GÖK LALE

*Necdet EKİCİ

Önümdeki kağıda kocaman bir lale resmi çiziyorum. Karşısına geçip ellerim koynumda uzun uzun bakıyorum. Bir türlü içime sinmiyor. Laleden başka her şeye benziyor.
Oysa lale, kınalı yapraklarıyla beyaz kâğıt üstünde elif gibi endamlı durmalıydı. Ona her baktığımda zarafet, asalet ve aşkı görmeliydim. Zümrüt yeşili yapraklarının arasında sevgilinin âşığını yaralayan bir dolunay güzelliği içinde gonca tutmalıydı. Başı mavi göklere uzanırken, derununda sakladığı hüznünü hiç belli etmemeliydi. Hüzün, onun sırrıydı. Kanayan kalbine inat, gönüllere saçtığı letafet ve zarafetle ab-ı hayat olmalıydı.
Sonra, lalenin kadife yaprakları, dua için gökyüzüne açılan eller gibi durmalıydı. Renginden yükselen ışık demetleri gözlerimi almalıydı. Lale, geceye düşen altın ay, karanlığı aydınlatan hilaldi. Çizdiğim lalede ise değil ışıltılı bir tebessüm, öfke yüklü bir “Çoban çökerten” hırçınlığı vardı. Erguvan moru tozaklı çiçeği, kül rengi gövdesi ile adeta bir devedikenine benzemişti. Üstelik duman yeşili yaprakları da lalenin aksine yere bakıyordu.
Benim de Lâle’m vardı. Göz açıp gördüğüm, gönül verip sevdiğim. Dünya gurbetine hüzünle bakan al duvaklı bir gelin gibiydi. Bozkır saçlarında sanki Tanrı Dağları’nın acı rüzgârları, Türkistan bakışlarında Issık Göl’ün mavi dalgaları dolaşırdı. Adını Manas’tan almıştı. Yine de ben ona Altınay demezdim. “Lâle” derdim. Çünkü benim Lâle’m, sadece güzelliğini değil asaletini de hikmet burcu bu asil goncadan almıştı. Bu yüzden o, masumiyetin sultanı, sessizliğin hilkatiydi. Gözlerine düşen hüzün, yanaklarında alevlenen renk, çehresine vuran aydınlık bir lale yansımasıydı.
Şimdi elimde kalem, çizeceğim bir lale resminde onun özüne yakın olmayı, yüreğinde hissedilmeyi hayal ediyordum.


Bir lale goncasının cemalini çizemeyen, özünde taşıdığı tılsımı kâğıt üzerine yansıtamayan ben, mecazdan hakikate nasıl ulaşabilirdim? Lâle’min içine nasıl doğabilirdim? Özüne yakın olamayan, kalbine yakın olabilir miydi?
Oysa Lâle, sevip de gönlümü açamadığım içimde yanık bir türküydü.
Dokunabilmek için her gece gökyüzüne ellerimi uzattığım fakat ulaşamadığım bir Çolpan Yıldızı’ydı.
O ışıklı goncayı doğru çizebilseydim eğer, belki Lâle’min yüreğine dokunabilirdim. İçimdeki sesi hissettirebilirdim.
“Bir insan, sevdiğini ne kadar yürekten isterse bu, onun içine doğarmış.” Rahmetli ninem hep böyle söylerdi. “Sen Allah’a güven! Hiç beklemediğin bir anda çiçek açar umutların.” derdi.
Sevgi, inanmak değil miydi?
Sevgi, bir hayale kanmak değil miydi?
Sevgi, yüreğine söz geçirememek değil miydi?
Belki ben de öyle… Kapıldım, gidiyordum.
Şimdi önümde kâğıt, aklımla yüreğim arasında en sancılı düşümü kuruyordum: Bir lale hayalinde kalpten kalbe yol arıyordum… Menzil-i maksuda ulaşmak için Leyla’nın Mecnun’u gibi -aklım ötelerde- sarp kayalar, uçurumlar süslüyordum. “Uzaklarda da olsa seni düşünen biri var!” çığlığımı çizeceğim bir lalede umuda dönüştürmek istiyordum.
