HAYIRSIZ EVLATLAR

 – MERAL TABAKOĞLU TOKSOY

*

Sokağın başında görünen iki kadın, Naciye teyzenin evine doğru geliyordu. Birbirlerine “Gene aynı yerde oturuyor.” dediler. Naciye teyze pencerenin önündeki sedirde oturmuş, uzaklara bakıyordu. Cama vurmasalar onları fark etmeyecekti. Camı tıklatmalarıyla kendine geldi. Yaşlı kadın, ellerini duvara dayayıp güç alarak ayağa kalktı. “Kalkma sen.” demelerine aldırmadan. Kapısını hiç kilitlemediği için komşular rahatça girip çıkarlardı. O yerinden kalkarken kadınlar içeri girmişti zaten. Hava çok soğuktu.  Kadının biri hemen sobaya yöneldi. “İçerisi soğumuş.  Neden odun atmadın Naciye anne?”  diye sordu.” Bilmem, hiç fark etmedim soğuduğunu.” diye yanıtladı Naciye Teyze. Biri sobaya odunları atarken diğeri de getirdikleri çorbayı önündeki masaya hazırladı.”  Ekmeği de yeni yaptık, çorban soğumadan içiver.” dedi. Naciye teyze kadınların gözlerine bakamıyor, dua edip teşekkür ediyordu. “Sizlere yük oluyorum, hakkınızı helâl edin.” diye inliyordu. Kadınlar gerçekten de severek bakıyorlardı Naciye annelerine.  Her seferinde de biz zaten eve yapıyoruz bir lokma da sana getiriyoruz deseler de yaşlı kadın rahatlayamıyordu. Kadınlar, Naciye Teyze’nin çorbasını içmesini beklediler; her zaman böyle yapıyorlardı, biz gittiğimizde yarım bırakır diye. Daha fazla güçten düşmesini istemiyorlardı. Yaşlı kadın çorbasını içerken boğazında düğümleniyor, yutmakta zorlanıyor, komşularını üzmemek için yemeye çalışıyordu. Kadınlar da farkındaydılar ama anlamazdan geliyorlardı. Gitmeden önce “İstediğin bir şey var mı?” diye sordular. Yaşlı kadın sesini zorlayarak “Daha ne isteyeyim.” diyebildi. Öyle ezik ve mahcuptu ki tüm köylüye minnettardı. Kadınlar tekrar sobayı kontrol edip masayı topladılar. Sürahisini ve bardağını da masaya koymayı unutmadılar. Çıkmak üzereyken bir tanesi: “Ha, yarın çamaşır yıkayacağım, kirli çamaşırlarını da alayım.” dedi, zaten yerini biliyorlardı. Naciye teyze sesini çıkarmadı ama sürekli dua ediyordu. “Allah senden razı olsun Naciye annem.” dedi çamaşırları toplayan kadın.  “Evelallah senin dualarınla kızım üniversiteyi kazandı. Nasıl okuturuz diye kara kara düşünürken işlerimiz de bir rast gitti ki sorma. Burs bile çıktı çok şükür. Hasan’ın sana çok selamı var. Kendi de gelecek ya, Naciye annem duasını eksiltmesin,  o hepimizin başının tacı diyor.”  Yaşlı kadının gözleri güldü o anda. Gençlerin okuması onun için çok önemliydi  “Gözünüz aydın olsun” dedi.  Canlanmıştı sanki bir anda, -okumak,  okul- mühimdi Naciye teyze için. Kadınlar çıkıp giderken “Senin de uykun gelmiştir, yatarsın artık.” dediler. Yaşlı kadın da dualarıyla uğurladı onları. Başını evet anlamında sallasa da uykusu falan yoktu.

Boğazındaki düğüm gittikçe daha da büyümüş yutkunmakta zorlanıyordu. Uzandığı yatağında sessizce ağlıyordu. Kocasını düşünüyordu yine. Öleli neredeyse yirmi yıl olmasına rağmen acısı

hiç küllenmemişti. Cemil amca Naciye teyzeyi hiç incitmemişti. Karısına olan sevgisini herkes bilirdi. Çevrelerindeki herkes hayranlıkla bakardı onlara. Cemil amca ölünce Naciye teyze de hayata küsmüştü. Elden ayaktan düşmeye başlayınca da her şey daha da zorlaşmıştı yaşlı kadın için. Her gece yatarken uykusunda ölmeyi diliyordu.

