı geçmiş, çocuklarla kaynaşmış, öğretmenlerimizle korku ve sevgiyle karışık bir duyguyla yakınlaşmıştık. Tam okula alışmış, büyük şehrin büyüsüne kapılmıştım ki bir sabah erkenden Müdür Bey’in beni çağırdığını söylediler. Yüreğim gürp gürp atıyordu, korkarak ve suçunu bilmemenin merakı ve verilecek cezanın boyutlarını tahmin etmekten yorulmuş bir çocuk olarak çaldım kapısını Müdür Bey’in. İçeriye girip babamı görünce sevineceğim yerde yüreğim cız etmişti, olacakları hissettiğimden mi yoksa onu çok özlediğimden mi bilmem babamın boynuna sarılmış hıçkıra hıçkıra ağlıyordum. Müdür Bey, hiç olmadığı kadar bana sevecen davranmış, bizi yalnız bırakmak için olsa gerek odadan çıkarken başımı okşamıştı. Babam ısrarla yüzünü göstermiyor, benimle beraber içli içli ağlıyordu. İyi de babam, o memleketin en sert adamlarından biriydi ve ağladığını bir gün olsun görmemiştim, neden ağlıyor ki bu adam şimdi?

”Kötü bir şey oldu, evet kötü bir şey oldu!” diye bağırmaya başladım, babam bir yandan beni sakinleştirmeye çalışıyor, bir yandan da sessiz sessiz ağlıyordu. Tanrım ne olur, ne olur, anneme bir şey olmasın, illaki bir şey olacaksa da nineme olsun, evet ona dayanabilirim, hem o yaşlı ve sürekli herkesi azarlıyor…” diye Tanrı’yla içimde sürekli pazarlıklar yapıyordum.

—Ninem öldü değil mi baba!

Babam sanki aradığı sihirli bahaneyi bulmuş gibi, başıyla evet anlamında bir hareket yaptı, oh rahatlamıştım, benim annem ölmez ki, o hiç ölmez… O zaten melek ve melekler hiiiççç ölmez… Kardeşlerim deseniz hepsi de şeytana pabucunu ters giydirir, çocukların ölmesine ohooo binlerce yıl var.

Okulumuz otogara yakındı, babamla el ele okuldan terminale gelmiştik ama o, hâlâ içlene içlene ağlıyor, gözyaşları sel oluyor, kayınvalidesini bu kadar çok sevebileceğine inanmamakla kendimi suçluyor, ben onu teselli ediyordum artık: ”Ama baba o da çok yaşlıydı, yaşlılar önünde sonunda ölür ki…” diyordum ama babam beni duymuyor, karşıya Ahır Dağları’na doğru bakışlarını saplanıyordu.

Yol boyunca hiç konuşmamıştık babamla, ben onun çiğdem kokan geniş ve ferah göğsüne burnumu dayamış uyuyor gibi yapıyor;  o da kâh saçlarımı okşuyor kâh yakamı düzeltiyor ama en çok siyim siyim ağlıyordu. Onun bu kadar ağlaması beni işkillendirse de “Ne de olsa evden bir candı, demek çok seviyormuş…” diye kendimi avutuyor, ninemin tekrar dirilmemesi için de dua ediyordum. Sanki ninem ölmese annem ya da kardeşlerimden biri onun yerine ölecekmiş gibi saçma bir denklem kuruyordum.

Köye vardığımızda harman yerindeki kalabalığın içinde annemi ve kardeşlerimi arıyordu gözlerim, bir ara ninemin sesine benzer bir ses duyunca bütün hayallerim yıkıldı, evet ninem elinden hiç düşürmediği abanoz ağacından yapılmış bastonuyla sağa sola emirler veriyor, arada bir ağıtçı kadınlara çok bağırdıkları için kızıyor, artık buralar benden sorulur der gibi o buyurgan sesiyle bağırıp çağırıyordu. Bütün kardeşlerim dut ağaçlarının gövdelerine yaslanmış, yaralı bir aslan yavrusu gibi ağlaşıyorlardı. Herkes tamamdı ama annem yoktu ortalıkta, ah annem, kalbim benim, mor salkımlı leylağım benim, lütfen çık ortaya… Kalabalığı yarıp ağıtçı kadınların önünde üzerine yeşil bir örtü örtülmüş mevtanın baş tarafında siyah üzüm boncuk oyalı yazmayı görünce, ciğerim yerinden kopmuş, ağıtçı kadınlar susmuştu. Şimdi herkes geri çekilip bana yol veriyor, tekmil kasaba kocaman ve tek bir göz olmuş beni izliyordu. Kendimden beklenmeyecek bir cesaret ve olgunlukla cenazenin üstündeki örtüyü araladığımda sırlı sabahların o tatlı meleğiyle göz göze gelmiştik. Gözleri açıktı ve gülümsüyordu, sanki bana yine :“Uyanmış mı benim Paşam.”diyecek ve beni bağrına basacak ve ben o cennet kokularını doyumsuz bir iştahla içime çekecektim. Başını kucağıma aldım, hâlâ bir umut konuşmasını bekliyorum, gülkurusu dudakları aralandı ama hiçbir şey söylemedi. Sonra cevval bir kadın beni kenara çekip annemin gözlerini kapattı, çenesine tülbent bağladı, ağlayamıyordum, donmuştum. Annem demek gerçekten melek olmuş, Tanrı’nın yanına uçup gitmişti, ağlayamamıştım, öylece bakmıştım ardından, ölümün yanık bir ağıdı gibi dualar okuyordu beyaz sarıklı bir hoca, kırlangıçlar pike yapıyordu evimizin saçağına, bu defa onlara ekmek kırıntısı verecek ev sahibeleri yoktu ama onlar yine de çığlık çığlığa ötüşüyordu…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir