İSTANBUL’UN HİKÂYESİ -2

*İSMAİL DELİHASAN

*          

KÜLTÜRÜ, SANATI ve SOSYAL YAŞAMI!

          Genel ve ana çizgileriyle değineceğimiz İstanbul’un kültürü, sanatı ve sosyal yaşamında 19. yüzyılın ikinci dönemi, İstanbul’un kültürü ve sosyal hayatının en belirgin ve bilinen dönemidir. Bu dönem, Osmanlı medeniyetinin ana temasını da içerir ve bugüne doğru bir yenileşme ve evirilmenin ipuçlarını taşır. İstanbul’un kültürünü, sanatını ve sosyal yaşamını anlatmaya çalışırken, biraz da kronolojik sıralamayı takip etmeye çalışacağız.

  1. yüzyılın ikinci döneminde, entelektüellerin geldiği; kitap, gazete okunan, ülke problemlerinin görüşüldüğü kıraathaneler açılmıştır ki bu dönemi öne çıkaran fikirlerden biri olarak bugün -2018 yılında- ülkemizin kültür gündeminde, kıraathanelerin yeniden açılması vardır.

          Camiler dini olduğu kadar kültürümüzün de ayrılmaz, önemli bir parçasıdır. Ramazan aylarında Fatih ve Beyazıt camilerinin avlularında eşya sergisi açılırdı. Beyazıt Camisi’nin avlusu 1861’de 4300 kuruşa (43 liraya) kiraya verilmişti. 1889 yılında II. Abdülhamit’in emriyle yaşmak ve feraceyi saray kadınlarının giymesi serbest bırakıldı. Halka bu giysiler yasak edildi ve böylece çarşaf ve peçe kullanımı başlamıştır. II. Abdülhamit döneminde musiki eğlenceleri ve âlemleri yasak olduğu zamanlarda bile hıdrellez günü Kâğıthane eğlencelerine karışılmamıştır. Sanatta modernleşmenin bir sonucu olarak, 1867’da Yıldız Sarayı’nda tiyatro açılmıştır.

         Petrolün yeni yeni hayata girdiği bu dönemde, 1860 yılında yalı, köşk ve konakların aydınlatılmasında petrol kullanılmaya başlanmıştır. 1890’da Yedikule gazhanesi açılmıştır.

          1875’ten 1882 yılına kadar 7 yıl süren bir çalışmayla, İstanbul’un ilk topoğrafı (belli bir bölgenin bütün kapsamıyla belirtilmesi) ½.000 ölçekli planı Osmanlı mühendislerince çizilmiş, Litoğrafya (kalkerli taş yüzeyine sert bir cisimle kazındıktan sonra basılmış olan yazı, resim)  usulü çoğaltılmıştır. II. Abdülhamit 1882 yılında İstanbul Şehremini Rıdvan Paşa’ya kullanılmaması için saklanmasını emretmiştir. İlk Osmanlı İmar Yasası “Binalar” (Ebniya) yine bu yıl içinde kanunlaşmıştır. Bu yasa ile Binalar (Enbiya) ve Yollar (Turuk) Tüzüğü (nizamnamesi) yürürlükten kaldırmıştır. Yolların genişlemesi, yangın yerlerinin haritasının yapılması ve halka ilan edilmesi, boş arazi veya bostan yerinin imara açılması halinde bu arazide bir okul ve karakol yerini bedelsiz olarak belediyeye vermesi, lâğımların yapılması, açılan yollarda yapılan kaldırım masraflarına halkın katılması gibi şartlar bulunuyordu. Boş arazinin imara açılması, padişahın izniyle yapılabilirdi.

        İstanbul için yangınlar, veba salgınları ve depremler felaketti. Yangınlarla “kül fukaralığı” diye tabir edilen, zenginler bir anda fakir olabiliyordu. Yangınları söndüren tulumbacılardı ve adını söndürme işinde kullandıkları tulumbadan alır. Bir Fransız mühendis “Gerçek Davut” adını alarak Müslüman olmuş ve ilk yangın tulumbasını 1715 yılında yapmıştır.       

