İKİSEKSEN KERİMAN

 – ŞAHİZER SENEM TELLİ

*

“Biraz daha çalışayım, herkes lavabolardan çekilene kadar.” diye düşündü.Anlamakta zorlandığı tarih kitabına yumuldu. Uzun bir süre çalıştı. Ne kadar süre geçtiğini anlayabilmek için çevresine bakındı.

“Hımmm!Ütü yapanlar bitirmiş işini. Demek ki herkes yatağına girdi.” diye söylendi. Kitabını kapattı, sarındığı şalını eline aldı ve yatakhanenin kapısına doğru yürüdü. Ayağı uyuştuğu için topallıyor, hacıyatmaz gibi iki yana sallanıyordu.

Şükriye, kısa boylu ve tombuldu. Beyaz teninin belirginleştirdiği kocaman yeşil gözleri,siyah ve uzun kirpikleri vardı. Minicik burnu, tombul yanaklarının arasında sıkışıp kalmıştı. Yanakları, dudaklarıyla yarışırcasına her dem kırmızıydı. Şakacılığı onu sevilen birisi yapıyordu. Ha, bir de kendi kendine konuşurdu.

Ona “İnek” demesinler diye ütü odasında saklı gizli ders çalışırdı saatlerce… O akşam, etütte çalışmak yetmedi,  sonrasında ertesi günkü tarih sınavına çalışıyordu.

Yatakhanenin kapısından usulca başını uzattı. Bir sağa bir sola baktı. Kimseyi rahatsız etmek mi istemiyordu yoksa “ İnek” takma adını mı duymak istemiyordu bilinmez. Sessizce içeriye adımını attı.

“Eyvah! Bugün nöbetçi öğretmen Keriman Hanım mıydı?” diye sordu kendine. Yanıtı karşısındaydı. Yatakhanenin lavabolara açılan kapısında, arkadan vuran ışıkla daha bir heybetliydi kendileri. Tekrar ütü odasına dönmek istedi ama vazgeçti. Sessizce ranzaların arasında kaybolmak ve en arka sıradaki yatağına ulaşmak en iyisiydi.Parmak uçlarına basarak içeriye girdi. Topuğu, terliğinden ayrıldı ve arkasına diğer ayağıyla basarak sendeleyip dengesini yitirdi. Önce öne sonra arkaya doğru sallandı ve dengesini sağlayamadı. Hemen yanında durduğu ranzanın alt katına küt diye düştü. 

Namaza kalkmak için erken yatan Hülya’nın yatağıydı üstüne düştüğü. Kendisi ne kadar tombulsa, yataktaki arkadaşı da o kadar sıskaydı. Tombiş bedeninin ağırlığıyla onu derin uykusundan uyandırmıştı. Ödlek Hülya, ansızın gelen bu sarsıntının etkisiyle çığlık çığlığa bağırınca olanlar oldu.

“İmdaaat! Irzıma geçecekler, kurtarın beni …” diye bağırıyordu.

“Şşşt, bağırma benim Şükriye!” diye fısıldadı önce. Sonra da dehşet içinde ne yaptığını bilemeden onun ağzına bastırıyor, yorganının altına sokuşturmaya çalışıyordu.

Yüz yirmi beş kızın yattığı koğuş tipi yatakhanede bir bağırtıdır, çağırtıdır başladı. “Irz düşmanı girmiş yatakhaneye” diyerek birbirlerini uyandırıyorlardı. Herkes, sesin geldiği yatağa doğru eline geçirdiği ne varsa aldığı gibi koşturmaya başladı.

Elbette nöbetçi öğretmen de. Keriman Hanım için öğrenciler,İkiseksen takma adını koymuşlardı. Çünkü neredeyse iki metre boyunda, seksen santim enindeydi. Gümbür gümbür yürür, tahta zeminde güçlü sesler bırakırdı. Kabarık kıvırcık saçları, heybetli duruşunu destekliyordu. Şakacıydı. Düşündürücü sözleriyle derslerde öğrencilerin dikkatini toplamayı çok iyi bilirdi. Öğrenci yanlısı, sevilen bir kişiydi. Sağlık Bilgisi dersi öğretmeniydi. Güm, güm, güm diye geldi olay yerine.

“Açılın bakalım kızlar!” diye yol istedi ama nerede… Kimse yol vermek istemiyordu çünkü önce Şükriye’yi suçüstü durumundan kurtarmak gerekiyordu.

