EŞREF VAKTİ

 – YAVUZ DİNÇ

*

Rüzgâr, karları iki yana savurmuş ve uzun, sessiz bir yol açmış kendine. Zemherinin iliklere kadar işleyen o ayazıyla varoşların kaygan caddelerinde kol kola yol tut­muşlardı. Yolda mekânı keşfetmek, mekânda yolu bul­mak… Bu düşünsel halkalar etrafında yorulurken yola ve mekâna vâkıf olmaya çalışırlardı. Yolun kenarlarına kutu gibi dizilen evlerin içine bakıp geçerken eşref vaktinin o narin kavrayışı da üzerlerine doğardı.

Peki yarı açık pencereli bu ev de ne? Neden her gece yaz masallarının okunduğu bu kalabalık evde hiç so­luk alınmıyor gibi? Neden güzel rüyalar ve hayaller ışık hüzmesiyle bir anda hakikat ile yüzleşiyordu?… Sorular, sorular… Sorular birbiri ardına sıralanıp gecenin sessiz­liğine ahenk katarken cevaplarında binbir hikâyeyi giz­lerdi. Bir dokunsan bin ah duyacaktın.

İşte şu topu topu iki kör cepheli evin içerisinde bir çocuk, kucakladığı tahta atının üstünde bulutlara yük­seliyor rüyasında. Bu eski kırık çitlerin çevrelediği evin bahçesi, dünden kalan gözyaşlarının hepsini donmuş buz parçalarına çevirmiş gizlice. El değse düşüp param­parça olacaktı. Çatısına sığındığı kuşların kanatlarıyla birbirini ısıttığı evin içini, çinko sobanın son bir gayretle tutuşturduğu kömürlerin korları ısıtıyor.

İste bu bahçede, kemik tarağıyla her gün upuzun saç­larını tarayan kızın yüzünden düşen gül yaprakları seril­mişti her yere. Koca bir demet kar çiçeği kondurmuş, iki odalı şu evin tahta masasının üstüne. Bir kadın bırakıp geldiği ve bir daha asla dönmeyeceği memleketinin serin sorularından içiyordu. Hele her gün eldivensiz, atkısız karların içinde kızak kayan çocuk yok mu? Morarmış el­leriyle zeytin gözlü kardan adama sarılıyor rüyalarında sımsıkı.

Hep karanlık mı olurdu bu yol, hep böyle ıssız mı? Ah açık olan pencerelerden süzülüp kederli yüreklerin­den şöyle bir geçsem. Rüyalarından başka avunacak bir yer bulamayanların yataklarının başucuna, kapılarının hemen önlerine kırmızı kadife bir kutuda birazcık mut­luluk bıraksam. Ve bütün çocukların avuçlarının içine yaldızlı şemsiyeden çikolatalar sıkıştırsam sessizce. Mi­nik ayakları, delik ayakkabılarının içinde üşüyen çocuk­ların ayaklarına sıcacık botlar bıraksam. Ve bir kere, evet yalnızca bir kere, “Ben de mavi denizlerde yüzebilsem” diye düş kuran çocukların evlerinin önüne mavi dalgalar sersem. Bu dünyadan başka dünyaları var mıdır sahi ço­cukların denizli rüyalarının gerçeğe dönüşeceği?

İste bu küçük evin önünde sabah akşam örgü ören ihtiyar ka­dın, hep aynı ay ışığının içine saklar en temiz hatıralarını. On­dandır şimdi herkesin bir rüyada buluştuğu bütün gece vakti, ay ışığını arayan gözlerinin kapanmaması. Torununa yıldızlardan bir köprü yapmış bîçare yüreğiyle, hep duada elleri. Sabah olacak birazdan, şu an en sağlam evdeki çilekeş anne, yorgun elleriyle ya­kacak sobayı. Üstünde sarraf zarafetinde nakışlanmış bakır ibrik içinde su kaynatılmaya bırakılmıştı… Ve bir parça peynir, biraz da ekmek koyacak sofraya.

Gece rüyalarında mucize bekleyen çocukları, ibrikten taşan buharın sesi uyandıracak. Çocuklar sabah hiçbir şeyin değişme­miş olduğunu, daha uyanmadan burunlarına vuran demli çay ko­kusundan anlayacak.

Genç kızların hüzün dolu bakışları başka “yarın” bekleyecek. Rüzgârda salınan başaklar kadar mağrur genç kızların, hiçbir şe­yin daha fazla eksiltilemeyeceği kadar fakir hayatlarında “yarın” umudu hiç kaybolmayacak.

Ah işte bu evin önünden geçerken duyduğum acı nasıl unu­tulur, bir sonraki mevsime kadar? Yumuşak sarı saçlı küçük kız yalnızca uzun sarı saçlı bir bebek istemişti babasından. Sürekli er­telenen uzun sarı saçlı bebek, bir dahaki gelişimde yanında siyah naylon saçlı çirkin bir bebek oluyordu kolları kırılmış. Bebeğin kırık kollarının altında küçük kızın hırpalanmış hayalleri kıpırdı­yordu daha. Bir daha hiç bebek istemedi babasından ve oynamadı kolları kırık bebeğiyle bir daha.

Upuzun saçlarına bahçesindeki güllerin kokusu sinmiş bir oyuncak bebek hediye edebilseydim bu çocuğa. Cılız bir ışığın altında da olsa seçebilseydi gözleri, saçları ışıl ışıl parlayan bir oyuncak bebeğin gülümseyen yüzünü.

Ve huzur bulsaydı şu ihtiyar kadın, kanatlarının altına sığındı­ğı o mazlum, sevecen ve saçlarına ak düşmüş Beyefendi’nin önün­de yalnızca bir kere giydiği yeşil kaftanı rüyasında giydiği için. Kapkaranlık gecelerde, gökyüzündeki son yıldız da sönmeden ka­patmaz gözlerini bu kadın. İstediği yalnızca bir yıldızın evine bir gece misafir olması o kadar.

Çatıdaki kuş uyumadan uyumazdı bu tıraşlı çocuk bilirim. Gözünü kırpmaz kuşların uyuduğuna inanmadan ve aynı rüyayı görürler çatıdaki kuşlar her gece.

Etekleri her gün lavantada ıslanan kız barışır her sabah, gece küstüğü rüyalarıyla. Her gün defalarca hatırlar kırmızı kaleminin yanında onu bekleyenin sadece bir masal kitabı olduğunu. Kırmı­zı kalemlere hasret çocukların bile var olduğunu bilirdi.

Daima bahar yetişiyor lavanta kokulu kızın imdadına. Kır­kikindi değil teselli yağmurları bu, biliyor. Sıcak güneşli günleri müjdeleyen teselli yağmurları, avuçlarına yağan baharda, kaderi­ni sessizce yıkayıp gidiyor. Hiç görmediği renklerle aydınlanıyor sabahlar şimdi.

Ve altın sarısı saçlı kız çocuğu, altın saçlarını, altın sarısı gü­neşin ışıklarına seriyor. Teni yeni kıpırdayan toprağın şefkatine teslim ediyor yüreğini küçük kız çocuğu. Korkunun merhamet­siz karanlığını güneşin umutlu ışıklarıyla değiştiriyor. Güneşin umutlu ışıkları gülümsemeyi unutmayan çocukların gözlerinin içine akıyor şimdi.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Facebook
Twitter
YouTube
Instagram