ISLAK EKMEKLER

 – SADİYE ESMA KARABULUT

*

Arî ve Ana Hanım, caddenin arka kısmında yer alan manavda soluklanıyordu. Bir iskemleye oturmuş,kucağına da Arî’yi almıştı. Poşete limon dolduran adam, Ana Hanım’a “Üç buçuk yaptı.” dedi. Ana Hanım, poşeti aldı, önceden hazırladığı parayı son kez terlemiş avuçlarından kaydırıp manava uzattı. Arî, Ana Hanım’ın elinden sıkıca tuttu. Kapıyı açıp yürümeye başladılar. Yürürken evde kendisini bekleyen eşini düşündü Ana Hanım. Sobanın kenarında kitap okuyan. Soba, evden çıkmadan önce attığı odunlarla hâlâ yanıyor olmalıydı. Üzerine koyduğu suyla çorba yapacaktı.

Kar tanesinin göz kapağına değmesiyle kafasını kaldırıp önüne baktı. Fırın bacasından çıkan dumanı görünce eve yaklaştığını fark etti. Bir tane de somun alsam ne güzel olur, diye düşüncelerini yokladı. Eşi, çorbanın içine doğranmış ekmeği pek severdi.

Fırının önüne geldiklerinde kasada bekleyen genç, camı açıp Arî’ye gülümsedi. Arî, tombik ellerini kadife pantolonunun cebine daldırırken Ana Hanım limon poşetine bakarak:

-Sonra alırız ekmeği evlâdım. Gitmemiz gereken bir yer daha var, dedi.

Camın kapanmasıyla Arî’nin kalbi gıdıklandı. Ana Hanım’a sokulurken fırının sıcaklığı boynuna öyle dolandı ki adımlarını daha kuvvetli attı. Fırının önünden başlayıp evlerine kadar içinden saydığı saniyeler daha da karmaşıklaştı çünkü.

Ana Hanım, sıcacık ellerini Arî’nin kulaklarına değdirip karşı yolu gösterdi. Heyecanla yürümeye devam ettiler.

Kızının ölümünün üzerinden on iki ay geçmişti Ana Hanım’ın. Bu süre boyunca banyoya giriyor, mermerin üzerine bağdaş kurup saatlerce suyun altında saçlarını sabunlamadan oturuyordu. Eşi fark ettiğinde onu havluya sarıp sobanın yanına götürüyordu. Ana Hanım, sobanın yanında biraz kestiriyor, uyandığında hayatına yeniden devam ediyordu. Sobaya odun atıp yemek yapıyordu. Sonra sobanın kenarında, duvara yaslanmış hasır yastığın yanına kıvrılıyor, kulağından hiç eksilmeyen kızının sesiyle donuklaşıyordu.

-Anne! Keşke bir erkek kardeşim olsa…

Ana Hanım’ın yaşı ilerlediği için çocuğunun olamayacağını kaç kez anlattıysa dakızı anlamazdı. Bu isteği Ana Hanım da tıpkı kızının birden büyüyüp hayatı anlamasıyla unuttu. Kayboldu kızı birdenbire… Ama hep bu isteği kulağına yerleşmişti. Kızının ölümünden sonra acısını hafifletmek için Arî’yi sahiplendi. Şimdi Arî’yle birlikte ilk kez cesaret edemediği kızının mezarına geliyordu.

-Ana Hanım burası mezarlık mı?

Ana Hanım alışmıştı yaşlı gözlerini rüzgârla kurutmaya. Gözlerindeki bulutları sol elinin dışıyla sildikten sonra ayakkabılarını çıkartıp Arî’ye döndü:

-Evet oğlum.

Arî şaşkın bir ifadeyle Mustafa Bey’in öğrettiği Arapça birkaç harfi tanıyıp yanlarında duran mezar taşını okumaya çabaladı. “Be..Ra…”

-Ana Hanım şu harfin ismi neydi?

Ayakkabılarını oturdukları çam ağacının altına yerleştirdi özenle. Eğilip kar aldı, ayaklarını karların içine gömdü. Arî’nin sorusuna karşılık mezar taşına baktı.

-Sin’dir.

Mezarlığın yanında bir süre oturdular. Arî mezar taşlarını okumaktan sıkılmıştı. Ana Hanım ise sadece kulağını çam ağaçlarının salınımına vermişti. Bu ses çok şey hatırlatıyordu, çok şey düşündürüyordu. Ağacın dalları karın ağırlığına dayanamayıp üzerinde biriken karları boca edince Ana Hanım’a her şeyi unutturuyordu. Geriye yalnızca damar tabakanın üst kısmında hapsolmuş gözyaşının titreyişi kalıyordu.

Ana Hanım Arî’nin üşüdüğünü fark etti:

-Sen farklı ol tamam mı Arî!

-Nasıl?

-İnsanlara, hayata duyarlı ol. Kulaklarını hiç kapatma. Çünkü doğan her insanın ölümü eceliyle olmalı. İnsan, insanı öldürmemeli. Bozkırlar diye nitelendirirdi ablan kadınları. Kurumuş otların sesini dinle. Bozkırlar dayanıklıdır ama sen yine de birilerinin onları incitmesine izin verme. Çünkü ablan şiddetin kurbanı. Yirmi yaşında bir karanfil. Sen insanı yaşatma konusunda hassas ol. Söz mü?