           İstanbul-Avrupa arasını daha ulaşılabilir kılan ve yakınlaştıran Sirkeci Garı 1890 yılında hizmete açılmış ve Avrupa’ya tren (şimendifer) seferleri başlamıştır.  Bu dönemde Avrupa’ya hayranlık söz konusudur.       

           Tarihimizdeki ilk grev, Beyoğlu telgraf işçilerinin 1872 yılında yaptığı grevdir ki bu da siyasi kültürün nasıl şekillenmeye başladığının ve dışarıdan nasıl etkilendiğinin de göstergesidir. 

           İstanbul’da yapılan ilk park, Tepebaşı Parkı’dır.

           Ayrıca bu dönemi, özgürlükler anlamında bir deforme (biçimi, kalıbı bozulmuş) dönemi olarak görmemizi de sağlayan, ilk kumarhanenin (1870) ilk gece kulübünün (1870) açılmasıdır. Yenileşme hareketleri ve yabancı okulların açılması da toplum yapısında ve kültüründe kendine karşı bir güvensizlik ve Avrupa hayranlığı oluştursa da özündeki Türk, İslam ve Osmanlı kültürü sıcak ve canlı kalmaya devam etmiş, bugüne kadar da diriliğinden yüzeysel olmanın dışında bir şey kaybetmemiştir.

          Okullara coğrafya, tarih, hesap gibi dersler 1869 yılında girmiştir. 1870 yılında da kara tahta, öğrenci sırası, tebeşir, öğretmen kürsüsü, yer küresi, harita gibi araç ve gereçler girmiştir. Kara tahta ise 1849 yılından itibaren rüştiyelere girmişti. 1870 yılında da sübyan mekteplerine girmişti. Medreseler ise kara tahtayı eğitim aracı olarak kendilerine uygun bulmamışlar, bunu tepkiyle karşılamışlardır. Eğitimde yaklaşık bin yıl (M.900’ler–1928), “kamış kalem” kullanılmıştır. Eski yazının yazımında kullanılışlı olan bu kalem 1928 yılındaki harf devrimiyle kullanılmaz olmuştur. Bugün hat yazıları halen bu kamış kalemlerle yazılmaktadır.

         Tezhipten minyatüre, çiniye, hata, ebru ve sanat müziğine; o kültürün farklı bakış açısı halen bizim farklı bir kültürden geldiğimizin nişanesi olarak hatıralarımızda ve bazı sanatçılarca canlı tutulmaya devam etmektedir. Kendi kültürümüze ve inancımıza olan sevgimiz yeni medeniyet tasavvurlarımız için bizim moral ve inanç kaynağımızdır.

            Dinen sanatları ve bilimi değerlendirmede Osmanlı zaaf göstermiştir. Fotoğrafın  (insan fotoğrafı) İslam’a göre kapalı durması gerekmektedir. İslam’ın hakikatinde ise böyle değildir, Müslümanlar tarafından yanlış yorumlanmıştır. Fotoğrafın kapalı saklanması sadece ölmüş olan insanlar için geçerli bir İslami davranıştır.  Ancak saygı insanın fotoğrafına da gösterilmelidir.

         Cami, çeşme, hamam ve çınar ağacı Osmanlı şehirlerinin olduğu gibi İstanbul’un da ana temasıdır. Gülhane Parkı’ndaki çınar ağaçları ve Topkapı Sarayı ikinci avludaki yaklaşık üç yüzyıllık çınar bunun göstergeleridir. Çınar ağacı, sürekliliğini, hükümdarlığını ve sahipliğine işaret etmekle birlikte Osmanlı’yı simgelerdi.  Cami avlularında, şadırvanlar, çınar ağaçlarının altında yapılırdı. Cami ve diğer yapı kubbeleri, Göktürk Türklerinin inanç mirası gibi de İslam boyutunda, Güneş’in Ay’ın Dünya’nın ve bütün yıldızların yuvarlaklığını ve sonsuzluğu, Allah’ın sınırsız kuvvetini simgelerdi, simgeliyor.

