FLANÖR

 – MEHMET MORTAŞ

*

Yürüdüm, yürüdüm; sevimsiz bir boşluk peyda oldu içimde. Tarif edemediğim; anlatmak istediklerine anlam veremediğim, huysuz, başıboş, anlamsız boşluk. Kentin sosyolojik tapınaklarından gelen, içimde büyüyen tuhaf, rahatsız edici kupkuru boşluk. Kendi benliğime dönmeyi, kendi içimde ruhumun sükûnetli taraflarında düşünmemi engelleyen, zamanı kemiren haylaz boşluk. Kenti bir boydan bir boya yürüyelim, kentin varoşlarında plastik yaşamlar yaşayan sessiz gölgeler durur bu boşlukta. Ne kadar iyi oynarsak, rol alırsak figüranlıkta, o kadar mutsuz ve hüzünlüyüz.Sanal öyküler biriktirip hayata karşı kararsız yaşam süren yığınlar, soyuta boyanmış bir boşluğa yuvarlanıp gidiyor. Kalpleri büyümeyen fakat mideleri hiç durmadan çalışan, yelkovanın üstünde hayat süren zamansız insanlar. Bilin ki içimdeki anlaşılmaz boşlukta kentin ışıkları kayboldu, öyle ağırım ki kaldıramıyor bedenimi bu hayat.

Sessiz gölgelerin içinde yapayalnız gezdim durdum, kentin nasır bağlamış sokaklarında. Aylak aylak dolaşan gölgem yanımda, kendimle savaştım. Yaşanmamış ne çok hikâye vardı betondan evlerin ıssız odalarında. Yargısız yalanlar; içi boş, anlamsız, ham kelimelerin öyküsüyle söylendi gökyüzüne doğru uzanan betondan mabetlerde. Kaç bahar hüzünle geçti, kaç kış ayaz dolu yüzünü gösterdi cinnet geçirerek, ama yinede kentin ışıkları gökyüzünün altında hengâmeli aldanışlardaydı.

Yürümek, betondan fildişi kuleler gibi yükselen gökdelenlerin altından. Vitrinlerin zulüm kusan, ruhumuzu tahrik eden alalı bulalı dünyevileşme çığırtkanlıklarının önünden…Saatlerce, keşmekeşliğin içinde düşünmeden… Suskun hüzünler altında yürümek. Ki mumun etrafında pervane gibi dönen korkularımız, boş ve korumasız sözcükler gibi bilinç kayıplarıdır, hayat ile ters yüz saatlerde. Korkarak kendi içimize doğru yürümek, kentin içine doğru yürümek gibi değildir. Bir kere iç âlemimize yolculuğa başladığımızda envai çeşit engeldir yaşadıklarımız, kentin alacakaranlığını yırtan ışıkların altında varlık sancısının darasını boş vermektir. Daha doğrusu kendi içimize doğru yürümenin düşüncesi dahi vurur bizi can evimizden. Vurur ve yol yordam bilmeden iç dünyamızdaki deruni seslerden kaçarız tanımamak adına, kendi şuurumuza varmamak adına. Kentin yaşamlarında hayatlar kurmak, uçuk anlamlara sahip olmak, bir ömür rüyalarda yaşamak, kendimize dönememenin en hazin sonudur. İnsan olmamak, dertli olmamak, düşünmemek, yalnız ve biçare caddeleri arşınlamaktır geldiğimiz nokta. Kısa, dar caddelerde uzun yola hüküm giymiş gibi mevsimsiz yağmur damlaları yüzümüze vurur.Gölgemiz tabutun içinde, utangaç dağları göremeden, gökyüzüne selam veremeden, cinnet mevsiminin hüküm sürdüğü kentin sokaklarında yürürüz, sevimsiz ve mesnetsiz. Sırtı dağlara dayanan değil, ruhsuz betondan yapılara yüzükoyun yatarak feryat eden, sonu görünmeyen önceliklerimizi put hanelere servis eden hayatlar birbirine düşman, bencilliğin en önde sancaklaştırıldığı huysuz kişilikler figüran. Kentin caddelerini, sokaklarını bir boydan boya arşınlamak, hisler dünyasında her geçtiğimiz yeri ateşe vermek, fakat ateşin ne olduğunu bilmemek ne hazin.

Nice öyküler birikti kentin varoşlarında, bir öykü diğerine sağır. Sanal putların önünde hayat devşiren gölgeden oyuncakları ile bir ömür tüketen sahipsizler, bir sonraki hayat için ahkâm kesen ululanmış, guruplaşmış ağabeyler/ablalar…Duyguları, akıl etmeleri ellerinden alınmış, kentin teknolojik nimetlerine şükreden binlerce metruk hayat yaşayanlar. Belki bir yağmur damlası bütün kenti ıslatır, kırlangıçlar rüyalarından uyanır, kelimelerin dilinden yeniden doğarız.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Facebook
Twitter
YouTube
Instagram