“İŞTE GİDİYORUM ÇEŞMİ SİYAHIM”

 – OĞUZ KAYIRAN

*

1- Yazgıya nakşolan ve yüreğe derinden işleyen, içeriden gelenin süzülmüş o koyu etkileri ile birlikte, ama muhtemelen daha yaralayıcı bir düşüş ve haksızlığın dışsal tetikleyici olması durumunda, hınç ve çekememezlik hallerine bürünen ve süzülüp giden bir keder sonucunda, ve hatta köklü bir boşluğa yol açacak biçimde, eş düzeyde olmak üzere telafi edilemez bir sürükleniş ve düşüşü hemen ve bizim içimizde kor haline getirecek şekli ile bir derde düşüşünde; işte bu  yoklamanın tüm biçimleri ile bulunamayan ve yakalanamayan o belirsiz karanlığında… geriye, bize, ve bizim olan şeye, sadece ve sadece bizim olan gözlere ve yüreğe düşeriz; o karanlığa, acılı ve yüreğe kök salmış yaşlar içindeki o dipsiz karanlığa!

2- Yazgım! Yaşayıp gittiğim şu hayat serüveni… Ve elbette ki serpilip gelişme temayülü içinde duran hayatın eşsiz vadileri içinde çırpınan kalbim!.. Benimle ilgili tüm yolların çatallanma ve kararmaları, -her ne kadar daha öte bir çıkışsızlığa yönelse de bu kararma ve çıkışsızlık…- beni bu eşiğe getiren ve yıkan, hemen orada/gördüğünüz yerde duran tüm haksız ve yüreksiz girişimler ve kötülükler!. yüreğinizden ve varlığınızdan bir lucifer gibi hal ve davranışınıza dönüşüp sızarak, tam da bu eşikte giderek benim için bir iç güç ve enerjiye dönüştürdüğünüz bu söz ve eylemlerle bedenimin görünmeyen tinine, ruhumun diri bedenine eşsiz bir ‘sermaye’ olarak aktardığınız.. ‘sermayem’! Ana baba yurdumdan, soy toprağımdan, eş ve dostumdan, gözlerimden ve ruhumdan geçen o sevdiğim nice insanlardan, börtü böcek ve gökyüzünde süzülen her bir kanattan beni geri almaya niyet etseniz de; size bırakacağım tek ama tek şey, ahımdır! Bu yüce ilenç, içimde yükselen sonsuz güç ile birlikte, daha önceden bir kır ve eşsiz bir doğa olarak karşımda duran o yüce dağları –Binboğa ve Berit!- sadece ve sadece eşsiz bir engel haline dönüştürecektir: Bütün bu pusu ve mezar kazıcılığı, hakkımda ileri sürülen haksız kurgu, yıkılıp gidecektir ahım ve varlığımın dile gelen derdinin yüksek bir yola çıkışında: Yıkılacaktır!… Ve her şey, içinize gömülü olan, o kendi içinize gömdüğünüz dünyanın karanlığı içinden geçerek parçalanacaktır!

İşte o zaman, belki de ‘işte o zaman’ denilen bir zamanın ne zaman olduğu bilinmeksizin ve belki de beni gömeceğiniz Binboğa dağlarında zaman henüz erken iken, Berit dağlarında açacaktır o nevruzlar içinde çocukluğum! Berit! Ey o yüce dağ! Çocukluğumuzun, ömrümüzün ve ölümümüzün çiçeği, kardeşi ve dirilişi o yüce Binboğa!