          Servi, çitlembik ve erguvan ağaçları da mezarlıklarını ve türbelerini süslerdi. Kayın, ardıç, çitlembik, kestane, sedir, dişbudak, ıhlamur, meşe, ceviz, hurma, gül, erguvan, manolya, defne, çavuş üzümü, ayva, çilek üzümü, lale, leylak, süs elması, porsuk, mavi ladin, gülhatmi, sümbül, nergis, lavanta, demir hindi, kasımpatı, ayva, çilek üzümü, kiraz, incir, vişne, zeytin ve karadut İstanbulludur. Bakırköy bağlarının çavuş üzümü, Bayrampaşa ve Darıca enginarı, Arnavutköy çileği İstanbulludur. Özellikle gül, lale ve erguvanın anlamı ve yeri İstanbul için çok farklıdır. Erguvan İstanbul’un Roma’yı hatırlatmasıdır; Milyon taşı, Mihenk taşını, yedi tepesi gibi… İstanbul’a ilk defa Kamelya’yı, 1884 yılında II. Abdülhamit’in İtalyan bahçıvanı getirmiştir.

          Bostanlar vardı ve “Langa’nın hıyarı” meşhurdu. Enginar, salatalık; sur dışında Bayrampaşa’da, sur içinde de Langa’da üretilirdi. Langa’da yakın bir zamana kadar hâlâ bu bostanların bir kısmı bulunmaktaydı. Bostanlardan mevsimine göre ürün alınırdı. Pırasa, patlıcan, kereviz, turp, pazı, kırmızı pancar, domates, biber, fasulye, kereviz, soğan, semizotu, lahana, kayısı, karnabahar, pırasa, bamya, dut, incir, hurma mevsimine göre alınan sebze ve meyvelerdendi. Kasımpaşa-Dolapdere’den Piyalepaşa’ya doğru; Beşiktaş’ın Fulya Deresi’nden Mecidiyeköy’e uzanan bostanlar bulunuyordu. Anadolu yakasındaki Caddebostan’ın eski adı Cadı Bostan’dı. Bostancılık İstanbul’da en önemli tarımsal faaliyetti. Bostancı, Maltepe-Tuzla, Aksaray-Langa, Bayrampaşa, Çengelköy, İstinye,  Arnavutköy, Anadoluhisarı, Ortaköy, bostancılığın merkezleriydi. İstanbul’daki bostancılığın anısını temsilen, otuzdan fazla “bostan sokağı” vardır. Örneklersek: Bebek Bostanı Sokağı, Beylerbeyi Bostan sokağı, Topkapı Bostan Sokağı gibi…

          Allah, Hilâl ve Lâle’nin ebced değeri 66’dır; vav harfinin de ebced değeri altıdır ve yan yana iki vav da 66 ebced değerini vermektedir. Topkapı Sarayı Elyazmaları Kütüphanesi salonunda böyle çift vav çinisi duvarını süslemektedir. 66 zikir tespihlerinde ikinci halkadır (33, 66, 99). Bebek ana karnında vav gibi durur. Vav insanı temsil eder. Hilâl’in hem Ay’ı da temsil ediyor olması “Ay” İslam’a göre nurdur. “Gökte burçları var eden, onların içinde bir Çerağ (Güneş) ve nurlu bir Ay barındıran Allah, yüceler yücesidir.” (Furkan:61) Bu sure ona ayrı bir anlam yükler. Lâle ve Allah lafzı, Arapçada aynı harflerle yazılmakta ve bu kültürümüzde lâleye ayrı bir anlam yüklemiştir. Görülür ki Hilâl ve lâlenin kültürümüzde ayrı bir manevi anlamı vardır ve Osmanlı-İstanbul ve İslam kültürünün birliğini göstermektedirler. Cami kubbelerindeki, minarelerdeki (alem, bayrak, hilâl) ve minberdeki ve bütün İslam kubbeli yapılarındaki hilâl -örneğin, Topkapı Sarayı’nın kubbelerinde hilâl vardır- işte bu hilâldir.