“Çekilin dedim!” diye bağırarak yineledi isteğini. Kızlar, yavaşça iki yana yelpaze gibi açıldılar.

“Kim bağırdı, kimin ırzına geçiliyordu?” dedi.

Kızlar hep birden gülmeye hatta kahkaha atmaya başladı. Kaşlarını çattı, eliyle kendine yer açtı. Kızlar sağa sola sıralandı.

Hülya yatağında büzülmüş iyice küçülmüştü. Zaten ilkokul çocuğu denecek kadar küçümendi. Bir o kadar da ödlekti. El ayak çekildikten sonra tuvalete bile gidemezdi.

“Ne oldu Hülya?” diye sordu İkiseksen.O kendini toparlayana kadar Emine sözü aldı.

“ Hocam, Hülya kâbus görmüş. Onun için bağırmış” dedi.

 Hazırcevap İkiseksen yapıştırdı yanıtını.

“Rüyasında ırzına geçen sen miydin yoksa?” dedi yarı şakayla.

Ranzanın çevresinde toplanmıştı tüm kızlar. Bu sözün üstüne herkes kahkaha atağına yakalandı, dizlerine vura vura gülüyorlardı. Derken dengelerini yitirip, üst üste yuvarlandılar.

“Bırakın yedi kule olmayı, size top olursam görürsünüz gününüzü. Dağılın çabuk, doğru yataklara” diye çıkışınca çil yavrusu gibi dağıldı hepsi.

Yarım saat sonra sessizlik sağlanmış, çoğu uykuya geçmişti. Şükriye; başını yastığından kaldırdı, sağına soluna baktı. Yavaşça yorganını kaldırdı, ayaklarına terliğini geçirdi. “Pis terlik, senin yüzünden az daha İkiseksen beni avlayacaktı” diye fısır fısır söylendi. Korkudan geceliğini giyememiş, önlüğüyle yatağa girmişti. Üstelik tuvalet gereksinimini gidermesi ve dişlerini fırçalaması gerekiyordu. Çorabını çıkardı.

“Bugün seni yıkamayacağım çorap, zaten bedenim tir tir titriyor. Heyecandan ölecektim neredeyse. O zaman sen de ayağımı korumak şerefini yitirecektin. Neyse ki kıl payı kurtulduk ha? ” diye söylenerek geceliğini giydi, lavabolara doğru sessizce yürüdü.

Lavaboların ışığı sabaha kadar yanar, gece lambası görevini de yapardı. Temizlik çantasını lavabo bölümündeki bir askıya taktı. Ses çıkmasın diye hareketlerini iyice yavaşlatmıştı. Normal yaşamında zaten çok yavaştı.

İşini bitirip elini yüzünü yıkadı, dişlerini de fırçaladı. Havlusuyla yüzünü kuruladı ve çantaya yerleştirdi. Bir de aynada kendini görmek istedi. Aynaya bakmasıyla çığlık atması ardı ardına oldu.

Dev gibi bir şey, kocaman kafası ve açılmış gözleriyle bakışlarını ona dikmiş bakıyordu arkasından.

“ Anneee!” diye bağıran Şükriye’nin sesi, lavabo odasının fayanslarına çarptı. Güçlenerek tüm kata yayıldı.

“Korkma yavrum, tanımadın mı beni?” diye ona sarılıp sakinleştirmek istedi ama karşılık bulamadı.

“Hayır, hayır, uzak dur benden!” diye emir içeren tepkiler verdiğini bile bile sürdürdü davranışını. Aynada İkiseksen’in görüntüsüyle karşılaşınca tepkisini çığlığıyla vermişti.  Söyleyemediği büyük bir sorunu daha vardı.

Kızların büyük bir kısmı, yalınayak başıkabak koşturdular sesin merkezine. Koşarak geliyor, zınk diye duruyorlardı. Nöbetçi öğretmeni gören iki adım öteye çekiyordu kendini.

O, “Yavrucuğum korkma, bak arkadaşların da burada” diye yatıştırıcı sözler söylüyordu ama Şükriye’ye söz geçiremiyordu. En yakın arkadaşı Gülşen, cesaretini toplayarak arkadaşına doğru yürüdü. Ereği, onu sakinleştirip yatağına götürmekti. Onun kendine doğru hareketlenmesiyle Şükriye, tekrar çığlık atmaya başladı.