Çizdiğim lale resmine yeniden bakıyorum. Canım sıkılmaya devam ediyor. Öfkeyle avucumda buruşturup bir kartopu gibi fırlatıyorum boşluğa. Böylece ikinci lale denemem de boşa gidiyor.
Lâle’me ulaşamıyor, onun kalbine dokunamıyorum.
İçimde bir hayal kırıklığı…
*
“(…) İkimiz de aynı fakültede doktora öğrencisiydik. Çekik gözleri,Türkistan çehresiyle Manas’tan çıkıp dünyamıza gelmiş bir destan kahramanı gibiydi.
“Manas’tan gelen kız!” demiştim ben ona. Adı hep öyle kaldı. Bir gün “Lâle!” diye seslendim. Bir tuhaf baktı bana. “Lale ne?” dedi. Resmini gösterdim. Nasıl da sevindi. “Joogazın!” dedi. Lale demekmiş kendi Türkçelerinde. Artık bendeki adı Altınay değil, Lâle’ydi.
Kuğulu Park en çok uğrak yerlerimizden biriydi.
Salkımsöğütlerin gölgesinin döküldüğü havuz başındaki ahşap oturaklardan birine yan yana oturmuştuk. Görenler bizi iki arkadaş değil, iki sevgili sanırdı. Oysa Altınay habersizdi içimdeki duygulardan.
O gün bir durgunluk vardı üzerinde.
Onu mutlu etmek istiyordum.
Yerimden kalktım. Az ötede ıslak leğen içinde lale satan çiçekçi kadından bir çift lale satın aldım. İstiyordum ki Altınay sevinsin. Bilmiyorum verdiğim bu kaçıncı laleydi? Hayret! İlk defa gözlerine yıldızlar yağmadı. O meşhur çığlığını atmadı. Gülmedi, gülümsemedi… Her zaman yaptığı gibi sarılıp yanaklarımdan öpmedi. Benden bir şeyler sakladığı kesindi. Sessizliği kendi bozdu:
-Er-Sagun… dedi. Sana bir şey söylemek istiyorum ama üzülmek yok.
Sanki ağzımdaki lokmadan dişime çat diye bir taş değmişti.
Gözlerime baktı bir garip. Yutkundu, söyleyemedi.
Anladım tabii. Hayatında kesin bir başkası vardı. Beni üzen başka ne olabilirdi? Muhtemelen “ Bundan böyle bana lale getirme! Benim özlediğim biri var. Artık görüşmeyelim.” diyecekti. Diyemedi. Eh… Bunca yıllık arkadaşız. Kolay değildi her gün yan yana yürüdüğü insana bir anda veda cümleleri kurmak… Onu incitmeden, üzmeden, dökmeden araya duvarlar örmek veya bir anda kapı önüne koymak…
İçimde bir deprem…
Baktım, verdiğim bir çift lale yere düşmüş. Alıp kitaplarının üzerine koydum. İçimden bir şeyler koptu. “Affedersin!” dedi.
-Ben, ben yarın Kırgızistan’a dönüyorum. Uçak biletimi aldım. Bir daha görüşür müyüz bilmiyorum.
Sevinç ve hüzün gibi… Farklı duyguları aynı anda yaşamak bu olsa gerek.
Demek hayatında bir başkası yoktu. Sandığım gibi değildi.
Ayrılmaktan dolayı benim üzüleceğimi düşünüyordu. Gözlerim bir bilmece, duygularım gül üstüne yağan kar… İçimde hüznün yedi rengi, ayaklarımın altından kayan bir dünya… Bu nasıl bir talihsizlikti Allah’ım! Sevinirken kalbin yanıp göyünmesi gibi… Yas ile sevincin yıkışması gibi…
-Bir birimize çok alışmıştık. Sen üzülmedin mi? dedim.
-Üzüldüm tabii…dedi. En yakın arkadaşımı kaybediyorum.