            İstanbul’un altı, üstünden zengindir ki Eyüp Sultan Hazretleri (Eyüp), Oruç Baba (şehremini-Topkapı-Suriçi), Sünbül Sinan Hz. (Kocamustafapaşa), Mimar Sinan Hz. (Süleymaniye Mimar Sinan sok.), Molla Gürani Hz. (Fındıkzade-Millet Cad.) bunlardandır. Sahabe kabirleri, Türbeler, Padişah kabirleri ve Yüşa Aleyhisselam (Peygamber)’in kabri olmak üzere toplam 311 ziyaret yeri vardır. İstanbul kutsal emanetleriyle de (Topkapı Sarayı ve Hırka-i Şerif Camisi gibi)  İslam âleminin en önemli şehirlerinden, dördüncü sıradadır ancak dünyanın başşehri olarak da görülmüştür. Osmanlı’da mezarlıklara sonsuzluğun simgesi selvi ağaçlarının dikildiğini biliyoruz.

         Eyüp, Üsküdar ve Galata “Bilâd-ı Selâse” adıyla anılmış; Suriçi’ne Nefs-i İstanbul denmiştir ve nefsin yedi ıslah gerektiren kademesi vardır. İşte Suriçi’ndeki yedi tepe de nefsimizin kademeleri gibidir. Emmare, levvame, mülhime, mutmainne, radiye, mardiye ve safiye. Yedi kat cehennem, yedi kat cennet; yedi renk gökkuşağı, yedi nota, haftanın yedi günü… İman ve İslam evrenseldir. Kutsal emanetler Topkapı Sarayı’ndadır; Peygamberimizin elçisi, Eyüp el Ensari İstanbul’da misafirdir, İstanbul’da uyumaktadır.

         Üç tarafı su olan bu şehir, su gibi azizdir. Ortasından-kalbinden, deniz-tefekkür geçen şehir; iki avuç gibi Allah’a duaya kalkan; boğaz sularındaki ters akıntı ile kıyamda el bağlayan; Güneşi zamana doğan, Güneşin doğduğu şehir; o geleceğin başlangıcı; o insanlığın başı ve aklı; o bizim şehrimiz İstanbul’dur.

          Su, tefekküre yol açan yıldızlar/gökyüzü ve toprak gibidir ve su sesi insanı huzurlu kılar, suyu seyretmek sonsuzluğun kapılarını açmak gibidir. Bütün canlılar sudan yaratılmışlardır ve su temizliktir, iman gibi… Su hayattır içilir; su azizdir. “Su gibi aziz ol” duası buradan gelir.    

          Çeşme, temizlik ve içme suyu ihtiyacını; sebiller ise insanların içmesi için hayır amacıyla yapılmışlardır. Yollarda, mahallelerde binlerce selsebil (halka açık su içilen çeşme-cennette bir pınarın adı) vardı. Saraylarda fıskiyeli havuzlar, çeşmeler; külliyelerde, cami bitişiklerine sebiller yapılmıştır. İstanbul meydanları çeşmelerle donatılmıştır. III. Ahmet Çeşmesi (Topkapı Sarayı, Babı Hümayun kapısı önünde) yine Üsküdar Meydanı’ndaki III. Ahmet Çeşmesi, Saliha Sultan Çeşmesi (Azap kapıda), Mimar Sinan Çeşmesi (Kılıç Ali Paşa Camii yanında) Alman Çeşmesi (Sultanahmet’te). İlgili dönemde, İstanbul’da 93 sebil vardır. Bunlardan bazıları şunlardır: Lâleli’de III. Mustafa sebili, Fındıkzade’de Koca Yusuf Paşa sebili, Galata Mevlevihanesi sebili, Divanyolu’nda II. Mahmut Türbesi sebili, Yenikapı Mevlevihanesi kapısında Nafız Efendi sebili, Vefa civarında Husrev Kethuda sebili, Fatih-Zincirlikuyu caddesinde Efdalzade sebili, Hırka-i Şerif Mesihpaşa semtinde Cerrah Osmanağa sebili, Divanyolu’nda Mehmetağa sebili, Çarşıkapı’da Koca Sinan Paşa sebili, Topkapı surları dışında Takyeci İbrahimağa sebili, Üsküdar açık türbede Halilpaşa sebili, Eyüp’te Şeh Abdülkadir sebili ve Beyazıt Ünv. Kütüphanesi’ne bitişik Kaptan Hacı İbrahim sebilidir.

