KALBEN

 – HASAN SONGÜR

*

İnsan bir şey arıyor. O şey nedir bir bilse… Bir bulabilse… Bu dünyada yaşanabilecek güzelliklerinin zirvelerinde gezinecek. Bir kuru ekmek, bir kuru soğan bile ona bal gelecek. Kalbin aldığı tadın yerini dilin aldığı tat tutar mı? Nedir o aradığımız şey? Nelerdir? Nerdedir? Ne zaman bulunur?

Bazı sabahlar, bir camide namazı eda ettikten sonra şehrin alacakaranlık, serin caddelerinde adımlarım. Bazen denk gelir, biri bir Allah’ın selamını verir. Allah’ın selamı olduğunu bilerek selamını alırım. İşte o selam alış ve verişte, bir kalp kaynaması vardır. Peki, nedir kalp kaynaması, nasıl bir şeydir, nasıl olur?

Bir zamanlar Bursa’nın ünlü bir kadısı vardı.

Deve yüküyle kitap okumuştu. Her devirde, her yerde rastlanmayan bilginlerdendi. Aklı her şeye eriyor, cennetlik olmamam için hiçbir sebep yok diye düşünüyordu. Bir gün rüyasında cehennemi gördü. O günden sonra soğuk terler dökmeye başladı.

Her işte, iki yan görmeye başladı. Birincisi akıl erdirebildiği yan, ikincisi akıl erdiremediği yan. Bu ikincisi neydi? Hikmetti. Allah’ın hesabıydı. O noktaya akılla varılamazdı.  Başka şeyler lazımdı.

O başka şeylere malik olmuşlardan Üftade’nin kapısını çaldı. Anlattı, anlattı. Üftade dinledi, dinledi. Sonra dedi ki:

-Yazık Kadı efendi! Yanlış kapı çaldın. Burası yokluk kapısıdır. Biz yokluk kapısının kuluyuz. Siz ise varlık kapısının efendisisiniz. İkimiz bağdaşamayız. Senin ilmin var, bilgin var, devletin var; şanın, şöhretin var… malın, mülkün… Kısacası Allah’tan başka her şeyin. Yani dünyan var. Bizim hiçbir şeyimiz yok. Allah’tan başka.

O anda ünlü kadı Aziz Mahmut Hüdai’nin gözleri… Gözleri çok şey söyledi, çok yaşlar döktü. Bütün dünyasını Üftade’nin kapısının öbür tarafında bırakıverdi.

O kapıdan içeride Hakk’ı sevmenin halkı sevmekle mümkün olacağını öğrendi. Her zerre Hakk’ı görmesi gerektiğini öğrendi. Kısa zamanda hak tecellisi ile içi nur kesildi. Hocasının yüzüne baktıkça halkı görüyordu. Onu sevdikçe Hakk’ı seviyordu.

Bir kış sabahıydı. Gözlerini açmıştı ki hocasının abdest alma vakti gelmiş. Ama abdest suyunu ısıtmaya geç kalmıştı. Ateş yakmaya vakit yoktu. Bu gafleti bağışlanamazdı. Kendisi bağışlamadı önce. Bakır ibriği büyük bir telaş ve aceleyle bağrına yasladı. Kollarıyla sardı. Kalbi, ”Allah! Allah!” diye inledi. Yerle gök arasında gaflette olmayanlar hariç her şey Allah’ı durmadan zikretmiyor muydu zaten. İşte onun kalbi de aşkla Allah’ın adını anıyordu.

Üftade abdest alırken başını kaldırıp bir zamanların ünlü ve zengin Kadısına baktı, baktı.

-Aziz’im dedi, bu su odun ateşiyle ısınmış suya benzemiyor. Aşkının ateşiyle kaynamış bu su. Beni de yaktı.

O aşkın ateşi olmadan verilen bir gül, verilen kişiyi ne kadar mesut ediyor. Eğer aldığımız bir şey bizi mesut etmiyorsa, verdiğimiz başkasını mesut etmiyorsa…

Kalpten vermiyoruz, almıyoruzdur.

Ben, Aziz Mahmut Hüdai’nin suyu aşkının ateşinde ısıttığı gibi aşk ateşinin közünde kelimeleri ısıtma gayretindeyim.

İTİCİ DİL

Kirli tiksindirici bir dil var. Kendini sırtı yere gelmez görenlerin kullandığı bir dil bu.

Bizim kasaba yaşlı Antalyalıların sayfiye yeridir biraz. Onlardan arkadaşım olan birine hoş geldine gittim. Sohbet ederken Hacı Reşit amca geldi. Ayetler, hadisler, evliya sözleri havada uçuştu. Huzurunda ben zır cahildim. Cahil olmasam Allah malı mülkü bana verirdi. Ona verdiğine göre alim oydu. Mantığı böyle işliyordu. Derken karısı aradı. Evde tüp bitmiş. Tüpçüyü aradı. Galiba Tüpçü adres sordu. Dedi ki:

-Kazanın en pahalı arabası var ya! işte ben o arabanın sahibiyim.

Yine koyu dindar arkadaşım var. İnşaat şirketi sahibi. Otuza yakın asgari ücretle çalıştırdığı işçisi var. Bir gün dedi ki:

-Dört tane işçim var. Ellerinden her iş gelir. Temiz iş yaparlar. Ne kazanıyorsam onlar sayesinde kazanıyorum.

-Maaşlarını artır o zaman, dedim.

-Yok olmaz, dedi. Rayiç böyle. İslam böyle diyor diyemedi. Seküler hayata uyan dindarların bu dili bana rahatsızlık veriyor.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Facebook
Twitter
YouTube
Instagram