3- Ve sonra çekip gittim ‘Uruk’dağına –uydurulmuş bir dağ, ne geleni ve şimdisi mevcut; ölüm, hala kendi içinden çıkamamış, gözleniyor bırakılmak için çok eski bir kurgu içinde-; anlatılmak istenilen geldi oturdu tarihin kadim söylencesi içinde yer alan tozlu çul üzerine: “Haydi!”… Yüreğe bir geri dönüş içinde duran o yüksek ses ve basınç! Şimdi geri alınmalıdır tarihe düşen sırlarla örülmüş hileli “dolaşma” içindeki o yuva: Beni teslim almak için gözetledin, tüm yersizlik ve sıradanlığın içinde ortak ruhumuzun gizini ifşa ettin! Ey Hakem! Ey ki ey evladı nur olarak getirilen Mervan! Tanığımızdı nice dağlar, dağlar içinde nice kuyu ve şer! Attın okunu kalbin saf ve rüyanın gizli vadilerinde evlek evlek kanatları ile süzülen o pür yüzlü çocuklara!

Çekildim Berit ve Binboğaya!. . Acı içinde… Acı ile pare pare!

Aşağılarda, Berçenek’in karşı yamaçlarında, yer yer Atlas ve eteklerinde, kimi Emirli ve Gerger yollarında, bazen de Tılafşin ve Erçene civarında düştüm nice kararmış üzümler ile güzlere; dolaştım, dolaştım bulamadım bir yer, viran bağlardan başka başka ne yer ne güz!

Şimdi, yavaş yavaş, hala anlatamadığım kendim olan bir benin doğduğu bu topraklarda; Karacaoğlan’ın, belki hatırlanmaz, ki belki de bir başka olarak kalmış o ses ve yüreği adına Karacaoğlan’ın, yeri yurdu adına bastığımız ilk ayak ve karanlığın kazısı adına yola çıktığımız bir yol! Kan ve ruh adına, ölüm ve çürüme öncesi ahdetmek adına: Yüreğimiz, iki ve bir olan adına!.. Yıkıldı bütün yurdum! El ve göz nuru adına, ayak ve nasır adına: Yuvarlandı ve çözüldü bir an içte ne varsa tanrısal adına!

Ve getirilip bırakılan her bir şeyin rüyalara gömülü karanlık vadileri geri alındığında, benden bu geri alınışın mutlak sözü musalla taşına bırakıldığında; bir ışık ve sadelik içinde o vadiyi yeniden ve pür huzuru içinde gördüğümde, öldüğüm toprakların o ilk çocukluk sarmaşıklarına ayrık otları olarak bırakın beni; o üzüm bağlarının ayrılmaz bir öte yanı olarak bizi bize hatırlatan o ayrık otları içinde şimdi bana baktığınız gibi, yine de size bakan ile bir bakış içinde kendinizi kendiniz içindeki karanlığın bağına bırakın!

Yüreğime, ahdime, anıma, bazen gelip geçen nice yolcuların o su içtiği ve şimdi hatırlanmayan yol kavşağının altındaki çimenlere, ve kendinizin bir pus içine gömülmüş zaman eskisi hatıralarında yer etmiş o toprak damların karanlık odalarında, hiçbir zaman için şimdiye getiremeyeceğiniz atalarınızın işte bu Aden Bahçelerinde…  Nereye yerleşiriz, ki “kiralansa” da!

4- Daha o ilk buğuda!.. yer, kök ve beden ile, orada tel tel ilk ışıklar içinde, şafağa düşen tohumların filizleri nasıl da düştü kendin ile beni aldattığın hala bilinmeyen o geceye! Uhdeme düşürdüğün, içinde şimdiye gelen kör ve karanlık ara bölgeden sonra, bana bağlanan sarmaşık ilmeği “zülüf zülüf” düştü: Bildirdiler, bildirileni bilemedim gitti!

Ne el içinde el oldum ki durdun el içinde el içine; vurdular ayrı ayrı duran yüreğin tek vuruşuna, akıp giden bir rüzgârın nerede yitip gittiğini bilmeden!

Düştüm düştüğüm yerdeki toprakta tüm topraklara; nice hoyrat yüz düşümlerindeki “gülme”ler içinde nasıl da Tufanlara gark oldum.

     “Mervan’ın elinde parelense de”!…

*

Nisan 2020/Beylikdüzü

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Facebook
Twitter
YouTube
Instagram