ESKİDEN-YENİDEN

 – MEHMET PEKTAŞ

 *

Onu sitenin bahçesinde başında kasketi, elinde bastonu ile sağ ayağını âdeta sürüyerek ağır adımlarla yürürken görüyordum hep. Birkaç defa başımızla birbirimizi selamladığımız da olmuştu. Her zaman traşlı yüzü bana onun emekli bir asker olduğunu düşündürüyordu. Önümden yine selam verip geçecek diye beklerken yanımda durdu:

-“Oturabilir miyim?” diye sordu. Tek başıma oturduğum bank, dört beş kişinin sığabileceği kadar genişti. Yaşlı adamın oturmak için izin almasına bile gerek yoktu. Karşımdaki izin isteyince ister istemez toplandım. Diğer bacağımın üzerine attığım bacağımı indirdim:

-“Tabii tabii buyurun.” diyerek yan tarafı işaret ettim. O, gösterdiğim tarafa otururken ben yeniden telefonuma daldım. Birkaç dakika sonra yaşlı adam:

-“Çok yoruldum.” dedi. Bunu kendi kendine mi yoksa bana mı söyledi anlamadım. Göz ucuyla baktığımda ceketinin sol cebinden bir kumaş mendil çıkararak alnını, boynunu ve ensesini siliyordu. Mendili tekrar cebine yerleştirdikten sonra başını bana doğru çevirdi:

-“Daha fazla duramayacağım burada.” dedi. Bu defa bana hitap ettiği belliydi. Sırf ayıp olmasın diye başımı çevirmeden hafifçe salladım. Yaşlı adam bir süre etrafına bakındıktan sonra:

-“Eskiden buralar böyle değildi.” dedi. Davetsiz bir misafir gibi keyfimi kaçırmıştı. Karşılık verip onunla gereksiz bir diyaloğa girmek istemiyordum. Fakat o konuşmak, bir şeyler anlatmak istiyordu.

-“Ya evet!” diyerek zoraki bir cevap verdim. Yaşlı adam bu cevabım karşısında hayretle sordu:

-“Sen biliyor musun buraların eski halini?”

Dikkatim dağılmıştı. Telefonumun ekranını kapatıp yaşlı adamın yüzüne baktım. Günlük tıraşını olmuştu. Kasketinin altından kırlaşmış saçları görünüyordu. Kaşlarına da tıpkı saçları gibi aklar düşmüş, göz kapakları çökmüştü. Kırışıkların arkasında kalan gözleri, olduğundan daha da küçük görünüyordu. Bu hali, bakışlarına bilgece bir derinlik katıyordu. Burun deliklerinin hemen üzerinden dudak uçlarına doğru birer çizgi iniyordu. Dudaklarının her iki ucundan çenesine kadar inen çizgiler çok daha belirgindi. Çenesinin üzerinde de aynı derinlikte yarım ay şeklinde bir kırışıklık vardı. Biraz önce verdiğim cevap onu şaşırtmıştı. Benden bir açıklama bekliyordu. Galiba benim yaşımda birisinin buraların eski halini bileceğine ihtimal vermiyordu. Oysa bu site yapılalı en fazla beş-altı yıl olmuştu. Mahallenin kentsel dönüşüme girmeden önceki halini elbette hatırlıyordum:

-“Ara sıra yolumuz düşerdi bu taraflara amca. Buralarda bahçeli müstakil eski evler vardı. Etraf yeni yapılarla dolunca şehrin ortasında kaldı, yıkıldı.” Yaşlı adam uzaklara daldı. Cevabımdan tatmin olmamış gibi bir hali vardı. Bir şey söyleyip söylememek arasında gitti, geldi:

-“Ben çok daha eski halini bilirim. Atmış-yetmiş sene öncesini… Çocukluğum, gençliğim buralarda geçti benim.”

Müteahhit bize daireyi satarken arsa sahiplerinden bazılarının bu sitede yaşadığından bahsetmişti. Yaşlı adam da onlardan biriydi belli ki. Oturduğum sitenin yıllar önceki halini böyle birisinden dinlemek benim için ilgi çekiciydi. Yaşlı adamın yanındaki umursamaz adam gitmiş, yerine farklı birisi gelmiş gibiydi. Fakat işin garibi biraz önceki yaşlı adamın yerinde de yorgun, bitkin, suskun biri vardı.