           Bazı çeşmelerden sebil olarak yararlanılmıştır. Su gibi Aziz İstanbul’un dereleri de çoktur. Alibey Deresi (Sâdâbâd), Fener Deresi, Haramidere, Kâğıthane Deresi, Ayamama Deresi, Riva Deresi, Göksu Deresi, Küçüksu Deresi ve Hamamdere bunlardan bazısı olmak üzere, toplam otuz iki akarsuyu vardır. İstanbul’un, Küçükçekmece Gölü, Terkos Gölü, Durusu Gölü gibi toplamda dokuz gölü vardır. Ayrıca Baraj Gölleri (Ömerli Baraj Gölü, Elmalı Baraj Gölü, Alibey Baraj Gölü bunlardandır) vardır. Haliç, Boğaz, Marmara ve Karadeniz; İstanbul’un abdest aldığı sulardır.

            İstanbul aslında binyıllardır hep Türklere hazırlanmıştı, çünkü İstanbul genlerinde Türk’tü. İstanbul suydu; toprak Türk’tü ve hava da İslam’dı; üçü 1453’te birleşti ve hasret bitti. İstanbul insan yüzüydü ve burnu da Sarayburnu idi. Saray-burnu… İstanbul Boğazında, Karadeniz’e ve Marmara’ya suyun ters yönde akması, İstanbul’a apayrı bir özellik katar ki bu insan-Türk İstanbul’un kıyamda el bağlamasıdır.

            Bülbül gelir ve bülbül güle öterdi. Gül ile bülbülün ilişkisi şairlerin ve tasavvufun ilham kaynağı olmuştur. Ayrıca güvercinler cami avlularının uhrevi süsleriydi. Melekler gibi ezanlara ve camilerin gök kubbelerine kanat çırpan…       

            İstanbul’da kuşların farklı bir değeri vardır ve onlar geleceğin, göklerin temsilcileri, ev sahipleri olarak barınmaları için kuş evleri yapılmıştır.

          İskarpinli, ütülü pantolonlu, fötr şapkalı, bastonlu İstanbul efendisi; tıraştan sonra, lavanta kolonyasını losyon olarak kullanırdı ve özel kokuları da buydu. İstanbul efendisi sözlükte; ‘kibar, hatırnaz, terbiyeli, müsamahakâr, iyi eğitimli, alçakgönüllü, onurlu, iyiliksever, olgun, çelebi ve haluk; yani iyi huylu, geçim ehli bir kişi’ olarak tanımlar.

          Helvası, akide şekeri, ezmeleri, drajeleri, lokumu, cevizli ev baklavası, aşure, İstanbullunun tatlılarıydı. Eylül ayı başlarında “demir hindi şerbeti” satılırdı.

          Kuru fasulye, döner, cacık, pilaki, sucuk sevilen yemeklerdendi.

          Ramazanlarda camilerde Kuranı Kerim tilaveti yapılır, Hırka-i Şerif Camii başta olmak üzere türbeler ziyaret edilirdi ve yazları teravih namazı sonrası çok renkli yaşanırdı.

Abdülaziz sakız koçunu severdi ve sarayda kurbandan önce bir sürü besletirdi koçu.  

          İstanbullu kurbanlarda sakız koçunu tercih eder ancak koç alamayanlar kıvırcık cinsini alırlardı. İstanbul’da özel bir tercih olarak büyükbaş hayvanlar kurban edilmezdi, et olarak da tercih edilmezdi.