-Kuğulu Park’ın bir vedaya şahitlik edeceği hiç aklım gelmezdi.
İlk defa elini elimin üstüne koydu. Gözleri gözlerimde.
Bu ne kadar güzel bir gülümsemeydi Allah’ım! Saçları bir Yusuf rüyası… Bakışları iki çizgi… Yüreğim bütün şiddetiyle çarpıyordu.
Gönlümü açmanın belki de tam zamanıydı. Yüreğini yüreğimin
yanına koyabilirdi. Fikrini değiştirebilirdi. Böylece gitmesine engel olabilirdim. Bütün cesaretimi topladım:
-Lâle, dedim. Ben sana…
-Biliyorum, dedi. Bana hep iyi bir arkadaş oldun. Her sabah laleler getirdin. Lâle diye seslendin. Beni lale bildin, değer verdin. Sen benim en iyi dostumsun.
Duygularım içimin zifiri derinliklerinde kaldı. O devam etti:
-Sana küçük bir armağanım var.
-Ne armağanı?
-Biliyorsun laleleri ikimiz de çok seviyoruz. Bir kitapta okumuştum: 1918’de Ermeni vahşetine karşı Bakü’ye yardıma gelen
Türk ordusu, Azerbaycan’da büyük bir sevinçle karşılanır. Şair Aslan Aslanov, duyduğu sevincin sonucu olarak bir şiir yazar : “Laleler Laleler…” Telman Hacıyev de bu şiiri besteler. Laleler fesli Osmanlı askerlerini remzediyormuş. Türküde “Ne vakittir Bakü’nün gözü yoldadır. Bize bir konuk geler, laleler laleler!” diyor. Çok duygulandım. Günlerce etkisinden kurtulamadım. Eğer kabul buyurursan bu güzel, anlamlı şiiri sana armağan etmek istiyorum. Aramızda bir gönül köprüsü, ortak mahnımız olsun. Hem sen bana Lâle demiyor muydun?
Şiirin yazılı olduğu kâğıdı bana uzattı. Elim sol göğsümde.
-Benim en güzel şiirim, söylenmemiş türküm, yarım kalan bestem sensin! dedim. Hayır! Diyemedim. Demeyi çok isterdim. O devam etti:
-Ya, bak neler biliyorum(!)
-Ama sen Kırgız’sın, dedim. Azerbaycanlı Türklerin derdini dert bilmek, üzüntüsüne ortak olmak niye?
-Şaşılacak ne var bunda? Hani sen demiyor muydun, “Biz ulu bir çınarın dallarıyız.” diye?
Ani bir hareketle çenemin altına girip boynuma sarıldı. Şımarık çocuklar gibiydi.
-Hadi, dedi birlikte söyleyelim… Nolursun!
Başladık birlikte söylemeye. Herkes, iki kişilik bu muhteşem koroyu dinliyordu:

“Yazın evvelinde Gence Çölü’nde
Çıhıblar yene de dize laleler
Yağışdan ıslanan yaprağlarını
Seribler dereye düze laleler.

Hayalımdan neler gelib ne geçer,
Yaz gelir ellere durnalar göçer
Bulağlar semaver, ağ daşlar şeker
Benzeyir çemende köze laleler

Meylim üzündeki gara haldadır
Hicranın ilacı ilk vüsaldadır
Ne vahdır aşığın gözü yoldadır
Bir gonağ gelesiz bize laleler.”

Koro gittikçe çoğaldı. Bir alkış tufanı koptu. Ağlıyordum. Neden ağladığımı bilmiyordum, ağlıyordum işte. Baktım onun da yanakları ıslak… Nasıl olsa bizim şarkımız değil miydi?
Son defa sarıldı. Gözlerini gözlerime bıraktı. Kayıp gitti elleri avuçlarımdan. Bakışları kalbimin gülümseyen yüzüydü, bende kaldı. Bir de kulaklarımda hep o şarkı: “Laleler laleler…”

Şimdi Lâle çok uzaklarda… Bozkırdaki bilgenin doğduğu topraklarda…”
*

İnanmak, başarmanın yarısı değil miydi? İnanıyorum ki ne zaman gerçek laleyi çizersem, Altınay’ın kalbine bir cemre gibi düşecek, bahara uyanan bir erik dalı gibi yüreğinde çiçeğe duracağım.
