EY AŞK! NEDİR SANA ENGEL?

– FUAT OSKAY

*

Tüketen hangisi? İnsan mı zamanı, yoksa zaman mı insanı? Münazarası yapılmaya dursun bunun, Nuh Tufanı daha dün gibi âlemin aklında. Ondan geriye biz kaldık. Kimimiz öldük, kimimiz… Anca nefes alıyoruz işte.

Hep bir itiş kakış halinde insan. Sonsuz yaşama arzusu içinde. Dokuz yüzyıldan fazla yaşadı lakin Nuh peygamber bunu başarabildi mi? Ab-ı hayat diye ölümsüzlük iksiri üretildi de kim içebildi bundan? Var olup da yok olmayan kaldı mı acaba?

Kıtaları aşıp ülkeler fetheden Büyük İskender ne kadar büyüktü? Camdan sırça köşklerin içerisine kendini hapsedenler kurtulabildi mi ölümden? Karun, hazineleriyle ne kadar murat aldı?

Nemrut! Tanrılık iddiasında bulunan Nemrut. Bir sivrisineğe baş eğmedi mi?

Bitmez tükenmez bir güçlü olma hırsıyla cebelleşen insan ne sanır kendini? Zaten ne geldiyse başına insanın bu hırsı yüzünden, bu bencilliği yüzünden gelmedi mi?

Fırat’ın bir yudum suyunu çölün kavuran sıcağında Hz.Hüseyin’in çatlamış dudaklarından esirgeyen neydi?

Sahi, ne zaman uslanacak insanlık?

Belli ki yaşamın yakıtı sayılabilecek birbirine zıt iki güç var. Aşk ve Nefret. Bu iki gücün mücadelesi ki dünya durdukça, insan yaşadıkça sürecek.

Peki bu güç mücadelesinde bize düşen ne?

Bize düşen elbette seçim yapmak:

Aşkın, sevginin mi yanında yer alacağız yoksa nefretin mi?  Buna karar vermek.

Kan mı kahve mi? Gül mü kurşun mu?

Savaş mı barış mı?  

Ekmeğimizi elimizle paylaşacak mıyız, birilerinin ekmeğini elinden alacak mıyız?

….

Kısacık ömrümüze biz neleri sığdıracağız?

Gözyaşına mendil mi olacağız insan kardeşimizin, kusuruna tan eyleyen dil mi?

Yemen illerinde Sevgili Peygamber’in ayaklarının izini süren Veysel Karani mi olacağız yoksa Hz. Süleyman’ın hazinelerinin peşinde koşan, gözünü maddiyat bürümüş yabani mi?

Mus’ab Bin Umeyrlergibi doğruların, hakikatlerin elçisi mi olacağız yoksa Velid Bin Muğirelergibi şerrin sözcüsü mü?

Mimar Sinan olup insanlığın selameti için, medeniyet için köprüler mi kuracağız yoksa Cengiz Han olup köprüleri mi yıkacağız, kütüphaneleri mi yakacağız?

Hâsıl-ı kelâm, hayırla yâd edilenlerden mi olacağız yoksa ardından dolu bir ağızla sövülenlerden mi?

Evet, bizlere düşen güzel olanın,doğru olanın yanında yer almak ve gülleri, güzellikleri çoğaltmak.

Varsın dikenler, gülleri koparanlara batsın…

Yunusça bir söylemle yeryüzüne kavga için değil, gönüller yapmaya geldiğimizin idrakiyle, bizlere düşen insan gibi insan olmaktır. Douglas Malloch’un “Dağ tepesinde bir çam olamazsan vadide bir çalı ol. Fakat oradaki en iyi küçük çalı sen olmalısın.” dizelerinde dile getirdiği gibi her ne yapmakla meşgul isek onu “en iyi yapan” olmaktır.

“Kolaylaştırınız zorlaştırmayınız; sevdiriniz nefret ettirmeyiniz.” diye seslenen iki cihan gülünün çağlar üstü yankı bulan sesine kulak kabartmaktır bize düşen.

Bize düşen, aşktan,sevgiden yana tavır koymaktır. Der ya Fuzulî:

Aşk imiş her ne varsa âlemde

      İlim bir kıyl û kal imiş.

 

 Şairler Sultanı Bakî’nin altın sözüyle: “Baki kalan bu kubbede hoş bir sada imiş.” Gerisi yalan dolan…

Aslında gurbettedir insan. Ya da gurbet onun içinde. Kısacık ömrüne güzellikleri sığdırabilen ve göçüp giderken bu haneden,arkasında kendisiyle övünülecek bir eseri olana ne mutlu.

İnsan ölür, ölmeyen insanlıktır.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Facebook
Twitter
YouTube
Instagram