           Muharrem, İslam takviminin birinci ayıdır. 10 (Arapçada aşar, on ’dur; kelime kökü buradan gelmektedir.) Muharremde aşure pişirilerek komşulara ikram edilirdi. Muharremiyeler yazılır, tebrikler atılırdı. İstanbul’da alevi çokça yoktu, Bektaşiler vardı. II. Abdülhamit’in emriyle, 10 Muharremde sabah öğlene kadar, Saray imamı duasını eder, Talimhane Meydanı’nda halka aşure ikram edilirdi.         

            Hızır (ya da Hıdır) ve İlyas’ın 6 Mayıs’ta buluştuğuna inanılan Hıdrellez, dileklerin yerine geleceği ve işaretle bildirileceği baharın tam olarak geldiğini işaret eden bir gündü. Her türlü dünyalık dilekte bulunulurdu. Örneğin, hastalıklara şifa, kızlara kısmet gibi… Mesire yerlerine gidilir, ateş yakılır, mangallarda külbastı yapılır, evlerde de pazılı süt kuzu yahnisi pişirilerek ziyafetler çekilirdi. Merdiven köyü yamaçlarında, Beykoz Çayırı’nda, Papazın Çayırı’nda, Kadıköy-Yel Değirmeni’nde, Veli Efendi’de, Sütlüce sırtlarında, Çırpıcı’da, Hıdrellez şenlikleri yapılırdı. Kâğıthane en ünlü mesire yeriydi.

           İstanbul’da balığı bilen ve seven daha fazla gayrimüslimlerdi. Sevilen balık ise lüfer ve lüfer familyasından olan ve boyuna göre ad alan çinakop, sarıkanat, kofanaydı. Çingene palamudu, torik, zindandelen, altıparmak da palamut familyasındandı ve yine boyuna göre adlandırılıyorlardı ve yenen balıklar arasındaydılar. Hamsiyi ise daha çok ekonomik zayıf aileler tercih ediyorlardı. Balıklar da kuşlar gibi kuzeyden güneye göç ediyorlardı. Lüfer ve saka, eylülden kasım ayı sonuna kadar İstanbul Boğazı’nda kalırlardı. Bu diğer kuş ve balık çeşitlerine göre daha uzun bir süreydi. Ayrıca uskumru, lakerda ve kolyoz da tanınan ve bazılarının tercih ettiği balıklardandı. Beykoz-Umur Bey, Kuruçeşme, Kızkulesi kıyıları, Çengelköy, Bebek kıyılarında oltayla daha çok lüfer avlanırdı. Balık tahin helvasıyla yenirdi. İstanbul aslında bir balıkçı kasabası gibi balığa sevgi duyan denizin ve suyun toprağa ve insanına rahmet olduğu bir şehirdi.

