İMTİYAZLI ZAMANLARIN TİTREŞİMİ

 – YAŞAR BAYAR

*

Oysa zaman sessiz ve uysaldır, huzur ister, güneşin altında döşeğine uzanıp yatmak ister…”

(E. Scheurmann, Göğü Delen Adam)

 —

I/ Sonsuz Bahçenin Eşiğinde

 *

Yağmur yağıyor. Kuşlar kaçıştılar. Damlalar camdan süzülüyor. Karşımdaki dağ öyle heybetli, öyle güzel ki; bulutların setrettiği başıyla, ruhumun berzahlarında kaybolan etekleri arasında efsâneler, türküler, destanlar yürüyor sanki. Hoca Ârif Bey’in “sultânîyegâh saz semâîsi” radyoda… Sabah. İlk sabahı sanki yeryüzünün. Her şey yeniden kurulacak. Daha iyi, daha güzel, daha sağlam. Bu yağmur damlaları sellere dönüşecek; kötü, çirkin ne varsa yok edecek, aklayacak, aydınlatacak, karanlığı silip süpürecek.

Henüz ilk. Henüz ilk kez ölgün sarısıyla, can çekişen bütün bir tabiat, geçen bir gün, depreşen hüzün ve dâvetsiz gelen bir keder ordusunu kristal bir aynada yan yana görüyordum. Sonra kayboldular… Hoca Ârif Bey’in, bir yağmurlu güz sabahı bestelediğine inanıyorum bu semâîyi.

Yerlerin ve göklerin yaratıldığı altı günün sonunda “zübde-i kâinat” olarak yaratılan insan ile din ve medine arasındaki ortaklık, beden tasavvurunu hatırlamamı sağlıyor. Semâî’nin ney taksimi; Vahdet ve uyuma yönelik, otarşik ve hiyerarşik bir tarzda yaratılan, işleyen bir beden ve zikir hâline karışıp, o nesnelerin iç sesini yansıtmak gibi bir imtiyazı elde edebilmenin gerisinden sesler getiriyor sanki.

II/ Zamanı Gergefinde İşleyen Bir Şehir Fotoğrafı

 

Uzlet irtifâı, sultânîyegâh ve yağmur… Üçü de beraber iniyor gökyüzünden. Üçünü de sindire sindire yudumluyorum. Ne âlem? Sesler, gürültüler, renkler ve ışıklar içindeyim. Bir sis perdesinin gerisinde, bir türlü akıl sır erdiremedim hayat gerçekliğinin içerisinde, hangisi düş, hangisi gerçek, hangisi imge bilmiyorum.

Tarihin, coğrafyanın ve ilâhî yazgının tâyin ettiği misyonla, Ahır Dağı’nın güney eteklerinde şehirle aynı adı taşıyan ovanın kuzey kesiminde meyilli bir alana “hüsn ü ânıyla” yerleşmiş ve “varlık sahnesi” ne çıkmış olan Kahramanmaraş’ı ilk ziyaretim, iki eski, ezelden âşina dostun karşılaşması gibiydi. Ruhumun en mahfuz köşesinden yüzeye vuran “Mantıku’t-Tayr” ın dimağımda kalan tadı yeniden dolaşıyordu. Sanki “Hüdhüd” içimde geziniyor, ne kadar uyuşmuş duygularım varsa kanatlarının dokunuşuyla diriliyordu. Hayata uyanıyordum. Zaman yeknesak değildi artık; Kahramanmaraş tarihim başlıyordu.