Naciye teyzenin iki kız, iki oğlan dört çocuğu vardı. Oğlanlar mühendis, kızları da öğretmen olmuştu.

Oğulları İstanbul’da,   kızlar da başka şehirlerdeydi. Çocuklarıyla çok gururlanmış, okutabildikleri için çok sevinmişlerdi. Gelin görün ki çocuklar anne ve babalarından uzaklaşmış, neredeyse kopma noktasına gelmişlerdi. Bir tek küçük kızları hariç.  O da dengeyi kurmaya çalışsa da başarılı olamıyordu. Arada bir Cemil amca sitemle karışık kızmış: “Eşek sıpaları neden aramıyorsunuz, gelmiyorsunuz?” diye ikaz etse de hiç işe yaramamıştı.  Sonunda bu terkedilişe Cemil amca dayanamadı ve aniden bahçede düşüp yaşamını yitirdi. Babalarının cenazesinde bile hepsi bir arada değildi. İş dolayısıyla Almanya’da olan küçük oğlan gelmemişti. Hoş, sağken gelmeyip ölünce gelmenin ne anlamı vardı da?  Yine de Naciye teyze küçük oğlunu asla affetmeyecekti. Teselliyi hep küçük kızlarında bulmuşlardı.

Sık sık arar zaman zaman da sürpriz ziyaretler yapardı ailesine. Arada bir de olsa annesini ikna edip evine götürür, bir süre de olsa ilgilenirdi. Naciye teyze uzun süre kalamaz; köyüne,  yuvasına dönerdi. Tüm bu olanları, her gün düşünüyor ve uyuyamıyordu. Büyük oğluna ve kızına karşı da derinden kırgındı,  onları da asla affetmeyeceğini biliyordu. 

Naciye teyze hayallere dalmış, çocuklarını nasıl büyüttüklerini, büyük oğlunun dünyaya geldiği andaki sevinçlerini,  Cemil amcanın sevgisini düşündükçe ağlamaya devam ediyordu. Sonra peş peşe üç çocukları daha olunca köyün dışındaki tarlada el ele verip nasıl çalıştıklarını, çocuklara oyalanmaları için kurdukları salıncakları, güneşten korumak için yaptıkları gölgelikleri ve gözlerini üzerlerinden ayırmadan tarladaki koşuşturmalarını düşündükçe kahroluyordu. Bunca yorgunluğun üzerine, çocukların daha iyi beslenmelerini sağlayacak ineği almak için verdikleri uğraşı ve aldıktan sonra da yorgunluğunun nasıl iki katına çıktığını, gün doğmadan kalkıp ineği sağdıktan sonra ateşte pişirdiği sütü, tüm bu zahmetlere karşın sofrayı kurup hep birlikte oturduklarında tüm yorgunluğuna değdiğini düşünürdü.  Sonra kendi elleriyle hazırladığı tereyağ, yoğurt, peynir ve çökeleği çocuklarına bol bol yedirdiğinde kendi doymuş gibi olduğunu hatırladı.  “Çocuklarımızın karnı doysun,  kimseye imrenmesinler.” derdi Cemil amca. “Açlık başka şeye benzemez, insana her şey yaptırır hanım!” diye eklerdi.