Bu umutla yeniden masama dönüyorum.
Önümde tuğla kalınlığında, koca bir deste kâğıt… Zonklayan şakaklarım avuçlarımın arasında. Hayal ile gerçek arasında sürekli gidip geliyorum. İçimde bir ses:
“Ey, Asya bozkırlarından gelen güzel Altınay!
Sana ulaşmak istiyorum.
Issık Göl’ün mavi dalgalarına, Çüy Irmağı’nın ak köpüklerine, Aladağlar’ın yeşiline mi karıştın? Belki de beni bekliyorsun Son Göl’ün kıyısında. Telli turnalara anlatıyorsun Ergenekonlu rüyalarını. Yüreğin bana o diyarlar kadar uzak mı?
Anla beni! Duy beni!”
*
Bu defa daha dikkatliyim.
Önümdeki beyaz kâğıda kocaman bir “U” harfi çiziyorum. Sonra “U” harfinin sol ucundan iç derinliklerine doğru eğik bir çizgi indiriyorum. Aynı çizgiyi bu defa da sağ ucundan çekiyorum. Üzerinde sapan çatalı gibi oluşan boşluğu özenle kapatıyorum. Lalenin goncası tamam oluyor. Gökyüzüne gülümseyen bu zarif yaprakları kırmızıya boyuyorum. Boyadığım yaprakların iç kısımlarına siyah parmak mührü vurmayı ihmal etmiyorum. Biliyorum ki lalenin bağrı yanıktır. Sonra narin bir gövde çiziyorum. Lale, yeşil yaprakların arasında alev alev yanıyor. Baktıkça içim ısınıyor.
Nihayet bitiriyorum. “Bu defa oldu!” diyorum.
Yaptığım resme baktıkça yüz hatlarım karışıyor. Nasıl olur? Özenle çizdiğim lale, şimdi de gelinciğe benziyor. Ben de biliyorum ki gelincikler, kavuşamayan âşıkların çiçeğidir; hüzün çiçeğidir. Yine biliyorum ki adını ve rengini eski Türk gelinliklerinden alan gelincik, nazlı ve narin duruşuyla bir zarafeti, bükük boyunlarıyla da bir hüznü temsil eder.
Lale, nârını içinde saklarken gelincik derdini herkese aşikâr eder. Lale, özünde taşıdığı alevi bir sır gibi örterken gelinciğin iki gözü iki çeşme… Lale, elif gibi duruşu ile gönüllerimize huzur verirken gelincik teselliye muhtaç, nazlı ve kırılgandır.
Çizdiğim laleye yeniden bakıyorum: Ne ağlarken derdini gül eyleyen sürmeli gözleri ne de tebessüm ederken zehri bal eyleyen çehresi var. Tül kadar ince kırmızı yaprakları bile hafif bir rüzgârda savrulup gidecekmiş gibi efil efil… Dünü var, yarını belli değil… Ömür gibi…
Nasıl yaparım böyle bir hatayı.
Onu da bir topaç yapıp atıyorum bir tarafa.

Yeniden oturuyorum masaya.
Lâle, yüreğimde bir oyalı mendil… Lâle, gözlerimi alıp götüren tren… Umut, dizginleyemediğim bir deli tay…
“Bismillah!” deyip başlıyorum çizmeye.
Küçük harflerle kâğıdı dolduracak kadar büyüklükte “l a l e” yazıyorum, “e” harfinin sağ cephesini büyük ters “C” ile kapatıyorum. Lalenin goncası hazır… Özenle çizdiğim goncayı biraz açıyorum. İstiyorum ki daha bir görkemli gözüksün, gökyüzünü kucaklasın. Evet, böyle daha güzel… Tamam… Diğer harfleri de aynen bunun gibi yapıyorum. En son, ince saplar çiziyor; karşılıklı, yapraklarla süslüyorum. Laleleri renk renk boyuyorum: Kırmızı, beyaz, mor, sarı… Önümdeki kâğıt, az sonra bir lale bahçesine dönüyor. Sanırsın ki gökkuşağının bütün renkleri burada. Hayran hayran bu çiçek denizini seyrediyorum.