Güneş, sabahın ıslak niyâzlarını ufkî bir fon gibi şehrin siluetine dağıtıyorken mehîb ve dimdik geçmişine hem bilincimi hem de sırtımı dayayıp, redifli bir vuslatla samimiyetimi sunup, sedef kalkmalı küçük bir tahta kutuya kurutulmuş denizyıldızlarını bırakmıştım. İçinde bulunmuş olduğum durum; her saniye itibariyle geçmişte kalan ve geleceğe farklı yollarla bağlanan, gül kokulu bir “ân”dı o ân …

Kültürel kodlarımızı himaye eden Kahramanmaraş sadece bir şehir değildi benim için; bir ruhun mücessem haliydi. “Fusûsu’l-Hikem”de İbnü’l-Arabî’nin “cansızlar” yerine “donuklar” terimini kullanması, her şeyi canlı olarak görmesi dikkat çekiciydi. Ben de Kahramanmaraş’ı donuk ve donmuş bir mazi ile onun şiirsel ve pastoral üsluplu anlam prizmalarını, yeni rüyâlara teşne mekânlarını görüp anlamaya çalışıyordum. Benim için bu şehri solumak, Zarifoğlu’nun “Yasin okunan, tütsü tüten çarşılar(ın)dan” geçerek mânâ ile maddenin girift güzelliğine şahit olmak, kalben tanınan makama ulaşmak, hayata mola verip, ruhen ve bedenen huzura durmak, zamanda yolculuk yapmaktı. Bu yolculukta şehrin; aşk, melâl, şiir, füsûn saçan yıllarını koklayıp, tanıklık ediyordum.

Uhrevî sükûnetin ruh iklimini zenginleştiren mânevî çabalarını nesiller boyu sürdüren nice evliyanın kâmilleri bu şehirde olagelmiş ve irşad seccadesine oturmuştu. Lewis Mumford’un ifâdesiyle “ölülerin dirilerden önce yerleştiği” şehirdir Kahramanmaraş. Malik bin Eşter, Ukkaşe Hazretleri, Ashabı Kehf, Sütçü İmam, Şeyh Ali Sezai Efendi, Rıdvan Hoca’ların ılık bir rüyâ denizine taşıyan ikliminde, yani aşkın içinde bakıyordum bu şehire; zamana, eşyaya ve tarihe…

III/ Beş Vakitli Şehrin Epik Sırları

 

Özü Asya’dan, can suyu Anadolu’dan; Malazgirt’in otağında durulup, bu aziz coğrafyada tohumu toprağa atılmış kutlu mu kutlu bir yurttur Kahramanmaraş. Kıble yeşili de Türk mavisi de o kez burada bulmuş en güzel tonunu. Tarihi, “bizim medeniyetimizin” hülasası ve nihâî terkibiyle sımsıkı ilişkilidir. Bu ilişki, asırların içinden kopup, helezonik bir vakumlamayla şehrin kutlu siluetinin altında toplanmıştır. Bilge Mimar Turgut Cansever’in işaret ettiği gibi; rızânın, hakîkatin, zühdün ve takvânın yüceliği ve sadeliğin vakar duygusu, şehrin en mahfuz hafızasında saklıdır. Tozlu zaman perdesini araladığımızda, karşımızda bulacağımız “tevhit” yani “bütünlük” tür.

Perdelerini aralayıp dünyasına girmeye çalıştığım Dulkadiroğulları Beyliği döneminden kalma tarihî çarşıda mânânın yüceldiği bir yerde tuğlanın kırmızısı, kubbelerin parıltısı ve yeşilin ferah veren yüzü, birbirlerine öyle bir gülümser ki, artık başka yerlerde sanatın inceliklerini aramak divânelik olur. Külekçiler, keçeciler, bakırcılar, demirciler ve ahşap oymacıları ile burası yaşayan bir çarşıdır. Ustaların maharetli elleri, tabiattaki ilâhî sanatla, insan aklına verilen estetik anlayış birbiriyle bütünleşmiştir.

Ulu Cami, Kâtip Han, Dulkadiroğulları’ndan Alaüddevle Bey’in kızı için yaptırdığı piramit yapıdaki Taş Medrese, Kâtip Çelebi’nin seyahatnamesinde bahsettiği Çukur Hamam ve Kahramanmaraş Kalesi, estetik endişeyle âdeta ruh giydirilmiş gibi duran taşlar, mermerler, ahşaplar, hatta çiniler ve yazılar, velût bir aşk havuzunda yoğrulmuş değerleriyle ikinci bir zamana bağdaş kurmuştur.