-Söz.

Dakikalardır merak ettiği soruyu dayanamayıp sordu Arî:

-Neden ayaklarını karın içerisine gömdün, Ana Hanım?

-Kalbim yanar evlâdım.

-Üşümez mi kalbin?

-Üşürse canım yanmaz.

Arî’nin aklına yetimhanedeki günler geldi. Yemekten sonra odalarına gizlice ekmek çıkartırlar, pencerenin kenarına otururlardı. Sokak lambasının aydınlığında yağan kara bakarlar, karşı apartmanda oturan ve kar ile çeşitli oyunlar oynayan çocukları seyrederlerdi. Anneleri onları kovalarken kartopu yapıp annelerinin sırtına, alnına nereye denk gelirse oraya fırlatırlardı. Anneleri bu kez daha da sinirlenir, eşarbını koltuğunun altına alıp koşmaya başlardı. Çocuklar hemen ışığın olmadığı yere saklanır, köpek sesleri çıkartarak annelerini korkuturlardı. O vakit annelerinin korkudan ayakları kayar, yere düşerdi. Çocuklar kahkaha seslerini bırakıp annelerine yardım ederken anneleri tümüyle karı alır, çocukların ensesinden koyunlarına doldururdu. Onlarkarın üstünde yuvarlanırken yetimhanedeki çocuklar pencerenin yanından ayrılır, ranzalarına çıkıp ekmeği lokma lokma midelerine indirirlerdi. Kimisi çok hızlı yerdi kimisi yavaş yavaş. Annesiz kalışları, göz çukurlarında tuzlu su olarak birikir, yanaklarında tutunamayıp ekmeğe damlar, ekmekleri ıslatırdı ama onlar yine de iştahla yemeye devam ederlerdi.

Arî, Ana Hanım’a “Anne” diyememişti, “Ana” da, Hanım sözcüğü Ana kelimesinin yanında daha önce kullanmadığı kelimeye naifçe yardım ediyordu. Ana Hanım’ın kendisini yetimhaneden evlatlık aldığı gün, içinde hüzün kalmıştı. Özleyecekti pencere kenarını, ıslak ekmekler yediği arkadaşlarını…

Ana Hanım, çok yorgun görünüyordu ama Arî ona muziplik yapmayı düşündü. Oturduğu mezar taşından aşağı indi. Cebine biraz kar doldurdu. Onlara şekil vererek kartopunu hiç çekinmeden Ana Hanım’ın omzunda patlattı.

Arî kaçmamıştı, yalnızca Ana Hanım’ın yüz ifadesini merak ediyordu. Ana Hanım’ın yüzünü sinir kaplamıştı, ancak birden yumuşayıverdi. Omzuna dolan kar tanelerini ayıklayıp Arî’ye doğru yürüdü. Yerden kar aldı ve Arî’nin iri burnuna sürerek çocukça kaçtı. Arî’nin burnunda oluşan kaşıntı, gülmesiyle daha da artıyordu. Çamın arkasında gizlenen Ana Hanım’ın yanına koştu. Hiç kaçmadı Ana Hanım. Arî, Ana Hanım’ın omzuna atlayarak cebindeki tüm kar yığınını ensesinden kazağının içine doldurdu. İnce bir çığlık attı Ana Hanım. Bu seste kahkaha da gizliydi.

Karın altında yuvarlanıp uzandılar. Sokak lambaları yandı. Eve gitme vakti gelmişti. Arî, Ana Hanım’ın ayakkabılarını çam ağacının altından getirip özenle giydirdi. Saçlarına yapışmış kar tanelerini temizledi. Elini tutup kaldırmaya çalıştı. Ana Hanım ne zamandır böyle hissetmemişti kendini. Çocuk kadar gamsız, kayıtsız ve huzurluydu.

Eve dönerlerken Ana Hanım, Arî’nin iyi bir insan olacağına inanmıştı. Belki bundandı kızının istediği, şu dünyada farklı insanlar olmalıydı. Karanfilleri dalında koklayacak. Arî böyle insanlardan olacaktı, karlara gömülmüş bu vücutları unutmayarak. Erkek değil sadece iki kulağı olan bir insan olacaktı.

Arî, Ana Hanım’ın elini sürükleyerek fırına ayrılan yolun karşısına koştu. Cebinden Ana Hanım’ın önceden verdiği parayı heyecanla çıkardı. İki ekmek istedi.Kasadaki genç yeniden sıcacık baktı heyecan dolu gözleri olan küçük Arî’ye. Limon poşetini Ana Hanım aldı, ekmek poşetini Arî.

Yol boyu onun, “Kulaklarını bozkırların sesine hiç kapatma.” cümlesi hayallerle dolu beyin kıvrımlarına somut bir şekilde yerleşti. Böylece dışarıdan gelen seslere abartılı bir şekilde tepki verdi. Elindeki poşetten bir parça ekmek kopardı. “Bugün ıslak ekmeğe ihtiyacım yok.” diyerek neşeli ıslıklar çaldı. Melodiden melodiye geçti, Ana Hanım’ın elindeki mor damarları iyice içine itti.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Facebook
Twitter
YouTube
Instagram