KELİLE VE DİMNE

– GÜLÇİN YAĞMUR AKBULUT

*

Aynanın karşısına geçip gözlerimi sıkıca kapattım. Açmaya cesaretim yok. Ya Nihat haklıysa! Korkuyorum, titriyorum. Ya gerçekten alnımda Dimne yazıyorsa? Ya bu yazıyı herkes görüyorsa? Nasıl çıkarım bundan böyle insan içine? Bir daha bakabilir miyim dostlarımın yüzüne?

Birkaç dakikadır, aynanın karşısındayım. Bu gidişle aynanın öfkesini depreştireceğim. Gözlerimi yavaş yavaş aralayamayacağını anlayınca birdenbire açmaya karar verdim. Aman Allah’ım! Alnımın ortasında kocaman bir Dimne yazısı.

Suyla sabunla ovdum alnımı. Alnımın derisi sızım sızım…Krem sürdüm, fayda etmedi. Kısa bir süre sonra tekrar çıktı kahrolası yazı: Dimne… Ne silmekle geçiyor ne de yıkamakla. Kör şeytan diyor, al eline bıçağı eline, yazı gidinceye kadar kazı alnımdaki yazıyı. Demek ki Nihat haklı… İçimde taşıdığım benlik en az Dimne kadar yalancı. Bir de bağırıp kızdım adama. Hiç yoktan kalbini kırdım en yakın dostumun. Doğrucu arkadaşım benim. Hiçbir zaman benim gibi olmadı çünkü o. Alnının ortasında yaldızlı bir yazıyla dolaşır: Kelile

Her şeyin suçlusu oydu. İlk yalanım onunla başladı.Düşlerimin seyyahı olan kadın, evlendiğimizin beşinci günü başka bir adamla kaçmıştı. Epey bir zaman yakınlarıma fark ettirmemeyi başardım evde olmadığını. Annesinin hastalanması sebebiyle memleketine gittiğini söyledim daha sonraları. Farklı şehirlerde çalıştığımızı, özel sektörde çalıştığımız için tayin alma durumumuzun olmadığı bahanesiyle devam ettim yalanlarıma.

Önceleri içinde bulunduğum çıkmaz sokaklardan çıkmayı sağladı yalanlar. Yalanlarım arttıkça uçuruma doğru yürüdüğümüçok sonraları fark ettim. Zincirleme hilaf sürgüsü, beni uyduruk bir hikâyeden diğerine sürükleyip duruyordu. Eski yalanlar yeni yalanları doğuruyordu.

Öyle bir kerede çıkmadı tabi alnımdaki bu yazı. İşe geç gittiğim günlerde bir gün elektrik çarptı beni, diğer gün düşüp kolumu incittim. Şirketin ihalesini kazanmak için kupkuru bir araziyi ormanlık alanlarla süsledim. Birinin eğitim dili İngilizce olmak üzere iki üniversite bitirmiş oldum mevki sahibi insanlarla tanıştırıldığımda. Uzun bir yalan katarına takılıp dünyayı dolaşmaya başladım zamanla.

Geçen hafta sonu patronum şirketçe pikniğe gitme teklifinde bulundu. Çolaklı’daki yazlığımı kullanabileceğimizi söyledim. Oysaki uzun yıllar Almanya’da bulunan bir aile dostumuzun yazlığıydı. Yokluklarında göz kulak olmam için anahtarlarını bana bırakmıştı. 

Anne ve babasının hayatta olmadıklarına sevinir mi insan?  Ben seviniyorum. Yaşasalar onların utanç kaynağı olurdum. Hayatta oldukları sürece ben ve ağabeyime dürüstlükleriyle örnek oldular çünkü. Evimize yalanı, hileyi yaklaştırmadılar. Bu dünyadaki sürem bitince gittiğim yerde karşılaşmamamız için dua ediyorum. Tek tesellim. Dualarıma yalanı karıştırmadım. Annemin yüzüme tükürdüğünü, babamın aşağılık bir varlıkmışım gibi bana baktığını görür gibi oluyorum.  Kalbim sıkışıyor, göğsüm daralıyor. Ayaklarımda bukağı… Cehennemin ortasında cayır cayır yandığımı hissediyorum.

Her yalan söylediğimde içimde yabancı birinin dolaştığını görüyorum. Büyük bir boşluktan aşağıya düşüyorum. Yılanlarla dolu mağarada tutsak kalıyorum. Usturayla derimi yüzüyorlar. Gözlerim uzun yollara dalıyor. Olur ya karanlığın içinden biri çıkar gelir de çekip kurtarır beni bu yalan yumağının ortasından.

Kendime söz verdim alnımdaki bu kirli yazıdan kurtulacağım. Silip yıkamakla temizleyemeyeceğim bu lekeyi; bir daha yalan söylemeyerek kazıp çıkaracağım alnımdan. Yokuş aşağıya kaçıp uzaklaşacağım peşim sıra gelen Dimne’den. Ama olmuyor işte! Olmuyor.

Hafta sonu Nihat’la şehrimizdeki huzurevini ziyaret etmek için sözleşmiştik. Nihat bunu fırsat buldukça yapar, her defasında gitmem için beni de zorlardı. Bu güneşli havada hiç de yaşlılara tahammül etmeye niyetim yoktu. Görüşmeyi kısa tuttum ve kapattım telefonumu. Oltamı aldım, haydi balık tutmaya! Akşam bir kova dolusu balıkla döndüm eve. Güzel bir ziyafet çektim kendime.

Nihat’la aynı şirkette çalışıyorduk. Hafta başı soluğu yanımda aldı. Telefonumun kapalı olduğunu, benim için tasalandığını, huzurevine gitmek için sözleştiğimiz yerde beni bir saatten fazla beklediğini, gelmeme nedenini merak ettiğini söyledi.

Ben gayet rahat bir tavırla; “Tam hazırlanıp evden çıkacaktım ki mideme kuvvetli bir sancı girdi, kıvranmaya başladım. Aslında seni arayıp haber verecektim ama sessizde olan ve koltuğun arasına sıkışan telefonumu ancak bu sabah bulabildim. Bulduğumda da şarjı bitmişti.” dedim. Nihat alnıma dökülmüş saçları eliyle yukarı kaldırdı. Donup kaldım, kıpırdayamadım. “Ne oldu senin alnına?” deyince kendime geldim. Eyvah, dedim eyvah! Nihat yazıyı gördü. Lavaboya koştum. Aynanın karşısına geçtim. Alnımdaki yazı daha da koyulaşmış ve kalınlaşmıştı. Beni tanımayanların bile uzaktan rahatlıkla okuyabilecekleri netlikteydi yazı: Dimne…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Facebook
Twitter
YouTube
Instagram