-“O zamanlarda nasıldı?” dedim. Beni duymadı. Acaba kulaklarında bir sorun mu var diye düşündüm. Biraz daha yüksek sesle:

-“Amca buraların eski hali nasıldı?” diye sordum. Yaşlı adam irkilip bana doğru baktı:

-“Bana mı dedin evladım?” dedi. Sorumu üçüncü defa tekrarlamak zorunda kaldım:

-“Evet amca sana dedim. Eski hali nasıldı buraların?” Yaşlı adam etrafı iyice süzdü. Bana çoktandır aklımı kurcalayan bir sorunun cevabını verecek gibi hissediyordum:

-“Buralar biz gelmeden önce hep üzüm bağıymış. Biz geldiğimizde sağda solda beş-on ev vardı. Günden güne evler çoğaldı, mahalle oldu. İlk zamanlar yollar topraktı. Yazın tozdan, dumandan; kışın çamurdan geçilmezdi. Elektrik çabuk geldi ama suyu bir müddet bekledik. Mahallenin ortasındaki çeşmeden bidonlarla su taşırdık. Sonradan herkesin evine hat çekildi, insanlar evlerinin bahçesine, ağaçlar, çiçekler dikti; sebze yetiştirdi. Derken bir seçim zamanı yollar asfaltlandı. Meydana bir bakkal açıldı, bakkalın yanına bir kahvehane, sonra terzi, ayakkabıcı, berber… Salı günleri orada birkaç pazarcı tezgah açmaya başladı, tezgahlar çoğaldı, semt pazarına dönüştü. Mahalle beş-on sene içerisinde yemyeşil cennet gibi bir yer haline geldi. Bahar geldi miydi her yeri iğde kokuları sarardı.” Yaşlı adam bunları söyledikten sonra gözlerini kapatıp burnundan derin bir nefes aldı. Havada yıllar öncesinin iğde kokusunu arıyor gibiydi. Gözlerini açtıktan sonra biraz duraksadı. Hiçbir şey demeden sözlerine devam etmesini bekledim. Zihninde eski günler canlanmış olmalıydı:

-“Mahallemizde bir sürü çocuk vardı. Aileler çocuklarını sokağa salarken hiç endişe duymazlardı. Sokaklar çocuk sesleriyle cıvıl cıvıl olurdu. Boş bir arsa, düz bir yer bulursak hemen iki taş koyup kale kurardık. Patlak bir topun arkasında, yırtık ayakkabılarla akşama kadar koştur Allah koştur… Zamanla çocuklar parklara, oyun alanlarına hapsoldu. Şimdi ise evlere…” Yaşlı adam konuşmayı bırakıp bastonunu hafif hafif yere vurmaya başladı. Bakışları aşağı çevrildi. Onu konuşturmak için tam bir şey sormaya niyetlenmiştim ki başını kaldırdı:

-“Şimdi park var ama orada oynayacak çocuk yok. Bize burayı anlatırken içerisinde parklar, oyun alanları olacak, çevre düzenlemesi yapılacak, yemyeşil bir site olacak dediler.” Yaşlı adamın bu sözünden kendisini kandırılmış gibi hissettiğini anladım. Belki de memnuniyetsizliğinin sebebi buydu:

-“Park da oyun alanları da yapıldı. Çevre düzenlemesini herkes çok beğeniyor. Diğer siteler bize özeniyor amca. Bence müteahhit üzerine düşeni yaptı.” dedim. Yaşlı adam başını salladı. Zor duyulacak sitem yüklü bir sesle:

-“Yaptı yaptı.” dedi. Ben bir şey söylemesem yaşlı adamın konuşacağı yoktu. Bu yüzden:

-“Sen memnun değilsin galiba.” dedim.

-“Nasıl memnun olayım evladım? Bize sitenin içerisinde park olacağını söylediler ama parkta çocuk olmayacağını söylemediler. Bak!” Yaşlı adam bastonuyla az ilerimizdeki oyun alanını gösteriyordu:

-“Bomboş…” Sonra duvar kenarındaki süs bitkilerini gösterdi.