Naciye teyzeyi birçok gece gibi uyku tutmuyor, düşündükçe de üzüntüsü kat kat artıyordu. Karı koca omuz omuza yaşam mücadelesi verip ellerinden gelenin fazlasını yapmışlardı. Cemil amcanın eşi ve çocukları için yapmayacağı şey yoktu. Büyük oğlunun hastalandığını hatırladı yaşlı kadın. Kasabadan şehre hastaneye götürdüklerini, diğer üç çocuğu yakınlarına bıraktıklarını hatırladı. Çocuğun neredeyse bir ay hastanede yatması gerekiyordu.  Çocuklarından ayrı bir ay geçirmek canlarını çok sıktı. Bunun üzerine bir karar aldılar: Bir gün Cemil amca hastanede kalacak, Naciye teyze eve çocukların yanına gidecek, diğer gün tersini yapacaklardı. Öyle de yaptılar, zaten kışın o soğuğunda üşenmeden, şikâyet etmeden hastane ve köy arasında mekik dokudular. Böylece çocuklar ile hasta ağabeyleri anne ve babanın yokluğunu fark etmeden bu dönemi atlatmışlardı. Sonra küçük oğlunun dere kenarına pikniğe gittiklerinde dereye düşmesini hatırladı. Nasıl gözden kaçırdıklarını bir türlü anlayamamışlardı. İkisi bir çocuğun arkasından hiç düşünmeden atlamışlardı. Etrafta köylüler olmasa az kalsın kendiler de sürüklenip gideceklerdi. Köylülerin yardımı ile kurtulmuşlardı. Oğlunu bağrına basıp saatlerce ağlamıştı Naciye teyze. Takip eden günlerde çocuğu hiç yalnız bırakmayıp hep kucağında uyuttuğunu düşündü. Geceleri korkarak uyanmaya başlayan çocuk, anne ve babasının ilgisiyle kısa sürede normale dönmüştü. Sonra küçük kızının buzda kayıp başını çarptığını ve baygın halde hastaneye götürdükleri geldi aklına. Bütün gece hastanede uyanmasını beklemişler, sabaha kadar ağlayarak dua etmişlerdi. Çocuklarına çok kırgın da olsa şimdi de aynı şeyleri düşünmeden yapardı. Anne olmak böyle bir şeydi işte.

Köyde ilkokuldan sonra çocuklarını okutan ilk aileydi onlar. Aklına koymuştu Cemil amca mutlaka okutacaktı çocuklarını. Zorlanarak da olsa dediğini yaptı.  Tarlaları köyün en verimli yerindeydi, bu yüzden emekleri hiç boşa gitmemişti. Sırasıyla çocukları üniversiteye göndermenin haklı grurunu yaşıyor ve köylüye de iyi örnek oluyorlardı. Çocukların her biri ayrı şehirlerdeydi.  Yazları artık ilk yıllardaki gibi evlerine hevesle gelmiyorlardı.  Artık büyümüşler ve dış dünyanın cazibesine kapılmışlardı. Geldiklerinde de çok kısa kalıp gidiyorlardı. Karı koca çocuklarına şaşırıyor, artık onları tanıyamıyorlardı. Yaz aylarında çalışıp arkadaşlarla gezeceğiz demelerine ses çıkaramıyorlardı. Oysa Cemil amca yeterince para yolladığını düşünüyordu. Annelerinin sitemi de işe yaramıyordu. Küçük kız yine annesinin üzülmesine dayanamayıp teselli etmeye çalışırdı.  Tatillerini anne babasıyla köyde geçirir, alış verişleri ve tüm ihtiyaçları için onlar yorulmasın diye koştururdu.  “Sen de olmasan ne yapardık!” derdi Naciye teyze, minnetle ve sevgiyle kızına sarılarak. Yazları üç beş gün kalıp giden diğer çocuklar kışın hiç gelmiyor, dahası aramaya bile vakit ayırmıyorlardı. Tarlada iş de olmayınca karı koca pencere önünde öylece uzaklara dalıp gidiyorlardı. Okul bitip iş hayatı başlayınca, “İzin alamıyoruz”  bahanesiyle hiç gelmez olmuşlardı. Muhtarlık evlerinin karşısındaydı, arayan olunca hemen seslenirdi Muhtar. Bir gün büyük oğlan aramıştı,  koşarak gittiler. Evleniyorum baba dedi oğlan. Sevinçten deliye döndüler ama sevinçleri kursaklarında kaldı. Ne zaman gelelim istemeye diye sormak üzereyken “Biz her şeyi hallettik. Siz sadece düğüne gelebilirseniz gelin.” dedi. “Gelebilirseniz- ne demek oğlum?” dedi adam hiddetlenerek ve kapadı telefonu. Muhtarla Naciye teyze tutmasa yığılıp kalacaktı oracıkta. Evlerine gelip sabaha kadar tek bir kelime etmeden yine pencerenin önündeki sedire oturdular. Naciye teyze sessizce ağlarken, Cemil amca da yüreğine hançer saplanmış gibi öylece kaldı. Sabahleyin fark ettirmeden karısını süzüyordu.  Kıymetlisiydi o. Hayatı boyunca o üzülmesin diye neler yapmıştı. Şimdi ise ne yapacağını şaşırmıştı. Onu üzen kendi öz evlatlarıydı. Keşke yabancı biri olsaydı da haddini bildirseydim diye geçirdi içinden. Sonra kıymetlisinin dizinin dibine oturup ellerini avucunun içine aldı. Derin bir iç çektikten sonra; “Naciye’m, oğlan bizden utanıyor herhal” dedi.