Bu defa oldu, diyorum. Gözlerimde bir yıldız yağmuru… Sevincim uzun sürmüyor. Dikkatle bakınca fark ediyorum ki, çizdiğim lalelerin hepsi karanfil…
Allah Allah! “Olamaz!” diyorum, “Asla olamaz!” İçimde bir şaşkınlık! Elim sol göğsüme gidiyor. Lâle, içimde kımıldayan bir hançer… Biliyorum, karanfiller de güzel çiçeklerdir. Nice sevenlerin dudaklarında bir katre alev, nice sevilenlerin acıyan ruhlarında bir melal olmuştur. Kelebek yapraklarıyla gövel renkli sabahlara ilk önce onlar uyanır. Pencere önlerinde bir narçiçeği ışıltısıyla önce onlar “Günaydın!” der.
Öfkeyle onu da buruşturup atıyorum bir yana.
Zaman eriyor…
O kadar çok lale çiziyorum ki gözlerime kan oturuyor. Parmaklarım ağrıyor. Odam, topaç topaç kâğıtlarla doluyor; âdeta koca bir harman oluyor. Ben bir türlü lale çizemiyorum. Oysa ne kadar çok istemiştim çizmeyi… Altınay’ıma ulaşmayı… Onun yüreğine doğmayı, hissedilmeyi…
Bunalıyorum.
Kendimi balkona zor atıyorum. Boğulacak gibiyim.
Sırlı ve sessiz bir gece…
Karanlığı derin derin soluyorum. Gökyüzüne alev yüklü ejderha nefesleri gönderiyorum. Sema denizler gibi dalgalanıyor. Yıldızlar bir ışık yağmuru… Lâle, kalbimde al nakışlı bir ebru… Adını, geceye haykırıyorum. Bir yıldız kayıyor. Ellerimi uzatıyorum. Dokunmak mümkün mü? Ulaşmak mümkün mü? Kayan yıldız gülümsüyor. Gözleri iki çizgi… Gözleri bir çift kayık… “Lâle!” diyorum, “Bu Lâle! Ayan oldu, duydu beni!” Sevincim uzun sürmüyor. Hayal gördüğümü anlıyorum. Kayan yıldız, karanlığa akan mavi bir çizik olarak soluyor. Bir iç kanama başlıyor sol yanımda.
Lâle, fethedemediğim ülke… Lâle, en büyük çaresizliğim…
Hayır, bu gece çizeceğim laleyi!
Yorgunum.
Gece, sevdama renk veren nefes…
Kâğıt tomarlarıyla dolu odama umutla yeniden dönüyorum.
Sol yanımdaki sızı devam ediyor.
*
Masama oturuyorum.
Ellerim kâğıtlara yeniden uzanıyor.
Bakıyorum, o koca deste kâğıt kar gibi erimiş. Son iki kâğıdımın kaldığını fark ediyorum. Bu son iki şans demek… İçimde bir korku, bir endişe, bir umut… Parmaklarımın titrediğini görüyorum. Bütün dikkatimi topluyor; tüm bilgileri gözden geçiriyor, başlıyorum çizmeye.