-“Bunlar naylon çiçeklerden farksız. Kokusu bile yok. Yaz kış böyle solmadan duruyorlar. Neyse…” Yaşlı adam daha başka şeyler de söyleyecekti ama konuşmaya gerek görmedi. Tekrar iç dünyasına daldı. Onu teselli etmek için:

-“Amca, yaşadığın yerlerden kopmamışsın. Yine aynı yerdesin. Bu da güzel.” dedim. Yaşlı adam derin bir of çekti:

-“Evladım, insan et ve kemikten ibaret değil. Bizim gibiler hatıralarla birlikte yaşar. Yine aynı toprağın üzerindeyim fakat sen gel bana sor. Eskiden sadece yollar, sokaklar, evler değil insanlar bile bambaşkaydı. Mesela mahallede herkes birbirini tanırdı. Yabancı birisi gelse bilirdik. Hırsızlık, uğursuzluk, namussuzluk olmazdı. Herkes hak-hukuk, kadir-kıymet bilirdi. Çocuklar bile yerde ekmek görse üzerine basmaz, öper yol kenarına koyardı. Bahçelerdeki meyvelerin hepsi toplanmaz, kurdun kuşun hakkı diye birazı bırakılırdı. Yollara sarkan dallardaki meyvelerden gelen geçen yerdi. Bir esnaf siftah yapmışsa yeni gelen müşteriyi siftah yapmayan komşusuna yönlendirirdi. Kimse kendi yemeyeceğini başkasına satmaya kalkmazdı. İnsanların gözünü para hırsı bürümemişti o zamanlar.

Hani eski filmlerde görürsün, zengin bir iş adamı para dolu çantayı takside unutur veya cüzdanını düşürür, fakir birisi bunu bulur, ihtiyacı olduğu halde götürür, sahibine verir ya … Burada yaşayan herkes öyleydi. Yerde para bulsalar almazlardı. Çok mu zenginlerdi? Hayır. Aslında hepsi de ihtiyaç sahibiydi. Birisi yemek pişirse kokmuştur diye konu komşuya dağıtırdı. Komşunun getirdiği tabaksa boş verilmezdi, mutlaka içine bir şey konulurdu. Ailelerimiz bizi diğer çocukların canı çeker diye elimizde yiyecek içecekle dışarı çıkarmazdı. Yazın ayrı, kışın ayı güzeldi. Kadınlar akşamüstleri evlerin önünde oturur, çocuklar ortalıkta koştururdu. Her şeyin bir tadı vardı.

 Daha ne diyeyim sana? Sevinçte, üzüntüde beraberdik; birlikte ağlar, birlikte gülerdik. Mahalleden bir cenaze çıktı mı evlerde bir süre radyo bile dinlenmezdi. Ölü evine her gün yemek götürülür, geride kalanların acısı paylaşılırdı. Gözümün önünden gitmez, ben üniversiteyi kazanınca bütün mahalle bayram etmişti. Okul bitti, görev yerime askere uğurlar gibi uğurladılar. Ne bileyim, insanlar daha samimiydi be yavrum! Kimse kimsenin arkasından iş çevirmezdi. Bir arkadaşına, bir komşuna derdini açabiliyordun. Derdini dinleyen de elinden bir şey gelirse esirgemiyordu. İnsanlara sırtını dönebiliyordun, sırtını döndüğün gibi sırtını da yaslayabiliyordun. Yıllar geçtikçe bağların yerini mantar gibi türeyen evler aldı. İnsanlar çoğaldı, insanlık azaldı. Şimdi evlerimize çelik kapılar takıldı. Evde otururken bile bu kapılar kat kat kilitleniyor. Aslında kapıları değil, kendimizi evlere kilitliyoruz, farkında bile değiliz.” Sırf yaşlı adamı konuşturmak için nereden emekli olduğunu sordum. Öğretmen emeklisi olduğunu öğrendim.

-“Başka yerlerde yaşamayı düşünmedin mi?” diye sordum. Biraz duraksadıktan sonra cevap verdi:

-“Doğuda, batıda yıllarca görev yaptım. Annem, babam göçünce hanımla birlikte yeniden mahallemize döndük. Emeklilik günlerimizi huzur içerisinde eski komşularımızla geçirmek istiyorduk. Gerçi bazıları ölmüştü, bazıları evini satıp gitmişti ama olsun. Emekli ikramiyemizin bir kısmıyla evi elden geçirdik. Bizim için eskisi gibi huzur dolu bir yuva oldu. Sonradan bu kentsel dönüşüm işi çıkınca evi terk etmek zorunda kaldık. Aslında ölmeden oradan ayrılmayı düşünmüyorduk ama hayat bizim isteğimize göre şekillenmiyor.”

Hatıralarına bu kadar bağlı olan bir adamın evini kat karşılığı müteahhide vermesi tuhaftı. Az çok nasıl bir sonuçla karşılaşacağını tahmin ediyor olmalıydı. Kaldı ki evini, yerini satmayan inatçı insanları internette olsun, haberlerde olsun sık sık görüyorduk. Aklımdakini doğrudan doğruya soramadım.