 Sonra umursamıyor gibi, “İyi oldu iyi, sıkma canını boş ver.  Biz de hazıra konduk işte, halimiz mi vardı sanki oralara gidip gelmeye? Hadi bakalım gül biraz, oğlumuz evleniyor,  kaynana oldun bak.” diye neşelendirmeye çalışmıştı. Naciye teyze kocasının gözlerine bakmıyordu, üzülmesin diye böyle yaptığını biliyor,  o da Cemil’inin üzülmesine dayanamıyordu. Kendini toplamaya çalışarak   “Düğüne de az kalmış hazırlıklarımızı yapmamız lazım,  kasabaya inelim bugün.” dedi.  “Tamam.” dedi Cemil amca da.  “Üzerimize de bir şeyler alalım.  Köftehor bizden utanmasın.” diye ekledi. “Belli ki sosyetik bir gelin bulmuş, ondan böyle yapıyor.” Düğüne de bir hafta kalmış,  bir gün önce gelseniz olur demişti ya oğlan, öyle gideceklerdi. Hediyelerini aldılar, çıktılar yola. Neyse ki oğulları karşılamaya gelmişti. Hep birlikte bir taksiye bindiler. Bir süre sonra büyük bir binanın önünde durup indiler. Oğlan şoföre “Bir dakika bekle.” dedi,  bir otele gelmişlerdi.  Resepsiyondan anahtarı aldı. Görevliye bir şeyler söyledi, o sırada yaşlı çift şaşkınlıkla etrafa bakınıyordu.  Sonra anne ve babasına dönüp: “Ben geç kalıyorum,  sizi yerleştirecekler, böyle daha rahat edersiniz.  Sabah kardeşim de yanınıza gelecek zaten.” dedi ve gitti. Cevap vermelerine bile zaman kalmamış, bir araca binip çoktan gitmişti. Karı koca birbirlerinin yüzüne şaşkınlıkla bakarken görevlinin seslenmesiyle onun arkasından odalarına gittiler. Oğullarının evine gideceklerini zannederken bir otele gelmişlerdi. “Bu oğlan yüreğimize indirip bizi öldürmeden sağ salim evimize varsaydık hanım.” dedi Cemil amca. Ertesi gün küçük kızları yanlarına gelince biraz da olsa moralleri düzelmişti. Kızcağız yine arayı düzeltmek adına  “Evlerini yerleştirmemişler de ondan otele getirmiş ağabeyim, yani siz rahat edin diye. Üzülmeyin ne olur.” diye sarılıp öpüyordu. Cemil amca da “Kızım biz yabancı mıyız?  Elimizden geldiğince yardım da ederiz. Evladımızın evini görmek istemez miyiz? Böyle otelde kalmak ne oluyor anlamadım.”  Naciye teyze başı önde, hiç ses etmedi, kocasının omzuna dokunarak sakinleşmeye çalıştı sadece.

Düğünde de misafir gibi bir kenara oturup öylece bakındılar. Cemil amca düğünden beş ay sonra göçüp gitti. Kaldıramadı, sindiremedi evladının onlardan utanmasını. Unutulmaya,  vefasızlığa yüreği daha fazla dayanamadı.  Dağ bayır dolaşır olmuştu. Hiç kimse tanıyamıyordu artık, karşısından gelenleri görmez olmuştu. Eski halinden eser kalmamış sessizliğe gömülmüştü.  Bir gün yine dolaşmak için evden çıktığında bahçede bir ağaca yaslandı. Naciye teyze arkasından bakıyordu, koşarak arkasından çıktı ama adamcağız bir anda yığılıverdi.