Bu defa “ters lale” çizeceğim. Annemin “ağlayan gelin”, babamın “Kerbelâ çiçeği” dediği boynu bükük ters lale… Yaslı, yaralı duruşu ile Anadolu efsanelerini anlatır gibi… Bu dünyada kavuşamayan Ferhat ile Şirin’in hüznü gibi… Önce baş aşağı bir gonca çiziyorum. Boynunun büküklüğü tevazuundan, gözlerinin yerde oluşu edebinden, sessizliği hüznündendir. Sonra goncaları çoğaltıyorum. Endamlı narin gövdeler yapıyorum. Çizdiğim her gövdenin üzerine yan yana altı adet gonca asıyorum. Bu sayının bir tesadüf olmadığını biliyorum. Hepsi de boynu bükük ak bir semazenin hakikat deryasına dalış hâli içinde mahzun… Bu sebeple tamamını kar beyaza boyuyorum. Beyaz, saf ve temiz tutkuların rengidir. Hem kulağa da hoş geliyor: “Beyaz lale…” Nihayet bu da bitiyor. Karşısına geçip şöyle derin bir nefes alıyorum.
Birden yüz çizgilerim kırılıyor, gözlerim bulanıklaşıyor. Dikkatle bakınca fark ediyorum ki bu çizdiklerimin hiç biri ters lale değil, başları yerde hüzün ve umudun simgesi kardelen… Kar üstünde bir nefes gibi… Bir yudum güneşe aldanıp patlayan bir nevruz gibi… Oysa ben ters lale çizecektim. Mahzun, sessiz, ağlayan gelini çizecektim. O gelin ki sevdiğine kavuşamayanlar için ağlar, gidip de dönmeyenler için ağlar. O gelin ki Kerbelâ’da şehit düşenler için ağlar.
Delireceğim! Ağlamamak için kendimi zor tutuyorum.
Kardelen, buz üstüne düşen bir nazlı gonca…
Lale, karanlığı aydınlatan hilal…
Ama Lâle yok işte! Sevdiğim yok!
Öfkeyle onu da bir top gibi fırlatıyorum boşluğa.
*
Sabah ezanı okunuyor. Tek bir kâğıdım kaldı.
Bu benim son şansım, son umudum. Eğer çizemezsem bu bir vedadır. Uzaklarda bir kalbin kendisi için çarptığını, ne duyacak ne de hissedecek.
Derin bir nefes alıyorum. Allah’a dua ediyorum. Lalenin bütün özelliklerini tek tek gözden geçiriyorum. Notlarıma yeniden bakıyorum. Büyük bir dikkatle başlıyorum çizmeye. Ufacık bir ayrıntıyı dahi kaçırmıyorum.
Uykusuzluk ve yorgunluktan oturduğum sandalyede yaprak gibi sallanıyorum. Gözlerim kararıyor. Parmaklarım titreyerek yeniden sarılıyorum kaleme.
İşte o an kapım vuruluyor.
Bakıyorum, başında ak yazmasıyla annem.
Sabah namazına kalktığı belli… Kapının yarı aralığından başını uzatıyor. Sesi şefkat dolu:
-Gece boyu ışığın hiç sönmedi yavrum. Uyumadın… Anne yüreği işte… Duramadım. Bir derdin mi var, benim güzel oğlum?
Kalemi masaya bırakıyorum. Gözlerim ayakuçlarımda:
-Yok bir şeyim anne…
Sonra buruşturulmuş kâğıt harmanını görüyor. Olağan dışı bir şey olduğunun farkında… İçeri girip sorgulu gözlerle karşımdaki kanepeye oturuyor. Şaşkın şaşkın bir bana bir buruşuk kâğıtlara bakıyor.
-Bunlar ne?
-Bunlar yüreğimin resmidir.
-Yüreğinin resmi mi? O da neymiş?
Kâğıtlardan birini alıp “Hani nerede?” der gibi açıyor. Bir arkasına bir önüne bakıyor. Sonra birini daha… “Allah Allah!” diyor.
-Bu kınalı çömçelerin hepsini sen mi yaptın?
-Evet, ben yaptım.
Yüzüme, uzaydan düşmüş garip bir yaratığa bakar gibi bakıyor. Yüz hatları derinleşiyor. Kesin içinden, “Bu oğlan deli mi ne?” diyordur. Bilmiyor ki oğlu karasevdalı… Bilmiyor ki oğlunun yüreğiyle başı dertte. Gözleri iri iri soruyor:
-Niçin böyle top top yaptın?
-Lâle’mi çizdim.