           Aslında İstanbul kültürünün ana temalarından biri de mahalledir. İstanbul mahalleleri, cumbalı ahşap evlerle donanmıştı. Dar sokakları vardı ve Arnavut kaldırımı döşeli idiler. Çoğu evde küçük tahta kafeste saka kuşu beslenir ve açık havalarda kafesler cumbalara asılırdı. Sokaklar kuş sesleriyle bir cennet mahalle algısını ve huzurunu verirdi. Saka ve florya gibi çeşitli ötücü kuşları evlerinde kafeste besleyenlere 19.yüzyıl sonlarına doğru kuşçu verildi. Oysa daha eskiden atmaca, doğan gibi yırtıcı kuşları evcilleştirerek besleyenler de vardı. Sonbaharda bostan ve mezarlıklarda çocuklar kuş tutarlardı. İşte bu çocuklar büyüdüklerinde aynı alışkanlığı ve tutkuyu evlerinde kuş besleyerek telefi ederlerdi. Kuşçu kahvelerinde toplanılır ve kuşlar karşılıklı öttürülürdü. Kuşçular en çok saka ve florya kuşlarını; az da iskete ve ispinoz kuşlarını beslerlerdi. Bu kuşlar tohum yiyerek beslenirlerdi ve yuvalarını normalde ağaçlarda kurarlar. Saka kuşu, su kabının ipini ayaklarıyla çeker ve kabı tünek hizasına getirerek suyu içer. Bu yaratılış özelliğinden dolayı su satıcılığı olan sakalıktan adını almalarına neden olmuştur.  Eski kuşçular florya değil de daha çok flürye derlerdi. Rumca yeşil anlamına gelen “floros” sözcüğünden kaynaklı bir addır florya. İstanbul’da yakalanan kuşlar daha çok Balkanlar üzerinde ve Ukrayna’dan gelmekteydi. Ökseyle kuş tutuluyordu. Ökseotunun tohumlarının kaynatılmasıyla yapışkan ökse elde ediliyordu. Kuru kızılcık çubuklarına sürülerek kuş tutuluyordu. Ancak daha öncesinde çığırtkan denen hemcinsi kuşlarla tutulacak kuşlar ökseli kızılcık çubuklarına inerek ökseye yapışırlar, kuşçularda ökseyi tükürükle ya da suyla yumuşatarak kuşları yakalamış olurlardı.          Kuş tutulan yerler, Yenibahçe, Bayrampaşa (Likos deresinin Edirnekapı-Topkapı arasından dere yatağı boyunca Aksaray’a doğru bu bölgenin büyükçe kısmı bahçe ve bostandı. Buralarda çoğu bostancılık yapan Arnavutların evleri vardı. 1955 yılında Vatan Caddesinin açılması sırasında bostanlar ve Yenibahçe yok oldu. Bu bostanların yerinde bu gün, Vatan Caddesi, Emniyet Müdürlüğü gibi binalar vardır.

           Kasım ayı başında göçmen saka kuşları İstanbul’dan geçerlerdi. İstanbullu bu ayda onların gelmesini bekler ve saka avlardı. İstanbullunun ikinci kuşu Florya’dır. İstanbul’daki Florya semti adını bu kuştan almıştır ki Florya semti bu kuşun çokça yaşadığı bölgeydi. Florya daha çok Avrupa yakasının, saka ise Asya yakasının sevilen kuşlarıdır. Bunların ardından bülbül gelir ve bülbül güle öterdi. Gül ile bülbülün ilişkisi şairlerin ve tasavvufun ilham kaynağı olmuştur. Güvercinler cami avlularının melekleri gibi, ezanlara ve camilerin gök kubbelerinde kanat çırparlardı… İstanbul’da kuşların farklı bir değeri vardır ve onlar geleceğin, göklerin temsilcileri, ev sahipleri olarak barınmaları için kuş evleri yapılmıştır. Kuş evi, serçe saray, güvercinlik, güvercin sarayı, kuş sarayı, kuş köşkü gibi adlarla anılmışlardır. Yine kuşlar için, mezar taşlarında ve şadırvanlarda suluklar yapılmıştır.

           İstanbul genlerinde Türk’tür. İstanbul suydu; toprak Türk’tü ve hava da İslam’dı; üçü 1453 yılında birleşti, hasret bitti. İstanbul Türkün yüzüydü ve burnu da Sarayburnu idi. Saray-burnu… İstanbul kültürü ve sosyal yapısı, aslında Osmanlı coğrafyasının kaynağı ve minyatürüydü. İnsan, insanlık tarihinde, kültür ve dinle kendini tanımlayabilir. İstanbul batı ve doğunun ayrıldığı yerdir. İstanbul dünyanın ortası, merkez noktasıdır; Sultanahmet’te bulunan Milyon taşı da tarihi derinliklerinden bunu söyler. İstanbul ne Roma’dan ne Kahire’den ne Kudüs’ten ne Mekke’den-Medine’den ne de Buhara’dan-Türkistan’dan, İstanbul ne Türk’ten ne de Müslüman’dan ayrıştırılamaz. İstanbullu olmak, İstanbul’da olmak ayrıcalığında yaşamaktır… İstanbullu için yaşamak, İstanbul’u yaşamaktır.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir