Firuze Çocuk Nefesi

*Mehmet MORTAŞ

*

Çocukluğumun kar yağışları
bulutlar kayardı ayaklarımızın altından
ayaz girerdi en kuytu yerlerine çocukluğumun
henüz aşkın kuş yüreğinde çırpındığı
kar topundan bembeyaz zaman uzanırdı önümde
alnımda kırışıklıklar toy zamanıydı
yiğittim ölüm nefes almazdı soluk benzimde
sokakları cebimde taşırdım rüyama
temmuzda, ağustosta gün boyu acıkırdık
kefen giyen komşumuzla aynı yaştaydık
kıvranırdı teravi akşamları
beyza ölümlerle son yolculuğunu hatırlar mısın?

Ceviz ağacı gölgesi içerdik en çok demlendiğimiz saatlerde
şiirler demet demet akardı toprak kokardı
herkesin bir hikayesi vardı dolaşırdı bahar yıldızı gibi
afacan yüreğimizden
kuşların gözlerine fışkırırdı çiçekler.

Yaz kıvranırdı annemin elinde ilmik ilmik
sererdi güneşin solgun yüzüne
ağaçlarda yapraklar çırpınır
sesleri arı kuşlarının düşerdi üzümlerin sararmış yüzüne
bütün evler sonbahar bağ bozumu vaktinde
yaprak kuşları kanatlarında taşırdı
kışta soğutulmuş rüzgarı
bırakırlardı yeryüzüne
gagalarında sarı kırmızı mor bir nakkaş edasıyla
rengarenk bir cümbüşle dans ederdi tabiat.

Beş kardeş ellerinde beş sapan
tek minareli köyümüz dağların eteğinde
deri değiştirmiş yılan gibi süzülen yollar
dedemin elini tutuşum
ölüm gelmeden önce.

Binboğa Dağları’nı gözlerimize nakşeder
yürürdük baharda yazda sonbaharda.

Zaman Eshab-ı Kehf’te erirdi
yedi uyurlar
hepsinin sırtında binlerce yıllık efsane
dağlar erirdi onlar giderken
hiç nefes almazdı gölgelerimiz
sağ tarafımızda soğuk bir lahit
önce karanlık geçerdi önünden
çocuk ruhum korku üretir
saklanırdı temmuz sabahına
eshab-ı kehf
ölümün dirildiği belde
nice tozkoparan kısraklar geçti önünden
nice mazlum konakladı
dost mağara yarenleri ile
ribat alnımızda yükselirdi
İsa Mescidi sükutun en koyu vaktinde
susardı insanlar sonbaharın teninde
ürperirdim parmak uçlarıma kadar
geçerdi içimden güz yağmurları
kuzey yıldızı ellerimde erirdi
yedi kervan gözyaşı üzerinde
zaman erirdi ashab-ı kehf içinde
insanlar
bir bir dökülürdü hüzün denizine
kainat ruhumun içinde nokta gibi dururdu
yaz’ı meşale gibi avucumuzda gezdirirdik
volkan gibi patlayan yürekler
bir bir dökülür
sonbahar tenimizde solardı
kuru yapraklar yanaklarımızda allanırdı.

Ayaklarımız altında taşırdık kayapınarı çöteyi
ellerimizde sapanlar daldan dala konardık
gökyüzü önümüzden kaçardı taşralı kız gibi.

Çocuktum uzun bir yoldu otuz yaş
dev gibi dururdu hayat önümde hayal bile edemezdim
zaman kaypaktı vücudumun üzerinde
avuçlamak bir tutam geriye dönüp bakmadan
biraz çocukluğumdan
biraz hayallerimden
kalbimin üzerinde hayatı yarılamış ölümlü ben
hesabın en çetin yerinde
avucumda binlerce alem tüy kadar hafif
sırtımda yeryüzünün bütün dağlarını taşırım zannederdim.

Dut ağaçları şemsiye gibi dururdu üzerimizde
kimi zaman bir bulutu
gözyaşımda saklardım
elimde sapan
ağıtlar yakardım kuşlara
bir annenin ağlaması geçerdi bağ bozumu zamanı
üzüm şıraları
horoz saati
karışırdı çocukların sesine.

Biz ölümlüler
kaçıncı sonbahar gölgeler ülkesinde
otuz yaşını hiç düşünmeden
bir boyuttan bir boyuta şehirden şehire
bir kalpten kalbe geçişin tarihi uzun yol gibi görünür
ölüm yanı başımızda şairler şehrinde
buruk gözlerimin altında katmerleşmiş çizgilerle
lapa lapa yağan otuz iki yaş kar’ını seyrediyorum.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir