GARİP BİR MAHKEME DURUŞMASI

*İSMAİL OKUTAN

*

Başparmağını alnının üzerine dayamış bastırıyor, bastırıyor, bastırıyordu. Martılar uçuşuyordu denizin üzerinde. Deniz mavi, gözleri mavi, ceketi mavi, hayalleri ise masmaviydi. Çengelli sorular zihnini işgal etmiş, iğneli düşüncelere dalmıştı uzun uzun. Gözlerini denizin üzerinde dolaşan martıların kanatlarında gezdirdi, görülebilen son noktaya kadar baktı. Martılar uçup giderken onlarla birlikte süzüldü güneşin oraya doğru. Bir iğne deliğinden girip sonsuzluğa doğru uçtu. Yamacın kenarında, ufkun orada bir yerde durmak istiyordu.

Aslında her şeyi durdurmak istiyordu. Denizin çırpınışını, martıların uçuşunu, gecenin ilerleyişini, uykunun rüyalara gebe kalışını, rüyalardan uyanışı, rüzgârın durgunlaşmasını, bulutların dağılışını, dağların bulut bulut göğe savruluşunu, tarlaların parsel parsel parçalanmasını, arsaların değer kazanmasını, borsanın iniş çıkışını durdurmak istiyordu ki bir daha içini kemirmesin başıboş arzular, zihnini yiyip bitirmesin sorular. Ancak ne yaparsa yapsın ne ederse etsin beyninden yüreğine kadar bütün uzuvlarının daha çok kazanma, daha çok harcama, zevk ve sefa içinde hayat sürme, lüks ve şatafat içinde yaşama isteğine engel olamıyordu. Bu yüzden en çok parayı hangi işte; ne zaman, nasıl kazanabilirdi, hep onun hesabını yapıp duruyordu? Bunu öğrenmek için etrafındaki insanlara durmadan bir şeyler sorup duruyordu.

Nihayet ağır bir metal yorgunluğu içinde uykusundan uyandı. Gözlerini ovuşturarak yatağından çıktı. Rüyasında kötü düşler görmüştü. Önce kötü bir ağa benzetti düşünü. Etrafını sarıp sarmalıyorlardı. Sanki uykudan değil harpten çıkmış gibiydi. Küçük odasından çıkıp mutfağa geçti. Kahvaltı hazırdı. Hemen sofraya oturdu. Kentin en güzel, en merkezî yerinde bulunan tarihi caminin tam karşısında babasından miras kalma gecekondusunu yıkıp yerine yüksek getirisi olan bir işyeri inşa etmek istiyordu. Bu işyerinin ne olacağı konusunda kafa yorup duruyordu. Aylar, yıllar boyunca düşünmüştü ancak bir türlü düşündüğü gibi bir iş bulamıyor, bir karar veremiyordu. Ne zaman bu konuda karar vermek istese hep içi kararıyordu.

Çoğu zaman gün boyu gecekondunun etrafında dolaşıp durur; şehrin bu en değerli yerinde bulunan evin arsasını nasıl değerlendireceğine, nasıl ranta çevireceğine dair uzun uzun düşünür, hayaller kurardı. Akşam olduğunda hatıralarla dolu bu gecekonduyu da sırtına vurup eve dönerdi. Burayı yıkıp bir an önce kazançlı bir yatırıma dönüştürmeyi artık o kadar çok istiyordu ki adeta onunla geziyor, onunla sofraya oturuyordu. Gece olunca onunla yatağa giriyordu ancak saatlerce uykusu gelmiyordu. Sağına dönüyor, soluna dönüyor bir türlü uyuyamıyordu. Babasının hatıralarını yok etmek istemiyordu. Uyuduğu zaman ise rüyasında yine onu görüyordu. Ne tarafa dönse hep kuracağı işten para kazanacağı güzel günleri hayal ediyordu.

Bugün ise artık bir karar verme aşamasındaydı. Etrafındaki insanları iyice dinlemiş, gecekonduyu yıkıp yerine bir eğlence merkezi yapmak fikri aklına yatmıştı. “Bu bölgede başka eğlence merkezi yok, çok para kazanırsın, paşalar gibi yaşarsın,” demişti herkes. O da buna inanmış, bu yönde karar vermişti artık. Ancak aklına takılan bir soru vardı. Ne zaman bu konuyu düşünse hep yüreğini rahatsız eden bir sorun oluşuyordu içinde. Yapacağı eğlence merkezi caminin karşısında olacaktı. Acaba cemaat karşı çıkar mıydı, imam engel olur muydu?  En sonunda bu soruna da bir çare bulmuştu. İnşaatı yapacak firmayla sıkı bir pazarlık yapmış, buraya eğlence merkezi değil, alış veriş merkezi yapılacağını söyleyeceklerdi etrafa. Böylece iş bitip son noktaya gelinceye kadar her hangi bir tepkiyle, bir engelle karşılaşmayacak, rahat rahat işini yapacaktı.

Bina hızla yükselip bitme aşmasına gelmişti. Civardaki esnaf, yakında oturan insanlar merak etmişlerdi ancak caminin hemen karşısındaki bu önemli yerde ne yapılacağını öğrenememişlerdi. Cüneyt Efendi işyerinin tüm hazırlıklarını büyük bir gizlilik içinde yapmak için geceleyin çalışma yapıyordu. İş tamamen bitirilip açılış günü geldiğinde işyeri tabelasını da astı.