Naciye teyzenin bunları düşünmediği gün yoktu. Buna nasıl dayandığını bilmiyordu. Kocasının şanslı olduğunu, onun yerinde olmayı ne çok istediğini düşünüyordu.

Cemil amca şanslıydı, en azından büyük kızının yaptığını görmemişti. Naciye teyze tek başına göğüslemişti o sıkıntıları.  Büyük kızı da bir gün  “Sadece nikâh yaptık, o yüzden haber vermedim.” diyerek koluna taktığı bir adamla çıkıp gelmişti. Ondan sonra da kaç kez geldi ki zaten. Küçük oğlan Almanya’ya yerleştiğinde de kadıncağız aylar sonra öğrenmişti ya.

Sadece küçük kız evleneceği zaman erkek arkadaşını ailesiyle birlikte alıp annesine getirmişti. Ablasını ve ağabeyini de çağırıp köyde bir de küçük düğün yapmışlardı.  Tüm bu olanları hatırlarken hem gülümsüyor, hem de ağlıyordu yine.

Yaşlı kadın geceleri ağlaya sızlaya geçiriyor, nasıl uyuduğunu hatırlamıyordu. Sabah olup uyandığında, “İstemekle ölünmüyor, yine uyandım işte!” diye söyleniyordu. Günleri böyle geçiyordu Naciye teyzenin.                               