Taş ve ahşap evlerin sıralandığı kaldırımsız dar sokaklar, yüksek duvarlarla çevrili, bahçe içinde güngörmüş evlerde zaman, Ahmet Haşim’in “Müslüman Saati” ne göre geçerdi. Hayat, “yatsı namazını müteakiben”, “ikindiden sonra”, “akşam ezanı okununca” diye planlanırdı. Güneş doğunca gün başlar, güneş batınca biterdi. Evlerin kapı girişlerinde: “Yâ Hafîz” bir başka yerinde “Yâ Mâlike’l-Mülk” yazısı görünürdü.

Bu evleri Ömer Seyfettin “Gizli Mabed” isimli hikâyesinde dile getirir: Bir Fransız gazetecisi, bir gecelik misafir edildiği Türk Evi’nde gece yarısı girdiği sandık odasında bile, bir ruhaniyeti keşfeder de çıldıracak noktaya gelir. Üzerleri işlemeli tülbentlerle muhafazaya alınmış sandıklarda eski aziz ailesi mensuplarının kemikleri var sanır. Duvarlardaki her biri mis kokulu çamaşır iplerini birer gizli ayin eşyası gibi seyreder… Evin artık hayatta olamayan “Bey” inin hobisi olarak saklanan hat eserlerini efsûn gibi kabullenir. Gizlice girdiği sandık odasındaki o lavanta, limon çiçeği ve buhur kokusunu dinî bir maksada bağlar.

Kahramanmaraş’ın “vâcibü’l-ihtirâm” bir yanı vardır ki onu anlamak ve sevmek sıradan insanların harcı değildir. Şehir, tefekkür âlemini ve uhrevî yanlarını sakladığı mamur bir çeyiz sandığıdır. Bu sandığı alelâde gözlere göstermek istemez, kıskanır…

IV/ Büyük Sükûtların Fırtınalı Beyân Gücü

 

Şehirlerin tarihî ve kültürel değerleri, bağrında barındırdığı, damarlarından emzirdiği insan ve insanî değerlerle atbaşı seyreder. Her şehrin bir ruhu vardır. Ve bunu en çok, dış yapılar, sokaklar ve parklardan çok, “insan” oluşturmaktadır. Bir sîne, bir melce olan şehir ile onu kuran ve zamanla kendine göre şekillendiren insanların genel karakteri, inanç ve ahlâk değerleri, hatta bireylerin kişilikleri, yapıların ve giderek şehrin teşekkül vetiresine ve oluş derinliklerine tesir eder.

Ülkemizde kültür, san’at ve edebiyat üzerinde en çok konuşulan ve yazılan şehirlerden biridir Kahramanmaraş. Şehrin mukîmlerinin oluşturduğu “manevî bütün”, şehre bir kimlik, bir ruh bir çehre kazandırmış ve böylece mütekabiliyet ilişkisi söz konusu olmuştur. Bu coğrafya, tarihi tarih yapan birinci sınıf hâdiselerle soluk alıp vermiş; düşünce, hikmet, kültür, san’at ve medeniyet kendiliğinden teşekkül etmiş; özel ve mahrem kaderinin gergefine ilmiklenip durmuştur. Faulkner’ın dediği gibi, “geçmiş asla geçmemiştir”.

Her soylu şehirlerin şairleri, yazarları, âşıkları vardır; bunlar şehirlerine sessizce vefa borçlarını ödemişlerdir. Birçoğumuz varlığı onların aydınlık iklîminde tanıyıp sevebildik. “Diriliş, Mavera, İkindiyazıları, Dolunay” gibi dergiler, Rahmetli Erol Güngör’ün “Ocaklar Sönmemeli” başlıklı yazısını geçiriyor aklımdan. Bu dergilerle geçen zamanımız, boşlukta dayanaksız duran, yanan kandiller gibiydi ve teşrin çehrelerinde bir milletin terkibini ve dilimizin güzelliğini görmüş, ruhumuzda depremler oluşturmuşlardı. Bu depremler, bir “ba’sü ba’de’l-mevt” imişcesine, varlığımızın iniş çıkışlarına bir değişik dünyanın pencerelerini açmış; derken bambaşka bir dilin: o varlığımızın merkezini ihtizaza getiren tüy kadar hafif, ama yedi kat gökler kadar sağlam ve dirençli, kalıcı bir dilin cilveleri ile yüz yüze getirmişlerdir bizi.