-“Keşke satmasaydım diyorsun yani amca?” dedim. Adam içini çekip anlatmaya devam etti:

-“Çocuklar evladım, çocuklar… Bana kalsa yine satmazdım ama ne yaparsın! Evin yerine iki daire teklif edilince çocuklar başımızın etini yediler. Direndik, biz öldükten sonra ne yaparsanız yapın, zaten bir ayağımız çukurda dedik. Bizim yakamızı bıraktılar, birbirleriyle didişmeye başladılar. Daha satılmayan ev, yapılmayan daireler için birbirlerine girdiler. Çocuklar bir taraftan; gelinler, damatlar bir taraftan…

Huzurumuz kaçtı. Hanımla konuştuk, işlerin daha kötüye gitmesindense evi vermeye razı olduk. İşlemler yıllar sürer diye beklerken bir ayın içerisinde evi boşaltmak zorunda kaldık. Bir daire bulup apar topar taşındık. Bu ne hızdır Ya Rabbi! İki ayın içerisinde bizim mahalle dümdüz oldu. Evlerle birlikte hatıralar da yıkıldı. Hemen bir yılın içerisinde binalar dikildi. Şaştık kaldık. Dairelerden birine yerleştik, diğerini çocuklar hemen satıp parasını paylaştılar. Burası bize yaramadı. Eşim böbrek hastasıydı. Rahatsızlığı nüksetti. Hastaneden beri gelemez olduk. Bir yıl geçmeden eşim vefat etti, yapayalnız kaldım.” Yaşlı adamın gözleri nemlenmişti. Cebinden mendilini çıkarıp gözlerini sildi. Durumuna üzülmüştüm.

-“Çocukların gelip gitmiyor mu?” dedim. Dudaklarında acı bir gülümseme belirdi:

-“Eşim öldükten sonra kapımı çalan hemen hemen hiç kimse olmadı. Çocuklar alacaklarını almıştı. Burada komşuluk desen, zaten yok. Aynı katta yaşadığımız insanları bile tanımıyorum. Birkaç sene bir başıma yaşadım. Son aylarda çocuklar sık sık gelip gitmeye başladılar.” Yaşlı adamın yalnız kalmamasına sevinmiştim:

-“Çok iyi.” dedim. Yaşlı adam beklediğim bir karşılık verdi:

-“Gelmeseler bundan iyi.” Şaşırmıştım. Çocuklarının gelmesini istemiyordu. Aklıma hiçbir şeyden memnun olmayan huysuz ihtiyarlar geldi. Bu adam da öyle takıntılı birisi olabilirdi:

-“Neden?” diye sormaktan kendimi alamadım.

-“Gözlerini benim oturduğum daireye diktiler. Bizim yanımızda kal, biz sana bakarız, diyorlar. Ben bu yaştan sonra çorun çocuğun yanında kalamam. Kabul etsem de biliyorum, bir ay geçmeden biraz da öbür kardeşlerimiz baksın diyecekler. Kavga gürültü çıkacak. Ben sığıntı gibi yaşayacağım.” dedi. Yaşlı adamın endişelerini anlayabiliyordum. Ona yol göstermek istedim:

-“O zaman sakın kabul etme amca.” dedim.

-“Elimde mi evladım?” diyerek bir çocuk gibi boynunu büktü. Onu cesaretlendirmek için:

-“Sen istemeden çıkaramazlar buradan.” dedim.

-“Mücadele edecek gücüm kalmadı. Huzur vermeyecekler.” dedi ve bir an sustu, sesi titreyerek devam etti:

-“Ayrıca çok korkuyorum.”

-“Çocuklarından mı?”

-“Hayır ölümden, daha doğrusu yalnız ölmekten.” İkimiz de sustuk. Yaşlı adam:

-“Bir ay kadar önce B blokta birisinin ölüsünü buldular. Ceset çürümeye başlayınca komşular kokudan şüphelenip polise haber vermişler.” Böyle bir şeyden haberim yoktu:

-“Duymadım.” dedim.

-“O da bu mahallenin çocuğuydu: Hacer. Sonum Hacer gibi olur diye çok korkuyorum.”

-“Peki ne yapmayı düşünüyorsun?”

-“Huzurevine yerleşeceğim. Bugün gidip görüştüm.” Bir süre hiç konuşmadan oturduk.

-“Bana müsaade başını ağrıttım.” deyip ayağa kalktı. Hemen ben de ayağa kalktım:

-“Estağfurullah amca! Beraber yürüyelim istersen.” Gülümsedi. Koluna girdim, birlikte apartmana doğru yürümeye başladık.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Facebook
Twitter
YouTube
Instagram