Bir gün gündüz vakti oturduğu yerde uykuya dalmıştı. Rüyasında düğünü oluyordu. Davul zurnayla ata bindirmişler,  gelin gidiyordu Naciye teyze. Atın yuları Cemil amcanın elinde, gelinine gülümseyerek yavaş yavaş atı çekiyordu. Naciye teyze ise hem şaşkın hem de çok mutluydu. Düğün alayı eve doğru ilerlerken Cemil amca arada bir dönüp Naciye teyzeye gülümsemeye devam ede ede eve ulaşmışlardı. Damat atı bir an durdurdu,  fakat eve doğru ilerlemedi. Sadece Naciye teyzeye başıyla evin penceresini işaret edip yola devam etti. Naciye teyzenin şaşkınlığı artmıştı, o sırada pencerede birilerinin olduğunu gördü.  Dikkatle kim olduklarını anlamaya çalışırken, iki yaşlı insanın gülümseyerek el salladığını gördü.  Bunların kendi yaşlılıkları olduğunu, hayret ederek gördü.  Telaşı artmıştı ve korkuyordu,  ama neyse ki Cemili yanındaydı.  Bu arada köyün dışına çıkmışlar ve Naciye teyze nereye gittiklerini daha çok merak etmeye başlamıştı. Az sonra kasabaya giden yoldan sağa kıvrılan dar bir yola saptı Cemil amca.  Orası köyün mezarlığına giden yoldu. Mezarlığın kapısında durdular. Cemil amca gelinini attan indirip el ele yürümeye başladılar. O sırada arkasını dönüp baktığında hiç kimsenin olmadığını gördü Naciye teyze. Hayatta hiç olmadığı kadar huzurlu hissediyordu. Cemil amcanın mezarının yanına geldiler, bitişiğinde henüz kazılmış boş bir mezar daha vardı. Cemil amca,  eşinin gözlerine her zaman olduğu gibi şefkatle bakıp “Hoş geldin.” dedi. O sırada sokaktan gelen bir sesle irkilerek uyandı. Rüyasının etkisiyle, sağına soluna bakınıyordu. Kendisinden beklenmeyen bir çeviklikle yerinden kalktı. Kapıyı açıp dışarı baktı, bu arada rüyasını anlamaya çalışıyordu. Tekrar sağa sola baktıktan sonra sokağa inen merdivenin başına oturdu. Az önce rüyasında baktığı o pencereye baktı düşündü. Beklediği gün, Cemil’ine kavuşacağı gün yakındı. Şöyle bir kendini dinledi, uzun zamandır hissetmediği kadar zinde hissediyordu. Tıpkı gençliğindeki gibi. İçindeki tüm sıkıntılar ve bedenindeki ağrılar yok olup gitmişti. Kendini toparladıktan sonra muhtarın yanına koştu, yine aynı çeviklikle odaya girince muhtar da ne olduğunu anlayamadı. “Hayırdır Naciye annem?” derken kadındaki değişim ve enerji dikkatini çekmişti. Adeta lafı ağzına tıkarcasına, “Hayırdır, hayır!” dedi yaşlı kadın.  “Küçük kızı ara da bir haftalığına izin alıp hemen gelsin. Diğerlerini aramasın sakın!”  dedi ve çıkarken de “Konuştuktan sonra da bana haber et bir zahmet. Şimdi okuldadır,  bir saat sonra ara e mi!” diye ekledi. Muhtar arkasından şaşkınlıkla bakakaldı. Kızı haberi alır almaz ertesi gün çıktı geldi. “İyi ki çağırdın, çok özledim de bahane arıyordum.” diyerek annesine sarıldı küçük kız. “Seni çok iyi gördüm,  ama annem hasta diyerek izin aldım. Ne yapayım başka türlü izin vermezlerdi ki.”  Annesindeki değişim fark edilmeyecek gibi değildi, buna çok sevinmişti ama aynı zamanda çok da şaşkındı. Annesine tekrar sarılarak  “Seni böyle görmek ne güzel,  içimdeki mutluluğu sana anlatamam.”  dedi kız. Naciye teyze; “Seninle konuşacaklarım var.” dedi ve pencereden muhtara seslendi. İkisini bir karşısına alarak  “Size bir şey anlatacağım, uzun zamandır inanın ben de unutmuştum bunu. Dün aklıma düştü de seni çağırdım. Biz baban ölmeden bir yıl önce, odun yapmak için tarlaya gitmiştik. Kurumuş ağaç köklerini çıkarırken eski bir küp bulduk.  İçi ağzına kadar altın doluydu, odunların arasına koyup eve getirdik. Sonra, hepinizi toplayıp pay edelim dedik ama herkes bir bahane uydurup gelmedi. Biz de altından hiç bahsetmedik. Baban “ Altın için geleceklerse hiç gelmesinler.” deyip arka odaya sedirin altına gömdü. Başımızdaki sıkıntı da bitmeyince unuttuk gitti. Bizim zaten onlara ihtiyacımız da yoktu çok şükür. Baban öldüğünden bu yana da hiç bakmadım.”  Muhtar ve kız birbirlerine baktı, inanılacak bir şey değildi kadının anlattıkları. Zaten iki gündür de tuhaftı halleri, kadının aklını kaybettiğini düşündüler. Naciye teyze bu arada arka odaya gitmiş, onları çağırıyordu. O sırada muhtar  “Kızım annen yaşlandı üzmeyelim, ne dese tamam diyelim olur mu?” Kız olur anlamında başını salladı, ne düşüneceğini bilmez haldeydi. Arka odaya geçtiler, Naciye teyze sedirin yanına dikilmiş bekliyordu. “Çekin bakalım şu sediri.” dedi. Muhtarla kız birbirine bakıp sediri kenara çektiler. “Şu sandığı da çekince göreceksiniz.” dedi. Sandığı çektiler, gerçekten de bir çukur vardı. Şaşkınlıkla birbirlerine baktılar. Eski püskü bir şeyler sokulmuştu üstüne. O bezleri üstü kapansın diye koymuşlardı. Dokundukları ellerinde kalıyordu hepsi de çürümüştü. Kadını kırmamak için dediklerini yapıyorlardı ama merak da etmeye başlamışlardı. Paçavra gibi bezler çektikçe yenisi geliyordu ve nihayet, çukurun dibinde eski bir küpe benzer bir şey gördüler. Muhtar dizinin üstüne oturup zorlanarak da olsa küpü dışarı çıkarmayı başardı. “İnanmadığınızı biliyorum. Açın da görün” dedi Naciye Teyze. Açtıklarında kendileri de gördüklerine inanamadı. Ne diyeceklerini bilemediler.  “Artık inandıysanız,  gelin de oturup konuşalım.” dedi yaşlı kadın. Oturdukları odaya geldiler.

Kızına dönüp  “istediğin kadarını alabilirsin, alacaksın da zaten.  Tek şartım var, ne ağabeylerine ne de ablana tek kuruş vermeyeceksin.   İyi düşün,  senin sözüne güvenim tam.”  dedi.