Varlık ve varoluşa, farklı bir atf-ı nazarda bulunan; hayret, coşku ve derin sezginin zirvelerinde inanç gerçeklerini yakalayan: Sezai Karakoç, Mükrimin Halil Yınanç, Necip Fazıl, Kuddûsî, Nuri Pakdil, Akif İnan, Rasim Özdenören, Alaeddin Özdenören, Erdem Bayazıt ve Cahit Zarifoğlu, Abdurrahim Karakoç, Bahaeddin Karakoç, Şevket Bulut, Şevket Yücel, Gülten Akın, Tahsin Yücel, Şeyhoğlu Satılmış ve daha ismini sayamayacağım nice ince ve zarif ruhlu ehl-i gönül, ehl-i rehberler. Şahidi oldukları ıstırapların ruhlarında uyandırdıkları duyarlılıkları, şiirlerinde, yazılarında, tezenelerinde, selis bir ifadelerle terennüm etmişler; ruhlarının ezelî ve mâveraî âleminden süzülen taze duygularını bezeyerek; bize ve bizden sonraki nesillere anlatma ve aşılama imkânlarını sağlamışlardır.

Eşyanın perde arkası yansımasına onların rehberliğinde adım adım yaklaşarak, sırların büyülü dünyâsıyla tanışabildik. Onların esrara açık satır ve sahifeleri arasında kâinat kitabının lâtif manzaralarına, bu manzaraların perde arkası öbür yanlarına ve öbür tarafın erişilmez hazlarına uyandık. Tanıyıp-bildiğimizi sandığımız bu sınırlı âlemde, kendimizi sınırsız âlemler içinde bulduk.

V/ Giden Gün Ömürdendir

 

Dışarda yağmur yağıyor hâlâ… Kuşlar dönüp geldiler yine. Bu balkonu seviyorlar. Sadece sarı yapraklar uçuşuyor. Karşımdaki dağ ile gökyüzü orada, bir göz atımının en ötesinde maviden kırmızıya, lâcivertten turuncuların en moruna kadar, kat kat bulutların süslediği bir hâyal perdesi üzerinde dudak dudağa sırlı bir hasbihâl içindeler…

Yağmurlar emre âmade… Âdeme giden, encama koşan “necm” misali; bin yıllık açlığını gidermek telaşındaki binbir başlı ejderhanın dibinde nöbet tuttuğu kör kuyular gibi yutuyor her şeyi. Terazilerin eksiksiz tartacağı güne kadar hayat hangi sürprizleri açacak önümüze daha kim bilir?

Bulutların arasından süzülen güneş ışığın izi midir; yağmurun oluşturduğu karanlıklar üstümüze örttüğümüz güneşin tâ kendisi midir bilemiyorum. Hoca Ârif Bey’in “sultânîyegâh saz semâîsi” bitmiş bile. “Thrash metal” başlamış.  Metallica’nın “Nothing Else Matters” parçası. Sert vurgular, yüksek distortion, yoğun bass ve davul sesi vs. iç âlemin dantel gibi tını örgüsünü bozuyor. Kişinin içinde yaşadığı bir anlamı parçalıyor bu sesler.

Anıların uçucu ve “vehm-i gümân” imgesinde yer tutan mekâna, belki de geri dönüşümde yardımcı olsun diye bıraktığım “iz taşlarını” geriye doğru takip etmekteyim. Bu iz taşlarının en değerlilerinden olan; üstelik hükemâsı, üdebâsı, şuarâsı ve esnâfıyla kendine yetmeyi bilmiş Kahramanmaraş’ın, rengin doruklarını, kokusunu, sır bengisularını bir kez daha duysam yeniden, bana gülümsese, ışısam aydınlığında…  Başka ne isterim.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Facebook
Twitter
YouTube
Instagram