“Gelme, gelmeee! Olduğun yerde dur, yoksa daha çok bağırırım.” diye tehdit etti arkadaşını. Yüzü iyice kızarmış mosmor olmuştu. Gözlerinin beyazındaki kılcal damarlar belirginleşmişti. Kendini top gibi kıvırdı. Büzülerek iki büklüm çömeldi.

Keriman Hanım, güvenliğinden sorumlu olduğu öğrencisini korkutmuş olmaktan oldukça rahatsızdı. Bu; yüzüne, bakışlarına ve duruşuna yansıyordu. Karmaşıklığın kendi yüzünden olduğunu düşünüp üzülüyordu içten içe.”Keşke ses verip kızcağızı korkutmasaydım.” diye pişmanlık duyuyordu. Olanlar karşısında çaresiz değildi ama genç kızı utandırmak istemiyordu. Onu kucaklayıp yatağına götürmek kendisi için oldukça kolaydı.

Şükriye o garip duruşuyla uzun süre bekledi.Saçı başı dağınık, yarı uykulu kızlar, “Yorulup pes etmeliydi şimdiye kadar.” diye söyleniyorlardı aralarında. Fısıldamalar çoğaldı, uğultuya dönüştü.Orada öylece durup boş konuşan arkadaşlarından umudunu kesti. İş başa düşmüştü. Olayı çözmeye karar verdi. Artık çömelmekten bacaklarını duyumsamıyordu çünkü.

İçerleyerek, “Kızlar, dedikodu yapacağınıza Keriman Hanım’ı odasına götürün. Ayakta durmaktan yoruldu.” diye arkadaşlarını yönlendirdi.

Nöbetçi öğretmen, durumu anladı ve iki avucunu kızlara doğru kaldırarak,” Tamam ben gidiyorum. Siz de arkadaşınızı sakinleştirip yatın.” dedi. Herkes şaşkın birbirine baktı. Normalde her bir öğrencisini yatırıp kapıları emniyete almadan uyumazdı. Kızlar, Şükriye’nin sinir atağını yatıştırmak için diye düşündü.

Ardından kaşlarını çattı. “Gülşen, Esma, Nazmiye burada kalsın diğerleri doğru yatağa!” dedi, kapıyı imledi.

Kızlar ayaklarını sürüye sürüye yatakhaneye doğru yürürlerken ağırdan alıyorlardı.

Öğretmen,“Çabuk, çabuk!” diye uyardı.

Ortalığı bir sessizlik alınca; “Herkes gitti mi?” diye sordu Şükriye. Yanındakiler emin olmak için başlarını kapıdan çıkarıp baktılar teker teker.

Özellikle kapının yatakhane yönüne baktıklar. Onlara parmağını dudaklarına götürüp sus imi yapan Keriman Hanım’la göz göze gelip, başlarını içeri aldılar. Sonra da yerde iki büklüm duran arkadaşlarına bakıp kızarıp bozardılar.

Şükriye’nin “Kimse var mı?” sorusuna hepsi birden başını geriye atıp kaşlarını kaldırarak yanıt verdiler.

“Çok şükür!” diye rahat bir nefes alıp ayağa kalktı. Göbeğinden aşağısını göstererek,

“Şu halime bakın. Herkesin içinde kalkamadım. Çömelmekten bacaklarıma karasular indi.Neredeyse acıdan ölecektim. Aynada kendime bakayım demiştim. Arkamda dev gibi duran İkiseksen’i görünce ödüm koptu.Korkudan altıma kaçırdım kızlar.” dedi. Ses çıkarmamak için kıs kıs gülmeye başladı. Gittikçe artan gülme isteği çoğaldı. Artık kendini tutamıyordu kaynayan çaydanlık gibi sesler çıkarıyordu. Arkadaşları onu imlerle susturmaya çalıştılar ama başaramadılar.

Gülerken tekrar iki kat olmuştu. Bir yandan da arkadaşlarına laf yetiştiriyordu tam anlaşılamayan sözcüklerle.

“Düşünsenize İkiseksen’in beni çişli gördüğünü” dedi tıslayarak. Onun komikliğine arkadaşlarının neden gülmediğini merak etti. Kafasını kaldırıp kızlardaki sessizliği çözmek istedi.

Süpürge gibi kirpikleri arasında kocaman yeşil gözleri, her zamankinden daha kocaman açıldı.

“İkiseksen!” dedi.

“Söyle Bir seksen” diye yanıtladı Keriman Hanım.

Çekirge bir kere zıplamış ikincisinde avlanmıştı.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Facebook
Twitter
YouTube
Instagram