“Söz veriyor musun?”  Kızın başı önde,   annesini ikna edemeyeceği belliydi.

“Söz…”  dedi sessizce Naciye teyze. “Geri kalanı muhtarla halledeceğiz. Benim asıl evlatlarım bunlar. Beni hiç yalnız bırakmayıp her zaman yanımda olan insanlar… İşte benim evlatlarım!” dedi ve ekledi: “Ayrıntıları konuşup altınları köylüye pay edeceğiz.

“Senden son bir isteğim daha var” dedi Muhtar’a.

Muhtar  “Estağfurullah, Naciye annem. Son ne demek?  Her zaman emrindeyiz.” Naciye teyze; “Yarın hazırlıklara başlayın, tüm köye ziyafet vermek, helâlleşmek istiyorum. Yaşımız malum, bugün varsak, yarın yokuz.” dedi.

“ Böyle konuşma annem.” dedi kızı.

“Maşallah çok iyisin, her zamankinden de iyi.”

Naciye teyze kızına gülümseyerek baktı.  Sevgiyle saçlarını okşadı.  “Haydi bakalım yatma vakti.” dedi. Muhtara da  “Yarın çok iş var, erken kalkmak lazım.” dedi.  “Sen merak etme annem, her şeyi hallederiz evelallah!” Sabah neredeyse bütün köy erkenden kalkmıştı. Muhtarlığın önündeki meydanda hazırlıklar yapılıyordu.  Muhtar olan biten her şeyi köylüye anlatmıştı. Herkes şaşkın, ama çok neşeliydi, Naciye teyze muhtarı bir kenara çekip eline bir zarf sıkıştırdı. “Bunu cebine koy, bana bir şey olduğunda hemen açıp oku ve ona göre davranın. Sonra da kızıma ver o da okusun. Bunlar da sizden en son isteğim.”  O Zarfta vasiyeti yazıyordu. Vasiyet aynen şöyleydi.

Muhtar Oğlum ve Canım Kızım,

Önce şunu söyleyeyim, cenazem için gerekli olan her şey sandığın üzerindeki bohçada hazır. Telaş edip koşturmayın. Kızım, ben bir rüya gördüm, baban beni ata bindirip yanına götürdü. Mezarım kazılmış beni bekliyordu. Ben çok mutluyum, yıllardır bu günü bekledim. Sakın benim için üzülmeyin. Rüyadan uyandığımdan beri, hiç bir sıkıntım ve ağrım kalmadı. Bir de sakın ağabeylerine ve ablana haber etme. Vasiyetimdir. Onlar beni yıllar önce gömdüler zaten. Hepiniz hakkınızı helâl edin.

Muhtar zarfı cebine koydu ve hiçbir şey demeden gitti. Akşama doğru hazırlıklar bitmiş, her şey hazırdı. Adeta bir bayram havası vardı köyde.  Naciye teyze de ortada dolanıyor, neler yapılmış kontrol ediyordu. Herkes toplandı yemekler yendi sohbetler edildi. Bütün köylü adeta pervane olmuştu Naciye annelerinin etrafında. “Siz oturun,  ben artık yatsam iyi olur.” deyip kalktı yaşlı kadın. “Ben de birazdan gelirim anne.” dedi kızı. “Tamam, acele etme!” derken ayağa kalkan kızını sarılıp öptü. Sanki yıllardır görmüyormuş gibi ya da bir daha görmeyecekmiş gibi…

Naciye teyze içeri gidip yatağına uzandı. O sırada muhtar da kızı çağırıyordu telefon var diye. Kız koşar adım gitti,  neşeyle attığı çığlık herkesi ayağa kaldırdı. Tekrar koşarak geldi ve heyecanla “Tayinimizi buraya istemiştik, çıkmış.” dedi. Yine koşarak  “Anneme söylemem lazım, siz de gelin. Çıkmazsa üzülür diye söylememiştim.” Bunları söylerken eve de girmişti zaten.  “Anne annee!  Müjdem var sana.”  diyerek kadının üzerine eğildi. Naciye Teyze yüzünde bir tebessümle uyuyordu.  Bu tebessüm, az önce Cemil’ine kavuşmanın mutluluğundandı…                             

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir