KADERİN YANILGISI

 – GÜLÇİN YAĞMUR AKBULUT

*

Hayatın kaderle birleştiği yerde gerçeğin katı yüzünü görebiliyordu Meral. İçindeki nehirler kurumuş, güneşli türkülerin yağmur sularında alevlendiğini izlemişti. Geç de olsa anlamıştı. Kendi alınyazısını kendi ayak izleri oluşturuyordu. Kararlıydı. Elleriyle üzerine kilitlediği demir kapıları bizzat yine kendi elleriyle açacaktı.

Yağmuru arayan bulutlar, suyun bir aynanın arkasından yüzlerine çarpmasını beklemiyordu. Denizde rızkını arayan balıklar önlerindeki sofraya yem bırakılmasını ümit etmiyorlardı. Biliyordu ki kendine söylediği en acımasız yalan, başına gelenlerin yazgıdan ibaret olduğunu vurgulamaktı. 

Kendi kalemiyle çizdiği mukadderattan dolayı kalbi ve bedeni sıyrıklarla doluydu. Hayatına açtığı parantez, benliğini bağışlamasına engel teşkil ediyordu. Tecelli diye tutunduğu şeyin aslında sarp kayalıklardan başka bir şey olmadığını daha yeni yeni fark ediyordu. 

Elinde bir avuç dolusu ilaçla kendine doğru gelen hemşireyi gören Meral’in göğsü burgaçlarla doldu. Fazla değil, daha iki yıl önce kendisi de bu koridorlarda dolaşıyordu. Elinde ilaç tepsisi, üstünde beyaz kıyafetleriyle şifa dağıtan bir meleği andırıyordu. Uçurumdan atladığında hemşirelik fakültesi son sınıftaydı.

Memur anne babanın ilk evladıydı Meral. Ömrünün üstündeki toz zerreleri gibi görüyordu ailesini. Çok sonraları anlayacaktı nabzına kan veren damarların birinin annesi diğerinin babası olduğunu. Üniversite hayatıyla birlikte taşkın bir yaşamın avlusunda filizlenmeye başlamıştı. Sorgusuz sualsiz dışarı çıkmalar, asi ve tutarsız başkaldırmalar. Keşke bu kadarla kalabilseydi kendine kurduğu kör düğüm tuzaklar.

Evi otel gibi kullanıyordu. Okula diye çıkıyor günlerce eve gelmiyordu. Geldiği vakitlerde de sendeliyor, abuk sabuk konuşmalar yapıyordu. Muhtemelen alkol ya da madde kullanmış oluyordu.  Anne ve babasının uyarılarına karşı saygısızca cevaplar veriyordu. Zavallı Gülay Hanım’ın gözyaşları dinmiyordu. Evlatlarının ellerinden kayıp gidişini izlemek dokunaklı bir ölüm yarası gibiydi.

Yakın arkadaşı Nermin’inin uyarıları Meral’in üzerinde tesirde bulunmuyordu. Üniversiteden kaydı silinen Meral okuldan atılış sebebini alın yazısına bağlıyordu. Nermin’le yaptıkları her konuşmanın sonu kadercilikle bitiyordu. Başına gelen her türlü felaketin yükünü bahtının eğriliğine yüklüyordu. Yaşadıklarının yapmış olduğu yanlış seçimlerden dolayı boynuna takılan bir tasma olduğunu göremiyordu.

Kendi gibi arkadaşları da alkollüydü. Varış noktaları belirsiz bir yolda süratli bir şekilde yol alıyorlardı. Hastanedeydi. Oysa arabanın içinde türküler söylüyordu. Sol kolunda serum vardı. Sağ kolu… Sağ kolu neredeydi Meral’in.

Kolunu koparıp alan kazanın faturasını talihin kara sayfalarına yüklüyordu Meral. İsyankâr oluyor, tahammülsüz bir şekilde başında geçenlere lanet okuyordu. Karanlığa açılan geçenekleri hayatına tırnaklarıyla kazdığını göremiyordu.

Evdeki bütün aynaları kaldıran annesine öfke nöbetleri sergiliyordu. Bağır çağır yeniden açığa çıkarttığı aynalarda saatlerce kendini izliyordu. Dehşetle etrafındaki eşyaları vurup kırıyordu. Eski fotoğrafların efsunlu gölgesinde ıstırap yüklü yolculuklara çıkıyordu.

Öfke nöbeti geçirdiği günlerin birinde aldığı avuç dolusu ilaç Meral’i öldürmemiş lakin Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesinde uzun süreli bir tedavi görmesine sebep olmuştu. Güneşe erken saatler yaşamıştı ölümün kıyıcığında dolaşırken. Duvarlara çarpa çarpa sabaha ulaşmıştı birçok gece.

Her gün iki saat terapi alıyordu Meral. Başlangıçta almak istemediği ilaçlarını düzenli içiyor, katılmak istemediği grup etkinliklerine güle oynaya iştirak ediyordu. Şafak sökerken kalkıyor, kuşların selamını alıyordu. Kendi elleriyle kapattığı aydınlığı yine kendi elleriyle açabilecek miydi Meral?

 Tedavi gördüğü sürece ahşap bir masanın üzerine sermişti bütün yaşadıklarını. Asılsız bir hilafın ardına sığınıp yaşam bahçesini kendi elleriyle siyaha boyamıştı. Rüzgârı ömrüne sokan da kendisiydi, toprağına çığı düşüren de. 

Aylardan sonra taburcu oluyordu Meral. Babası Latif Bey kızının taburcu işlemlerini yaptıktan sonra hastane önünde bekleyen taksilerden birine bindiler. Evin kapısında bekleyen annesi Gülay Hanım ve yakın arkadaşı Nermin tazelenen kalbine düşen ilk yağmur damlalarıydı. Ağlayarak boynuna sarılan annesine “Ağlama anneciğim, güneş balçıkla sıvanmaz ben kendi kaderimi kendi ellerimle çizdim. Şimdi baharın avlusunda yeni çiğdemler ekeceğim. Yeniden yürümeyi öğrenip giydiğim kanlı gömleği üzerimden çıkaracağım.” diyerek evin kapısından içeriye ilk adımlarını attı.

                                                                                       

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Facebook
Twitter
YouTube
Instagram