KARIN ÇİÇEĞE DÖNÜŞTÜĞÜ AĞAÇ

– TÜLİN K.

Mart ayının son günleriydi. Dışarıda tabiat insana huzur veren o ılık elini uzatmıştı. Çiçeklerin rengârenk gülüşleri, ağaçların yeşil soluğuyla yeni bir güne daha gözlerini açmıştı Edip. Kalktı, birkaç adım uzaktaki pencereden baharı selamlayan güneşe, ağaçlara, kuşlara baktı. Kendini bildi bileli ilkbaharı çok severdi. Kıpır kıpır olurdu her baharda içi.

Hafta sonuydu. Evde saat sesinden başka bir ses yoktu. Belli ki anasıyla babası çalıştıkları fabrikaya gitmişlerdi yine. Çok üzülüyordu onların bu haline. O okusun, büyük adam olsun diye değil miydi yıllardır sabahın karanlığında yollara düşmesi anasıyla babasının… Yüreğini yoklayan o ezilmişlik hissini bir bardak sıcak çayla yakıp yok etmek istercesine mutfağa yöneldi. Dolabı açtı, dolapta bir parça peynir ve akşamdan kalma nohut yemeğinden başka bir şey yoktu. Günlerdir, “Anam, babam yesin.” diye yemediği, anasıyla babasının da, “Edip yesin.” diye el sürmediği, beklemekten taş gibi sertleşmiş beyaz peyniri dayanamayıp en sonunda ekmeğine katık etti.

Anası ve babasıyla en son ne zaman birlikte kahvaltı yaptıklarını düşündü, hatırlayamadı. O kadar uzun bir zaman geçmişti ki üstünden. Kaç sabah anasının “Kuzum Edip’im sever.” diye her hafta sonu kahvaltıda yaptığı o mis gibi pişinin kokusu kaplamamıştı evi? Kaç sabah; hadi yavrum, kalk kahvaltın hazır, çayı koydum diyen o sımsıcak ana sesi uyandırmamıştı Edip’i ? Anasının olmadığı ev, tıpkı az önce ağzında ezmeye çalıştığı peynir gibi sertti, tatsız tuzsuzdu, soğuktu. Sessizlik nasıl bu kadar gürültülü olabilir diye geçirdi içinden. Derin bir nefes aldı…

Bardakta soğuyan çayını masada bırakarak yerinden kalktı, televizyonu açmak için odaya geçti. Son zamanlarda televizyon da artık onu oyalamaz olmuştu. Çocukken başından kalkamadığı en sevdiği çizgi filmleri ardı ardına ona sunan, dünyasını renklendiren bu makine bile büyüsünü kaybetmişti onun için. Hangi kanalı açsa birbirinin tekrarı niteliğinde programlar vardı. Her kanalda ayrı bir doktor, beden sağlığına iyi gelecek besinlerin listesini sunuyordu. “Günaşırı avakado yiyin.” diyordu doktorun biri; bir diğeri, “Brüksel lahanasını sofranızdan eksik etmeyin.” Listelerini verirlerken ağızlarını doldura doldura söyledikleri bu yiyeceklerin fiyatını biliyorlar mıydı acaba bu doktorlar?

Arkadaşı pek yoktu Edip’in. Dışarıdan bakınca soğuk ama ona sorarsanız “laçkalaşmayan mesafeli bir tutum” olarak açıklanırdı bu durum. Liseli gençler arasındaki “kanka” muhabbetlerini sevmiyordu. Birkaç günde “kanka” olan yaşıtı bu gençler, aynı hızla düşman oluveriyorlar, birbirlerinin kuyusunu kazmaya çalışıyorlardı. ”Bana akıl verme! Bana karışamazsın!” diye ana babasına bağırıp, vurup kapıyı çıkan, sokaklarda tespih sallamayı delikanlılık olarak gören bu kişilerle neyi paylaşabilirdi Edip?

İlkokuldan dostu Hasan olsaydı yanında keşke şimdi. Babası öldükten sonra Konya’dan annesinin memleketine, Balıkesir’e taşınmıştı can dostu. Çocukluğunun en güzel yıllarını geçirdikleri Konya nere, Balıkesir nere?