Bir öğle vakti camiden çıkan imam ayakkabılarının ipini bağlayıp başını yukarıya doğru kaldırdığında yeni asılan tabelaya ilişti gözleri. Okuyunca yüzündeki ifade bir anda değişti, dönüp bir daha okudu, fal taşı gibi açılmış gözlerle dakikalarca bakıp durdu. Bakışlarını cemaate doğru çevirdi. Herkesin yüzünden düşen bin parçaydı. Öfke dolu sert adımlarla giderken dönüp dönüp bir daha okuyordu. ‘‘Bu nasıl olur, caminin hemen karşısındaki bu yerde, böyle bir günah merkezine nasıl izin verilir?’’ diye söylene söylene gitti.

Öfkeyle kırışan yüzünü bir hüzün kaplamıştı. İkindi vakti imam camiye gittiğinde caminin bahçesinde bekleyen cemaat, heyecanla ve hararetle bu yeni işyeri hakkında konuşuyordu. O gün imam ve cemaat caminin çok yakınındaki bu yerde eğlence merkezi yapılmasına şiddetle itiraz ettiler. Ancak yasal olarak ev sahibinin kendi arazisi üzerine bir iş yapmasına karşı çıkamıyorlardı.

Bir cuma günü imam çaresiz kalmış mahcup bir şekilde ne yapabileceğini düşünürken birden aklına gelen bir fikirle, yüreğine düşen bir ilhamla cemaati beddua etmeye davet etti. Bir şeyi tutup parçalayacakmışçasına titreyen ellerini semaya kaldırdı; isyankâr ve yüksek bir sesle çaresizlik içinde, mahcubiyet dolu bir halde beddua etmeye başladı. Cemaat ise aynı ses tonuyla, ayı heyecanla candan “Âmin!” diyordu. Cemaatin bu eğlence merkezinin yıkılması için beddua etmekten başka yapabileceği başka bir şey yoktu. Cuma günü başlayan beddua seansları, taa eğlence merkezinin açılışına birkaç gün kala şiddetli bir gök gürlemesi ile başlayan yağmurlu bir günde yıldırım düşmesi sonucu eğlence merkezi yıkılana kadar sürüp gitti.

Karanlık bir günde koyulaşmış gökyüzünde bekledikleri yağmur yüklü bulutlara bakıyorlardı, gördüklerine çok sevinmişlerdi. O gün şiddetli gök gürlemeleri duyuluyordu, insanlar kaçıp evlerine, işyerlerine giriyorlardı, yağışlı ve rüzgârlı gecenin sabahında uyandıklarında eğlence merkezinin yıldırım düşmesi sonucu yıkılıp darmadağın olduğunu gördüler. O kadar sevindiler, o kadar sevindiler ki sevinçten bayram ettiler. İçlerinden durumu iyi olanlar kazandıkları bu zaferi kutlamak için kurban kesip caminin bahçesinde yemek verdiler. Cami cemaati eğlence merkezine engel olamamıştı ama bu olaydan dolayı çok sevinmişti. ‘‘Allah bizim dualarımızı kabul etti, işte bakın bir şimşek göndererek günah merkezi olan bu eğlence yerini nasıl yerle bir etti,’’ diyorlardı birbirlerine.

Cüneyt Efendi, eğlence merkezinin yıkılışından, cami imamını ve cemaatini sorumlu tutmuş, cemaat ile imam hakkında tazminat davası açmıştı. Eğlence merkezini yıkan şimşeğin günlerce yapılan beddualar sonucunda düştüğüne inanıyordu.

İmam ve cemaat ise enteresan bir şekilde mahkemede verdikleri ifadede bu konuda kendilerinin sorumlu tutulmalarına karşı çıktılar. Bu olayın kendi dualarından dolayı değil tesadüfen meydana geldiğini söylediler. Hâkim Efendi, tarafları dinleyip dosyayı dikkatle inceledikten sonra kararını açıkladı;

‘‘Böyle hiç rastlamayan bir konuda karar vermenin çok zor olduğunu biliyorum, davacının ifadesine bakılırsa cemaat günlerce camide beddua etmiş, yıkıldığında sevinip bayram etmiş ancak Allah’ın gönderdiği şimşekten de cemaati sorumlu tutamayız. Bu yüzden herhangi bir işleme gerek kalmamıştır, davanın reddine karar verilmiştir.” diyerek kararını açıkladı ve mahkemeyi bitirdi.

Hâkim Efendi, imam ve cemaatin mahkemedeki ifadelerine çok kızmıştı; ‘‘ortada çok tuhaf, çok garip bir durum var. Bir taraftan duanın gücüne inanan günahkâr bir adam, diğer taraftan ise kendilerini kurtarmak için duanın gücüne inanmadığını söyleyen bir imam ve cami cemaati vardı. Dinle alakası olmayan bazı kimseler menfaat ve çıkarları uğruna dine sarılırken dindar gözüken bazı kimseler ise ayı şekilde çıkarları uğruna dini inkâr ediyorlar.’’ diye düşünüp dudak bükerek elindeki dosyayı masanın üzerine fırlatıp kızgın bir şekilde mahkeme salonunu terk etti.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Facebook
Twitter
YouTube
Instagram