KAVUŞMAK YAHUT AYRILMAK

 – FURKAN DİLEKÇİ

*

Gezegenler kadar büyük bir burukluk tam göğsünün üstüne oturmuş gibi bir ah çekti. Bu ah, onun için çok şey ifade ediyordu aslında. Vedaların ne kadar zor olduğunu daha önce hiç tatmamıştı çünkü. Ve yaşadığı bu veda ona acı bir tat deneyimi sunmuştu. Aklı yalnızlık hissiyatına gafilce tutuldu bir çırpıda. Ve bu hissiyatın ne olduğu ve nasıl olduğu hakkında da pek bir fikri yoktu. Çocukluğu boyunca köyden kasabaya dahi inmemiş bir yaşamdan ibaretti kendisi. Şu an ise öğrenim görmek üzere ailesinden, köyünden ve köpeğinden ayrılmak ona acı bir deneyim olarak kalacaktı. Vedaların iyi bir şey olmadığını anladı trenin gelmesine beş dakika kala. Gazi Muallim Mektebini kazanan yağız bir genç olarak gururluydu. Havasını teneffüs ettiği köyden ilk defa bir genç tahsil görmek üzere çıkmıştı. Ve bu genç kendisiydi. Gurur ona, zor zamanlarında heybesinden çıkarıp üstüne giyeceği bir özgüvendi.

Çoban bir baba, çile seciyesine bürünmüş bir anne ve yolunu bekleyen üç kardeş bırakmıştı arkasında. Yüreğinde mecburiyet prangalıydı. Sonunun güzel biteceği düşüncesi ise ona bu mecburiyetin mükâfatıydı. Aile özlemi, tepeden düşen bir çığ misali büyümüştü içinde. Hasret duydu bir anda. Evde yanan sobanın etrafında kardeşleri ile birlikte oyun oynamanın ya da annesinin sevgi dolu bakışlarının hasretini duydu. Üzülmek için bir milyon nedeni, mutlu olmak için bir nedeni varmış gibi hisseti. Yıllardır sönük kalmış bir elem harlandı yüreğinde. Ve hiçbir duygu bunun kadar ağır değildi yüreğinde. Kalemi eline aldığı vakit aklından geçirdikleri tam da bunlardan ibaretti. Ailesinden uzak kaldığı zaman zarfında hissettiklerini yazacağı bir hatırat defteri tutmak istiyordu lâkin çok hüzünlü bir başlangıç olacağını düşündü. Oysaki gecelerce öğretmen olma hayalini düşleyerek uykuya dalmıştı. Ve şu an o güzel hayallerin hiçbirinden eser yoktu. Acılı bir his, sanki onu tüm güzel düşlerinden mahrum bırakmakla mükellefti. Bembeyaz bir sayfa sadece ‘evet’ kelimesi ile yazılı kaldı. Devamını getirmeye ne yüreği el verdi ne de eli yazmaya cesaret edebildi. Çünkü kaleme alacağı bu hatırat ileride çocuklarına anlatacağı güzel anılardan ibaret olmalıydı. İlk sayfasından itibaren, hemen içinde beliren hüzünden esinlenerek kaleme almamalıydı bu hatıratı. O ailesinden ırak düştüğü vakitlerde yaşadığı tüm güzel anları yazacaktı bu deftere. Öyle de yaptı. Kalemi ve defteri bavuluna koyup bir türlü geçmeyen zamanı beklemeye devam etti. Kalbini ve zihnini böyle pesimist düşüncelerden uzak tutmak için tren raylarının en uzağına gözünü dikti. Zifiri karanlıkta hiçbir şey görülmeyince tekrar aydınlık tarafa çevirdi başını. Telaş halindeki insanları izlemeye koyuldu. Kimileri hüzün içinde kimileri ise sevinç içinde sarılıyordu sevdiklerine. Sonra vedaların kendisine has bir şey olmadığını anlayarak avutmaya başladı kendini. Avuntu diyarında bir avuntu daha aramaya koyuldu lâkin bulamayınca bu sefer daha ağır bir hüzün oturdu göğsüne. İçten içe ağlamak istiyordu ama bir söz vermişti kendine: Asla ve asla ağlamayacaktı. Çünkü ailesine güçlü ve dirayetli olacağına dair baş sallamıştı. Kendine verdiği bu sözü daha ilk saniyeden çiğnememeliydi. İnsan, aslında ailesinin varlığına muhtaç bir varlık diye söylendi kendi kendine. “Kimse kimsenin muhtacında değil.” cümlesini okumuştu kitaplarda ve o bu cümleye asla katılmıyordu. Çünkü kendisi, ailesinin varlığına çok muhtaçtı. Yıllarca sırtını dayadığı koca bir söğüt ağacı misali babasının o yüce varlığına, bir bebek misali muhtaç duyduğu annesinin şefkatine ve kardeşlerinin daha iyi bir geleceği olsun diye medet uman gözlerinin ferine şu an o kadar çok muhtaçtı ki bunu hiçbir zaman yaşamadığı için aklı bir anda sersemlemişti. Uzun uzun tren raylarına dikti simsiyah gözlerini. Silkindi ve bir anda kendine geldi. Babasının koluna taktığı saate baktı ve trenin gelmesine iki dakikadan az bir süre kalmıştı. İçinde gitgide bir yalnızlık hissi ürüyordu ve bir türlü buna mâni olamıyordu. Bavulunu eline aldı ve sanki geri dönmeyecekmiş gibi uzun uzun teneffüs etti memleketinin havasını. Aslında her şeyden vazgeçip bir anda eve gitme düşüncesi düştü beynine. Sonra yaşadığı tüm bu hüzünlere ve ayrılıklara inat güzel bir geleceğin onu beklediği düşüncesi rahatlattı içini. Ya geri dönüp sıcak aile özlemine kavuşacak, ömür boyu babası ile birlikte dağ bayır koyun güdecekti ya da yola koyulup öğretmen olacaktı. İşte soğuk bir kış gecesinde tren istasyonunda düşündüğü muallak tam da bundan ibaretti. Kavuşmak yahut ayrılmak.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Facebook
Twitter
YouTube
Instagram