Belki de bunca zaman hep o çocukluğunda tattığı esas samimiyeti, arkadaşlığı, dostluğu, dürüstlüğü aramıştı ama büyüdükçe gördüğü, şahit olduğu içi kof bu samimiyetsiz ilişkiler onu iyice uzaklaştırmıştı insanlardan. Arkadaşlarına göre daha doğrusu içinde yaşadığı çağa göre fazla dürüsttü. Olsundu. Dürüst olmanın bedeli her dönemde, her çağda ağır değil miydi?

Can sıkan bu düşüncelerinden sıyrılmak istercesine en huzur bulduğu şeyi yapmak istedi, kitap okumaya yöneldi. Eline kitabını aldı pencere kenarındaki annesinin çeyizinde getirdiği çiçek işlemeli yastıkların olduğu somyaya oturdu.

“Keşke gerçek hayatta da kitaplardaki o insanlardan olsaydı.” dedi sessizce, kelimelerini yüreğinin içinde ezerek…

Bir şiir mısrası üzerinde günlerce düşünen, güzelliği ayrıntıda görebilen, nahif, hatırşinas, merhametli insanlardan…

Üzerinde durulması, düşünülmesi, konuşulması gereken ne çok şey vardı. Ama bunlar için kimsenin vakti yoktu. Kim kiminle nerde ne yapmış, kim nereye gitmiş,kim ne yemiş,kim ne almış, takmış takıştırmış? Böyle önemli(!) soru ve sorunlarımız varken kim neden düşünsündü ki, “Tam düşecekken tutunduğum tuğlayı, kendime Rab bellemeyeceğim.”cümlesi üzerinde.

Değil mi ki artık kitap alırken bile çok dikkat etmek gerekiyordu,kitabı okurken de yine bir o kadar bilinçli olmak şarttı. Bir kitap dahi okumamış yazarlar(!) sosyal medyadan ezberine aldığı cümlelerle kitaplar yazıyor ve o kitaplar en çok satanlar listesinde başı çekiyordu. Ak-kara, doğru-yanlış, iyi-kötü birbirine girmiş, hatta işin daha vahim yanı, yanlış doğrunun, kara akın üstünde tepiniyordu.

Bütün bu düşüncelerin altında kalıp bir an boğulduğunu hisseden Edip kalktı, bir bardak su içti. Pencereyi açıp baharı selamlayan ağaca, çiçeklere, kuşlara bir kez daha baktı. Kışın ardından canlanmamış mıydı, şimdi rengârenk çiçeklerle bezenmiş daha iki ay önce karların altında görünmeyen bu ağaç? Bu ağaç kadar da mı gücü yoktu Edip’in. Nedendi, niyeydi bu umutsuzluk, yalnızlık, çaresizlik, mutsuzluk..? İçine düştüğü her yalnızlıkta; okuduğu kitaplarda karşısına çıkan kelimeleri kendine sığınak, cümleleri ise aldığı her darbede açılan yara için merhem yapmamış mıydı yıllardır.

Geçti masasının başına, yazmaya başladı. İçinde biriken tüm kelimelerini, cümlelerini başka birine sığınak, merhem, kale olur umuduyla teker teker satırlara dökmeye başladı… Yazarken bazı yerde kızdı, bazı yerde çiçek açtı,bazı yerde kanadı…Ama ne olursa olsun yanlış giden bu düzen için yazacaktı. Varlıklı birinin bir günde harcadığı parayı gece gündüz çalışarak bir ayda ancak kazanabilen anası ve babası için yazacaktı. Kaybolmaya yüz tutmuş değerler için yazacaktı.Boğazına düğümlenen her şey için yazacaktı. Konuşamadığı, konuşsa da, “Adam sen de!” denilen kimsenin anlamadığı onca şeyi yazacaktı.

Sonsuz inancı vardı, bir gün elbette ki yazdığı her şey anlaşılacaktı.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Facebook
Twitter
YouTube
Instagram