-Lâle’ni mi çizdin? Lâle de kim?
-Sevdiğim kız! Üniversiteden arkadaşım.
Önce annemin alt dudağının sağ ucuna uçucu bir tebessüm düşüyor. Az sonra tebessümün yerini bilge bir çehre alıyor.
-Üzülme, diyor. Alışırsın, geçer.
Gözleri kâğıt harmanında… Kafası karışık, endişeli:
-Sen iyi misin, oğlum?
-İyiyim…
Annemin bakışları üzerimde…
-Hayır, iyi görünmüyorsun oğlum. Belli ki günün geceye karışmış. Korkutma beni! Kalk, abdest al, vakit kocamadan namaza dur. Dua et. Allah’tan ferahlık dile.
-Yapma anne, iyiyim.
Aramıza bir sessizlik düşüyor.
Annemin göz hapsinde son kâğıdımı kullanıyorum.
Bu arada sürekli okuyup üzerime üflüyor.
O, okumaya, ben çizmeye devam ediyorum.
Bu defa laleyi Turkuaz mavisine boyuyorum.
Nihayet bitiriyorum.
Sulu gözlerim kan çanağı. Ovdukça yanıyor. Lale, bulanık, mavi bir ışık… Kucağıma sarı yıldızlar, mavi yıldızlar savruluyor.
İçimde bir yangın sureti…
Gözlerimde bir kam ayini…
Sanırsın ki Zerefşan Irmağı’nın vadisi yanıyor. Gönül sarayım Semerkant dumanlar içinde… Buhara alev alev… Çizdiğim son kâğıt elimde bir topaç… Başım masada, hüngür hüngür ağlıyorum.
Annem iyice endişeleniyor. Gözleri yürek yürek, kalkıp yanıma geliyor. Eli omzumda.
-Olmadı anne, diyorum. Olmadı! O kadar emek verdim, göz nuru döktüm, olmadı! Çizemedim laleyi!
Annem, yanıma usulca oturuyor. Titreyen sağ elimi avuçlarına alıyor. Beni mutlu etmek için mahsustan gülümsüyor. Gözlerimde bir hazan… Oturduğum sandalyeden kalkıp yanına diz çöküyorum. Bir çocuk masumiyeti içinde başımı omzuna yaslıyorum.
İçimde sessiz çığlıklar, sessiz ölümler, sessiz gözyaşları…
Bir bir uçup gidiyor içimin şarkıları. Baharını yitirmiş bozkır gibiyim.
Lâle’m artık bir hayal… Ülkesini yitiren adam benim. Bütün renkler soluyor. Canım acıyor.
Tan ağarıyor, şafak söküyor. Annem elimdeki topaç kâğıdı zorla çekip alıyor. Hışır hışır açıyor.
-Oğlum, diyor. Oğlum, bu ne kadar güzel bir lale!
Gözlerimi açıyorum. Annemin elinde billur bir firuze… Bir mavi ışık… Hayır, ışık değil, bir Göy Göl… Bir yeşil Almatı Gölü… Bir mavi Issık Göl… Elif gibi doğru, semayı kucaklayan yapraklarıyla vakur ve özünde taşıdığı tılsımla asil bir gök lale… Gözlerime inanamıyorum. İçimde bir nilüfer aydınlığı…
-Anne, diyorum. Anne! Bu gök laleyi ben mi çizdim?
-Evet, sen çizdin.
Yüreğim bir Zümrüdüanka… Ruhum kıyamda. Kirpiklerim üst üste:
“… Aşkar atlar üzerinde doruklardayım. Yeryüzü gülkurusu, sema sümbül mavisi… Yedi kat göklere binbir lale ekiyorum. Altınay, içimde bin yıldır beklediğim masal perim. Bu defa ‘Büyük Türkistan’ın en güzel lalesini gökyüzüne çiziyorum. Saçlarına hilal ebrulu yıldızlar takıyorum. Altınay, belki bir gün dalgalandığını görür diye Tanrı Dağları’ndan rüzgâr devşiriyorum.”

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir